UZUNÇALAR

Audioslave - Out Of Exile

Sadi Tirak - 4 Ağustos 2005

2002 yılında ilk albümleri ile müzik dünyasına "yıldızlar topluluğu" olarak giren Audioslave, şu sıralarda Rock'N'Roll'un son 10 yılda yarattığı en büyük gruplardan biri olmanın keyfini sürüyor mudur sizce? Hiç sanmıyorum. Çünkü bu adamlar her ne kadar inanılmaz yetenekli müzikal dehalar olsalar da, içlerinde hâlâ kırılgan, naif, isyankâr ve kendi hallerinde olan çocuklar yaşatıyorlar. 

Her biri teker teker Rockstar statüsüne layık elemanlar olsalar da onların asıl istedikleri şey; şarkılarının dinlenmesi ve sevilmesi.
90'lı yılların kimilerine göre en önemli Rock grubu Rage Against The Machine; o kendine özgü tavrı ve yorumuyla gönüllerde taht kuran vokalistleri Zakk DeLa Roha'nın ayrılmasıyla dağıldığını açıklamıştı. Dünya müzik piyasası tanık olduğu en büyük şoklardan birini yaşıyorken, çoğu insan geriye kalan grup elemanlarının farklı projelerle müzik hayatlarını sürdüreceklerini düşünüyordu. Fakat Tom Morello, Brad Wilk ve Tim Commerford birbirlerinden kopmadılar. Üstelik yanlarına öyle bir ismi de kattılar ki, müzik dünyası bu sefer yeni bir şokla sarsılmıştı. Soundgarden grubuyla 90'lar Rock'ında unutulmaz şarkılara imza atmış ve sesiyle milyonları büyülemiş olan yakışıklı vokalist Chris Cornell'in da ekibe katılmasıyla grup bambaşka bir hal almış, ismini de Audioslave olarak açıklamıştı.
2000'li yıllar Rock/Metal müzik açısından, işin sert kısmının daha üretici işlediği bir dönem olarak başlamışken, kendi adlarını verdikleri ilk albümleri "Audioslave" ile saf Rock'n Roll'un son dönemlerdeki en müthiş örneklerinden birine imza atmışlardı. Kimlik bunalımını bu muhteşem albümle atlatan grup, ikinci albümleri "Out Of Exile" ile kelimenin tam anlamıyla uçmuş. Nasıl mı?

Öncelikle bu albümün üzerimde inanılmaz bir etki yaptığını belirterek başlayayım. Paradise Lost'un "One Second"ından bu yana hiçbir albüm bu denli yankılanmamıştı hislerimde.
İlk şarkı "Your Time Has Come" (giriş kısmı Metallica'nın Bad Seed'i ile aynı rifflere sahip) ile başlayan 12 şarkılık yer yer coşkulu, yer yer esintili ve dalgalı fakat ne olursa olsun içten, samimi ve sıcak bir yolculuk

Tom Morello bu albümle birlikte "21. yüzyılda gitar solosu nasıl olmalıdır" konulu uzmanlık dersini veriyor dinleyenlere. Rock/Metal'de şarkı ortasında gitar solosu atmanın artık uzun zamandır demode olarak nitelendirildiği bir dönemde Tom Morello öyle sololar dizmiş ki, dinlerken tüyleriniz diken diken olabilir ve tekrar tekrar aynı yerleri dinleme ihtiyacı hissedebilirsiniz. Chris Cornell sesini müthiş kullanıyor yine. İlk albümden daha güçlü, daha sert bu sefer. Fakat bir o kadar da nazlı ve kırılgan... Müziğin ritmi ve melodilerin ilerleyişi ile o kadar mükemmel bir uyum sergiliyor ki "bu şarkıları kesinlikle başkası söylememeli" hissine kapılıyorsunuz. Davulcu Brad Wilk bu albümde kendisini geliştirmiş adeta. Çoğu şarkıda R.A.T.M. şarkılarındaki o aksak vurucu ritimlerden çok çok daha komplike vuruşlar denemiş ve dinlemeye doyulamayacak sonuçlar almış.

Tim Commerford'u ise ayrıca tebrik etmek gerek. Zira Tom Morello gibi, dinlerken tüm odak noktanızı üstüne çekecek bir adamın yanında ve üstelik Chris Cornell gibi bir sesin arkasında, öyle bass partisyonları yazmış ki dikkatinizi çekmemesi imkânsız.
Chris Cornell yine ağırlıklı olarak kişisel tonlarda seyreden şeyler yazmış şarkı sözlerinde. Anlatmak istediğini en dolaysız yoldan, en basit ve en süsten uzak şekilde anlattığı şarkıların yanı sıra, "Heaven's Dead", "Yesterday To Tomorrow" ve "Dandelion" gibi şarkılarda düşüncelerinizde uzun süre yer edecek güzellikte cümlelere de imza atmış.

Sonuç olarak Audioslave, klasik Rock ve 90'lar soft Rock severler için dinlemeye doyulamayacak, benim içinse tüm zamanların favorilerinden biri olarak görülecek bir albüm çıkarmış ortaya.





Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: