UZUNÇALAR

TUHAF, ARIZA VE FAZLASIYLA ÖZEL : SOUNDGARDEN

Orçun Onat Demiröz - 14 Kasım 2012

Tuhaf, Arıza ve Fazlasıyla Özel: Soundgarden ve King Animal

 TUHAF, ARIZA VE FAZLASIYLA ÖZEL : SOUNDGARDEN

Rengi atmış, solgun, eski oduncu gömleklerinizi sakladığınız yerlerden yeniden çıkarma ve üzerlerinize geçirme vakti. Down On The Upside(96) albümünden sonra dağılma kararı alan grunge müziğin kuntastik grubu tam onaltı yıl aradan sonra sahnelerin tozunu tekrardan atmak için yeni albümü King Animal'la geri döndü. Aslına bakılacak olursa böyle bir toplaşmanın vuku bulması pek mümkün görünmüyordu ama tokmakçı Matt Cameron'ın arabuluculuğuyla ve hadi yine yeniden beraber takılalım biraderler telkinleriyle flörtleşmeye başlamışlardı 2010 yılının başlarında.Ve bu flörtleşmeler sonucunda ateşli ve tutkulu bir şekilde soluğu stüdyoda alarak beyin fırtınalarına, yeni şarkı sözlerine ve gene garip rifflere girişmişlerdi. Bu işin başına tekrardan dönmek için ilk adımdı ve sonrasında da sınırlı sayıdaki canlı performanslar geldi. Ki bu performanslarda aldıkları geri bildirimler inanılmazdı. Bütün sevenleri ağızlarının suyu akarak sonraki adımı bekliyordu. O adım da sonunda atıldı ve yeni albüm iki yıllık bir çalışma sonrasında bizlerle buluştu.

90'lı yılların altını üstüne getirmiş ve çığır açmış Soundgarden'ı bu kadar özel kılan temel husus; punk rock'ın kirli, çiğ ve agresif taraflarını metal müziğin dominant ve komplike taraflarıyla muazzam bir karakteristik yapı içinde sentezlemesinde yatar. Ama ne Nirvana kadar punk'tır, ne Pearl Jam kadar psychedelic ve klasik rock eğilimlidir, ne de Alice In Chains kadar metaldir. Hepsidir ama parçalanarak düşünüldüğünde ise hiçbiridir. Fark grubun kendine uygun gördüğü isimde dahi kendisini göstermektedir. Grup bir müzikal çeşni sunmaktadır. Alışılmışın dışındaki metronom ayarlamaları, tuhaf ölçüler, düşük dizeler, sıklıkla kullandıkları alternatif akorlar Soundgarden'ın alametifarikasıdır. Bu avangart ve kendine has müzikal bütünlükle buluşan ve buğulu sesiyle, karizmasıyla gönülleri çalan, seks ikonası Chris Cornell'in varlığı ise kadayıf tatlısının üzerindeki manda sütünden yapılma Afyon kaymağıdır. İşte bu eşine zor rastlanır enfes uyum, kederli Kurt Cobain'in dahi Soundgarden'ın erken dönem müziğinin hayranı olmasına ve müziklerine öykünmesine vesile olmuştur. Ultramega Ok(88) albümüyle müzikal kariyerlerine başlayan grup; Chris Cornell'in yazdığı lirikleri, Kabasakal'ın uzun saçlı versiyonu olan ama iş gitarı öttürmeye geldiğinde özgün bir yaratıcılığa sahip Kim Thayil'in gitar tonlarıyla ve yetenekli tokmakçı Matt Cameron'ın yazdğı egzotik davul partisyonlarıyla aşkın bir hale getirmiştir. The Stooges, Black Sabbath ve Led Zeppelin karışımının harikulade bir yansıması olan grup debut albümüyle patlamıştır. İlk albümün hemen ertesinde ikinci albüm Lauder Than Love(89) gelmiştir. Bu albümün prodüktörlüğünü Pantera, Metal Church, Overkill, Rob Zombie gibi gruplarla olan çalışmalarından tanıdığımız Terry Date yapmıştır. İlk albümde kurdukları fiyakalı yapıya biraz da post-punk sosu bulamışlardır ve daha da allı pullu bir hale gelmişlerdir. Sonrasında ise grubun en fantastik, en a-acayip albümü gelmiştir. Hani bazı albümler vardır, onlar külttürler, kutsaldırlar. Mesela; The Who'nun Quadrophenia'sı, The Clash'in London Calling'i, Iron Maiden'ın Powerslave'i ve Queensryche'ın Operation: Mindcrime'ı bu özellikte albümlerdendir. İşte Soundgarden'ın Badmotorfinger'ı(91) da öyle kült, öyle kutsal bir albümdür.

 TUHAF, ARIZA VE FAZLASIYLA ÖZEL : SOUNDGARDEN

Prodüktörlüğünde gene Terry Date'in olduğu albüm grubun başyapıtı niteliğindedir. Bu albümde ilk iki albümde yer alan bassist Hiro Yamamoto ( Zannedersin babasının Japonya'da motor fabrikası var. ) yerine Ben Shepherd vardır. Bu değişiklik kompozisyonlara ciddi bir katkı sağlamayı başarmıştır. Yayımlandığı gibi klasik olmayı başarmış; Rusty Cage, Outshined, Jesus Christ Pose ve Room A Thousand Years Wide bu albümdedir. Fakat bu albüm sonrasında gelen popülerlik gruba hiç yaramamıştır. Kurnaz Chris'in hegemonyası altına girmeye başlayan grupta çatlak sesler yükselmeye başlasada durum iyi idare edilmiş ve muhteşem bir albüm daha, Superunknown(94) gelmiştir. Bu albümün hitleri ise; Spoonman, Black Hole Sun, Fell On Black Days ve The Day I Tried To Live şeklinde olmuştur. İki yıl kadar sonra ise çizginin bir hayli aşağıya indiği Down On The Upside albümü gelmiştir, Fakat gruptaki rekabet ve geçimsizlik bir hayli hırpalayıcı olduğundan müzikal çalışmalara ara verilmiştir.

Bir hayli göz önünde olan grup elamanları ayrılıktan sonra farklı işlerle meşgul olmuştur. Büyük sükse yapmış ve şöhret sahibi olmuş Chris Cornell efendi içindeki söz yazarı ve besteci kimliğini daha çok ortaya çıkarmak için kolpadan solo çalışmalara ağırlık vermiştir. İlk olarak Euphoria Morning(99) adlı fena sayılmayacak bir albüm yayımlamıştır. Ardından ise 2000'lerdeki en önemli süper grup projelerinden olan Audioslave'i, Rage Against The Machine'den devrimci gitarist Tom Morello'yla beraber kurmuştur. Art arda üç tane sıkı Audioslave(02) - Out Of Exile(05) - Revelations(06) albüm yaparak, hem prodüksiyon şirketlerinin hem de müzikseverlerin yüzünü güldüren grup kendini şevksizlik sebebiyle feshetme kararı almıştır. Sonrasında ise pop müziğe ve sosyetik ortamlara göz kırpmaya başlayan Chris'in yörüngesi bir hayli şaşmıştır. Lüzumsuz ajan James Bond'a film müziği falan derken, antin kuntin işlere iyice merak salan herifçioğlu ilk önce önce Carry On(07) ve ardından da felaket bir albüm olan Scream' i(09) yayımlamıştır. Scream albümünde Justin Timberlake ve Jay- Z gibi ipimle kuşağım diyen, işgüzar tiki popçuların tercih ettiği tombik bir siyahi olan yoyo Timbaland'le çalışmış ve eski hayranlarının ağzını şaşkınlıktan bir karış açık bırakmayı başarmıştır. Eee şu hayatta kimle yarenlik edeceğini iyi bileceksin arkadaş. Tabi bu arada grubun diğer elemanları da boş durmamıştır. Kabasakal Kim Thayil, muzır Dave Grohl' un sonu gelmez projelerinden bir başkası olan Probot'ta all star bir kadro eşliğinde albüm kaydetmiştir. Projedeki kadroya şöyle bir bakacak olursak, Lemmy'den Max Cavalera'ya, Scott "Wino" Weinrich'ten King Diamond'a kadar it kopuk dolu edepsiz bir kadro olduğunu görürüz. Ama bununla yetinmemiştir, Japon drone metal grubu Boris'le ( hiç ama hiç tekin değil benden söylemesi. ) ve başka gruplarla deneysel aktivitelere vermiştir kendini. Üniversitede felsefe eğitimi almış Thayil, sadece kitaplara gömülüp kukumavkuşu gibi oturmamıştır anlayacağınız. Matt Cameron ise Soundgarden sonrasında ilk önce türlü türlü huyu olan yumurta kafa Billy Corgan'la çalışmıştır, sonra da Pearl Jam'in tokmakçısı olmuştur. Önümüzdeki yıl yayımlanması planlanan yeni Pearl Jam albümünde de mevcuttur kendisi. Bassist Ben Shepherd ise bu süreç içerisinde aralarında en mütevazi ve kendi halinde yaşamış olandır. Hater adlı grubuyla lokal barlarda, küçük mekanlarda çalıp söylemiştir.

 TUHAF, ARIZA VE FAZLASIYLA ÖZEL : SOUNDGARDEN

Kim Thayil'in kayıt esnasındayken yaptığı açıklamalar, King Animal'ın Down On The Upside tarzında bir albüm olacağı yönündeydi. Akıcı ve tempolu bestelerle, ağır bestelerin harmanlanmasına çabaladıklarını belirtiyordu. Ki yeni albümün prodüktörlüğünü Down On The Upside'ı yapan Adam Kasper yaptı. Çünkü cingöz Chris Cornell'in bu noktada özel bir isteği olmuştu. Ama bu albümü keşke Soundgarden kültünü yaratan adamlardan birisi olan Terry Date'le beraber kaydetselerdi. Ki zaten yeni albümü dinledikten sonra direkt olarak fark edilen olgu; bu albümün Badmotorfinger albümüyle Superunknown albümü arasında bir yerlerde konumlandığı oluyor. Miksajın sterilliği ve netliği, parçaların kısalığı ve vuruculuğu, her şeyin ince ince temizlenmiş ve üzerlerinden defalarca geçilmiş olması. Tüm bunlar klasik dönem albümlerine atıfta bulunuyor. Sahici bir Soundgarden parçası olan Been Away Too Long'la açılan albüm keskin bir şekilde yol alıyor. Arka arkaya gelen Non State Actor, By Crooked Steps ve A Thousand Days Before, Soundgarden diskografisindeki klasikler arasına rahatlıkla girecek nitelikte parçalar. Blood On The Valley Floor, Bones Of Birds ve Taree'yle beraber tempo bir hayli düşüyor ama parçalardaki yoğunluk ve derinlik dinleyeni sarsmaya devam ediyor. Sonrasında albümün ikinci bölümüne geçiliyor ve Attrition'la yeniden hareketleniliyor. İkinci bölümde daha sakin ve yumuşak bir Soundgarden buluyoruz. Akustik gitarla başlayan 'olgun' Chris Cornell yamaları Black Saturday ve Halfway There parçaları açıkçası pek tat vermiyor ve Like Suicide gibi eski parçaları aratıyor. Worse Dreams ve Eyelids Mouth' la beraber tekrardan silkeleniliyor neyse ki ve Rowling'le de güzel bir kapanış geliyor. Aradan geçen onca yıldan sonra tüm eksikliklerine rağmen, böyle yukarda ve sağlam bir albümün gelmesi bile insanın yüzünü güldürmeye yetiyor. Bütüncül olarak bakıldığında bir Badmotorfinger ya da Superunknown ayarında olmadığını görüyoruz yeni albümün. Ama o ilk dönemlerindeki tezatlıklarla dolu, ruhani ve orjinal müzikal kurguya yeniden ulaşılmaya çalışılması dahi albümü sevmek için yeterli oluyor. Ki gerçekçi olmak gerekirse, Badmotorfinger gibi kusursuz bir albüm daha kaydetmeleri artık mümkün değil. Sonuç olarak, Tıpkı The Cult'ın yeni albümü Choice Of Weapon(12) gibi, Soundgarden'ın yeni albümü King Animal'da bize oldukça hoş bir sürpriz yapıyor ve bizleri fazlasıyla şenlendiriyor.

                                                                                                                      ORÇUN ONAT DEMİRÖZ



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: