SÖYLEŞİ

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses

Serpil Kurtay - 27 Mayıs 2010

Studio Live'de "Pink Floydlar Gecesi" olacağını bir yerlerden duymuştum. Ama orada bizi neyin beklediği konusunda çok da fikir sahibi değildim. Çocukluğumdan beri tanıdığım, Pink Floyd'u ilk kez birlikte dinlediğim arkadaşım Göksel ve bu dergide daha önce "Genç Ümit" olarak adı geçen Ümit'le oraya gittiğimizde röportajımıza konu olan grup sahnedeki yerini almıştı. Gözleri görmeyen bir hayran bu konsere gitseydi, kesinlikle Pink Floyd'un çaldığını sanırdı... Hatta Ümit de "Nasıllar?" diye sorduğumda benzer cümleler kurmuştu.

Konser öyle güzeldi ki; bu grubu daha çok kişi tanısın istedik ve ara verdiklerinde ilk iş vokalin yanına yanaşıp, onlara ulaşabileceğimiz bir telefon numarası aldım. Konser bitip de oradan ayrıldığımız da grupla ilgili birçok şeyi merak ediyordum. En çok da adını... Küçük bir araştırmayla öğrendim; 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses...

Sonunda grubun vokali ve gitaristi Tolga Baloğlu ile haftalar süren ertelemelerden sonra buluşma şansı yakaladık. Ve ortaya aşağıda okuyacağınız röportaj çıktı.

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses

2006 yılının Eylül ayında "Saygıyla Pink Floyd Çalmak" amacıyla bir araya gelen grup, zaman içerisinde kadrosunu genişleterek bugünkü halini almış. Farklı müzaik projelerinde daha önce birlikte çalışmış grup elemanlarının yanı sıra ilk defa bir arada çalan müzisyenlerden de oluşan 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses (7PF2P), Pink Floyd'a duydukları saygıyı, bu grubun müziklerini orijinal seslerine yakın şekilde çalmaya gayret ederek gösteriyor. Hatta tek amaçları bu...

İlk konserini 2007 yılının Mart ayında Garaj Performans Merkezi'nde veren grup, daha sonra sırasıyla Studio Live, Boğaziçi Üniversitesi ve Studio Live'da konserlerine devam etmiş. 7PF2P, Pink Floyd'un bilinen şarkılarının yanı sıra daha az bilinen şarkılarını da repertuarına alıyor. Prograssive Rock'ın efsane ismi Pink Floyd'un eserleriyle dolu bir gece geçirmek isterseniz siz de 7PF2P'yi mutlaka dinlemelisiniz...

 

DK: Grup nasıl kuruldu? Nasıl bir araya geldiniz?

Herkesin birbiriyle farklı bağlantıları vardı. Kimisi asker arkadaşı, kimisi lise arkadaşı, kimisi de üniversite arkadaşı... Bunların dışında tamamen tesadüfen, mesela garaj.org'a verilen ilanla aramıza katılan arkadaşlar da var. Dolayısıyla eskiden müzik anlamında birbiriyle bağlantısı olan insanların daha sonra arkadaş çevresiyle ya da ilanla eksiklerini tamamlamasıyla kurulan bir grubuz.

 

DK: İlk fikir nasıl ortaya çıktı? Müzik anlamında bağlantısı olan kişilerin önceden de bir grubu var mıydı mesela?

Aslında bu soruya cevap verecek kişi ben değilim. Çünkü 7 Pink Floydlar'ın 7.'si oldum. Grubun ilk elemanları ve bu fikri ortaya atanlar, klavyecimiz Erhan, davulcumuz Cem, gitarcımız Barış'tır. Sonra Ceki, Hakan, Taha, ben ve son olarak prensesler katıldı.

 

DK: İlanla katılan kişi sen misin?

Hayır, ben arkadaş çevresinden olanlardanım. Ama diğer arkadaşlarım, diğer cüceler arasında başka albüm çalışmalarına katkıda bulunmuşlar. Ama kendi aralarında müzik yapmaya da devam ediyorlarmış. Ortak payda Pink Floyd olunca, bu grubun ilk fikri ortaya çıkıyor. 3-4 kişi 2006'nın yazında ilk defa bir araya gelip bu fikri konuşuyor. Bir gitar, bir klavye, bir davul ve bir vokal şeklinde başlıyorlar. 7 Pink Floydlar olarak bir araya gelmemizin ilk tarihi de geçen sene Şubat ayına denk geliyor.

 

DK: Peki ilk amacınız kişisel tatmin mi yoksa "Şöyle bir noktaya geleceğiz" şeklinde hedefler koyuyor musunuz?

Tamamen kişisel tatmin... Aslında yaş yelpazemiz de çok geniş. En yaşlımız, yaşlımız demiyeyim de en olgunumuz, 1972'li... Bunun yanında 1988 doğumlu arkadaşımız da var. Çoğumuz kendi işini yapıyor ya da bir yerde çalışıyor. Profesyonel olarak müzik yapan insanlar yok aramızda. Hepimizin farklı meslekleri var. Böyle olunca müziği tamamen kendinizi tatmin etmek için yapabiliyorsunuz. Kimse bu işten maddi bir şey beklemiyor, tamamen manevi tatmin bizim için önemli olan.

 

DK: En başından beri birbirinizden "cüceler" diye mi bahsediyorsunuz?

(Gülüyor) Hayır, 7 olunca cüceler olduk....

 

DK: 2 de prensesiniz var...

Evet... İkisi de gercekten muhteşem tamamlayıcı... Her ikisinin de partileri birbirinden farklı. Şöyle bir örnek vereyim. Mesela "Great Gig in the Sky"ı söylerken birbirleriyle çok güzel sesleri paylaşıyorlar. Parçanın ilk kısmı daha volümlü bir parti, bu kısmı Çağrı söylüyor. İkinci kısmı ise sakin ve yumuşak sesiyle Nil İpek söylüyor. Bu paylaşımlar uyumun ne kadar guzel olduğunu gösteriyor bence.

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses

DK: Grubun sayısı, dolayısıyla ismi en başından beri belli miydi?

Grup içerisinde bile halen "Bizim ismimiz iyi mi?" diye düşünenler var.

 

DK: Komik geliyor mu insanlara?

Evet, geliyor... Hatta internette çok ağır eleştiri yapanlar da oluyor.

 

DK: Ne tür eleştiriler?

"Herhalde ilgi çekmek için böyle saçma sapan bir isim koydular" diyenler var... Ben katıldığımda grubun ismi belliydi. Biz grubumuzun ismini çok seviyoruz ama dediğim gibi hala iki bira içince ismimizi konuşuyoruz. Bir de ismimiz çok uzun... Bazen kendi aramızda "7PF2P" diye kısaltıyoruz. Belki de böyle devam etmek lazım (gülüyor)...

 

DK: Kızlar başta yok muydu?

Hayır, yoktu. Mesela biz ilk konserimizi kızlar olmadan verdik.

 

DK: Kalabalık bir grup olarak uyumu sağlamak adına neler yapıyorsunuz?

Çok enteresan... Bu kadar aslında birbirini tanımayan insanlar olarak uyumu nasıl sağladığımızı bazen ben de düşünüyorum. Belki de en başından aramıza katılacak insanlara "uyum sağlayabilir mi?" diye bakıldığı için pek zorluk yaşamadık. Mesela ben davulcumuz Cem'le çok eskiden tanışıyordum ve belki de benim uyum sağlayabileceğimi düşündüğü için beni önerdi. Bilinçaltında buna dikkat ediyor muyuz, bilmiyorum.

 

DK: "Yeter Pink Floyd çaldığımız, yeni açılımlar getirelim" dediğiniz zamanlar oluyor mu?

"Beste olayına girelim mi" diye düşünen arkadaşlarımız var.

 

DK: Son durum nedir peki?

Düşünüyoruz (gülüyor)... Yeni bir Pink Floyd albümü çıkarmayı düşünüyoruz. Şaka bu tabii... Beste olayına karşı değiliz ama grubun içerisindeki genel eğilim başka bir cover yapmak değil. Bunu çok fazla düşünmedik. Pink Floyd gerçekten çok zengin...

 

DK: Hiç stüdyoda Pink Floyd dışında kendi bestelerinizi denediğiniz olmadı mı?

Şu anda sadece bu konuda bireysel çabalar var. Bireysel çabaları, grup çabası haline getirmek de belki bundan 1-2 sene sonra düşünebileceğimiz şeyler olabilir. Mesela basçımız Hakan'ın gerçekten çok güzel çalışmaları var. Bir gün belki onları çalışmaya başlayabiliriz. Ama şu anda grubun vizyonu, daha da iyi Pink Floyd çalabilmek.

 

DK: Bireysel çabalar grup çabası haline geldiğinde nasıl bir değişim olur? Herhalde önce isminizi değiştirirsiniz?

Bu isimle yani 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses adıyla biraz zor olur. Onun için grubun, bilinirliği bir kenara bırakarak kimlik değiştirmesi söz konusu olabilir.


DK: Şu anda grubunuzun bilinirliği için neler yapıyorsunuz?

Bu konuda çok zayıfız maalesef... Sadece konserlere çıkıyoruz. Konser vereceğimiz mekanların halkla ilişkilerine güveniyoruz ve biraz da kendi arkadaşlarımızı konserlere çağırıyoruz. "Daha fazla insan nasıl bizi bilebilir?", "Konserlerimize nasıl daha fazla insan çekebiliriz?" konusunda iyi bir fikrimiz yok. Aslında grubumuz daha yeni bile sayılabilir. Bir sene içerisinde altı konsere çıkmışız. Dolayısıyla her haftasonu bir mekanda çıkan gruba göre biraz farklıyız. Aslında bizim almamız gereken daha yol var.

 

DK: İnternetten gördüğüm kadarıyla aslında kemik bir hayran kitleniz oluşmaya başlamış...

Evet, konserlerimizin hiçbirini kaçırmayan ve merhabalaşmaya başladığımız insanlar var. Bu gerçekten çok güzel bir şey.

 

DK: Bu kişiler konserlerinizi sabırsızlıkla bekliyorlar... Bir de bizler gibi sizi bir kere dinleyip arkadaşlarına tavsiye edenler var. Mesela bu arkadaşlarımızın ilk sorusu "Konserleri ne zaman?" oluyor. Aradan epey zaman geçince de "Neden daha sık konser vermiyorlar?"a evriliyor bu soru...

Bu konuda şöyle bir sorunumuz var... 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses toplamda eşittir 9 kişi... 9 kişinin enstrümanlarını bir düşünün... İkişer klavye, iki gitar, 7 vokal olduğunu düşünürsek 25 kanallı bir performans ortamını bize sağlayabilecek bir mekanda çıkmamız gerekiyor. Bunu sağlamakla beraber ses sisteminin de gerçekten iyi bir tonmaister'in elinde olması gerekiyor. Son konserimizden önce aramıza katılan 7PF2P'nin 10. elemanı ses mühendisimiz Hakan'la birlikte ses kalitemiz ile ilgili oldukça yol aldığımızı da belirtmek gerek. İstanbul'da ses kalitesi ile ilgili şartları sağlayabileceğimiz çok az yer var. Dolayısıyla şimdiye kadar Garaj Performans Merkezi'nde, Boğaziçi Üniversitesi'nin Taş Oda Konserleri'nde, Studio Live'da çıktık. "Bunun dışında neresi olabilir?" diye düşündüğümüzde aklımıza gelen mekanların sayısı çok fazla değil. Akla gelen mekanların da gruplarla senelik kontratları oluyor. "Bu haftada araya şu grubun konserini sokalım" gibi bir şey yapamıyorlar. Zaten Studio Live'ın en büyük avantajı, konser ortamı olması. Sürekli bir programları yok. Böylece de bizim için uygun bir akşam olabiliyor.

 

DK: Biraz da seçiciyiz galiba?!..

Olmak zorunda kalıyoruz. Biz 5 kişi çıkamayız konsere. Mutlaka 9 kişi olmamız lazım. Hatta saksafoncu arkadaşımız da var. Dolayısıyla 10 kişiyi kaldırabilecek bir ortam olması gerekir. 5 kişi sahne alsak zaten soundu çıkarmamız mümkün değil. Zaten Pink Floyd da konsere hiçbir zaman 4 kişi çıkmıyor.

 

DK: Pink Floyd efsane olmuş bir grup. Genelde insanlar da taklitlerden çok fazla hoşlanmazlar. Sürekli Pink Floyd çalmak sizin için ne zaman avantaj ne zaman dezavantaj oluyor?

Eğer sadece seyirciyi tatmin etmek için sahnedeyseniz bu sizin için dezavantaj olabilir. Bizim gibi gibi manevi tatmin için bu işi yapan kişiler açısından haz olmaktan çıkabilir. Bence Pink Floyd, gerçekten bizim gibi amatör müzisyenlerin her gün yeni bir şeyler öğrenebileceği bir müzik yapıyor. Belki de bir şarkıyı bir senedir çalıyoruz ama orijinaline yaklaşmak adına her seferinde yeni bir şeyler katıyoruz. Bugüne kadar belki güzel şeyler yaptık ama daha da gideceğimiz yollar var.

 

DK: Muhtemelen hepiniz Pink Floyd'u mükemmel bir noktaya koyuyorsunuz. Ama bir yandan da bunu yakalamaya çalışıyorsunuz.

Biz aslında çok iddialı değiliz...

 

DK: Gerçekten değil misiniz?

Değiliz...

 

DK: Samimi cevap ver ama... Orijinaline yaklaşmak için iddia gerekmez mi?

Bize haz veren şeyler çok farklı... Pink Floyd'u güzel çalmaktan tatmin oluyoruz... Sahnede olmaktan tatmin oluyoruz... Bir aradaki etkileşimimizden tatmin oluyoruz... Şöyle bir enstantane aklıma geliyor. Davulcumuz Cem'e birisi "Sen niçin sürekli sahnede gülüyorsun? Komik bir şeyler mi oluyor?" diye sormuştu. Cem de "Orada bulunmak, o parçaları sahnede çalmak benim hayatta en keyif aldığım şey. Bundan daha keyifli olduğum bir ortam yok. Dolayısıyla kendimi tutamıyorum ve gülüyorum" demişti. Dediğim gibi bizim tatmin olduğumuz şeyler bunlar olunca iddialı olmaktan kaynaklı soru işaretleri yok kafamızda. Biz iyi bir şeyler yapmak istiyoruz. Bizi dinleyenler de bunu takdir ediyorsa mutlu oluyoruz...

 

DK: Pink Floyd'a dair daha farklı açılımlar olabilir mi?

Bilmiyorum... Aslında dünyada çok güzel şeyler oluyor. Keşke onların bir parçası olabilsek... Mesela Pink Floyd festivalleri olduğunu biliyoruz. Oraya çıkan cover gruplarından birisi olabilsek çok güzel olurdu. O festivallere Pink Floyd'un elemanları ya da Roger Waters gelebiliyor.

 

DK: Bu festivallere katılmak için ne gerekiyor?

Aslında hiç araştırmadık.

 

DK: Niye?

Dedim ya.. Herhalde yolun başında olduğumuz için...

 

DK: Herhalde sizin yerinizde olsam ilk araştıracağım konu bu olurdu... Aslında sana "Pink Floyd'a kayıtlarınızı ulaştırmak gibi bir şey düşündünüz mü?" diye soracaktım. En iyisi sormayayım.

Bu aklımızdan hiç geçmedi. Pink Floyd şarkılarına çok iyi cover yapan hatta gerçekten o anlamda ünlenmiş Avustralya'da bir grup var. Bu grubun konserlerine David Gilmour'un gittiğini biliyoruz. Bu aslında uzak gibi gözüküyor ama bir anlamda da olabilecek bir şey... Ben de David Gilmour olsam, "Beni nasıl çalıyorlar?" diye merak edip, amatör grupları dinlemek isterdim.

 

DK: Madem olabilecek bir şey tekrar sorayım, niye?

Şu anda seninle yaptığımız röportaj epey vizyon açıyor aslında (gülüyor)... İlk olarak Türkiye'deki festivallerde yer almayı, İstanbul dışında farklı şehirlere gitmeyi düşünüyoruz. Bunun için de farklı kontaklar da yaratıyoruz. Bunun daha ötesinde, evet, "Ulaşılması zor gibi gözükse de bu festivallere katılabilir miyiz?" diye düşünebiliriz ama biz sadece manevi tatmin gözettiğimiz için her şeyi cebimizden yapıyoruz. Çıktığımız konserlerde cebimize hiç para girmediği çok oluyor. 1-2 konserde sadece bize bir şeyler kaldı ki bununla da stüdyomuzdaki eksikliklerimizi tamamladık ya da enstrümanımızı yeniledik. 10 kişiyi başka bir ülkeye götürmek de büyük bir masraf aslında...

 

DK: Belki de masrafları sponsorlar karşılıyordur...

(Gülüyor) Evet, bu konuyu da hiç araştırmadık.

 

DK: Peki daha fazla zorlamayacağım... Pink Floyd'u tercih etmenizin tek sebebi müzik kalitesi mi?

Hem müzik kalitesi hem de fikir kalitesi... Hem popüler olabilmeyi başarmak hem de insanları belli bir akıma yönlendirebilmek muhteşem bir başarı. Duruşu çok sağlam olan bir grup olup, müziği de iyi olup tutulmayan gruplar çoktur. Bence Pink Floyd'un yaptığı bunun ötesine geçmek oldu.

 

DK: Repertuarınızı nasıl belirliyorsunuz? Güzel bulduğunuzu mu, yoksa insanlar tarafından daha çok bilinen parçaları mı seçiyorsunuz?

Öncelikle hangi parçayı daha güzel çalabileceğimize bakıyoruz. Örneğin Pink Floyd'un ilk çalışmaları bize çok yakın değil. Daha orkestrasyon olmaya başladığı zamanlar ve daha dolu dolu olan albümleri bize daha yakın ve o soundları daha çok seviyoruz. O yüzden pek geriye gitmiyoruz. Ama kapalı da değiliz. Daha önce denediğimiz örnekler de oldu. Birinci kriterimiz bu... İkincisi de, muhteşem 15-18 dakikalık Pink Floyd parçaları var. Bazen çok iyi çaldığımızı düşündüğümüz ama dinleyicinin konsantrasyonunu yitirdiği zamanlar oldu. Çok popülist olmamaya çalışıyoruz. Ama bu iki anlamda küçük hassasiyetlerimiz var. Şunu da bekliyoruz; biz Pink Floyd grubuyuz ve bizim seyircimiz de Pink Floyd'u dinlemeye gelmiş olmalı. Bu nedenle bazı durumlarda çok karanlık bir şarkıyı 10 dakika çalmaktan da çekinmiyoruz.

 

DK: İçinizde Pink Floyd konserine giden var mı?

Diğer arkadaşlarımı bilmiyorum ama ben İstanbul'a geldiğinde Roger Waters'ı izledim. Ama DVD'leri hepimizin elinde...

 

DK: Tanımayanlara Pink Flyod'u sevdirme gibi bir şeyi kendinize dert ediniyor musunuz?

Yok, hayır... Öyle bir misyon yüklenmedik hiçbir zaman...

 

DK: Pink Floyd'un herhangi bir parçasıyla ilgili herkesin kendine özel anları vardır. Siz bu anlarınızı birbirinizle paylaşıyor musunuz?

Hayır... Eminim herkesin vardır ama o anlamdaki hassasiyetlerimizi pek paylaşmıyoruz. Mesela Wish You Were Here, birçok insanın hayatında bir yer almıştır. Ya da her albümünden bir Pink Floyd severi vuran bir parça vardır. "Wish You Were Here'de ilk kız arkadaşımla tanışmıştım" gibi konular olmuyor.

 

DK: Öyle miydi peki?

(Gülüyor) Böyle bir durum yoktu... Ama ben gitar çalmaya "Wish You Were Here" çalmak için başlamıştım. Bu benim için enteresan bir tesadüf... Çünkü çok eski zamanlardan bahsediyoruz...

 

DK: Roger Waters'ın olmadığı Pink Flyod albümlerinden parçalar çalıyor musunuz? Belki sizin içinizde de Waters'cılar, Gilmour'cular ayrılıyordur...

Evet, bu çok enteresan bir konu... Gerçekten Waters'cılar, Gilmour'cılar diye bir ayrım var. Bir arada oldukları albümlere kadar kendi aramızda bir sorun yaşamıyoruz ama ordan sonrasına çok fazla eğilmiyoruz. Hem grup içinde farklı düşünenler olabileceğinden hem de aynı tadı vermiyor olabileceğinden tercihimizi öncesinden yana kullanıyoruz. Pink Floyd'un, tam Pink Floyd olduğu zamanlardan parçalar çalıyoruz. Ama grubumuzun içerisindeki genel eğilimi de şöyle koyayım; Roger Waters'ın gerçekten yaratıcılığa, David Gilmour'un da mükemmelliğe dair çok fazla şey verdiğini düşünüyoruz. Roger Waters'ın albümünde David Gilmour'un, David Gilmour'un albümünde Roger Waters'ın eksikliğini çok fazla hissediyorsunuz.

 

DK: Çalışmalarınızı Çağlayan'da yapıyorsunuz... Nasıl bir mekan?

Bir tiyatro grubuyla ortak kullandığımız bir stüdyomuz var. Bu mekan en başından beri vardı. Mitinglerin olduğu meydanın birkaç arka sokağında... Üst katımızda dikiş atölyesi, yan tarafımızda alüminyum atölyesi, diğer tarafımızda da insanların yaşadığı bir ev var. Karşı tarafımızda çaycımız Ömer Abimiz var. Biraz ilerimizde Altılı Ganyan, 20 metre ötemizde düğün salonu var. Her cuma ve cumartesi akşamı bu salonda düğün oluyor. Tabii çalışırken duymuyoruz ama çay-sigara için dışarı çıktığımızda eğlenceli olmuyor değil... Sonuçta yalıtımımız biraz zayıf ve biz de gürültü yapıyoruz ama Çağlayan insanı bizi kabullendi. Hiçbir problemimiz olmadı. Anadolu insanının sevecen tavrı, Çağlayan'da yaşayan insanlarda da var.

 

DK: Stüdyoda çalışırken merak edip de sizi dinlemeye gelenler oluyor mu?

Bazen çaycımız dediğim Ömer Abi'nin kızıyla oğlu geliyor... Onların dışında çok misafirimiz olmuyor.

 

DK: Teşekkür ederim.

 

**

 

Tolga Baloğlu (Vokal, Gitar)

Taha Bilge (Vokal, Gitar)

Barış Kıran (Gitar)

Erhan Yürük (Klavye, Hammond)

Ceki Kontente (Klavye, Vokal)

Hakan Altınışık (Bas)

Cem Uçan (Davul, Vokal, Sound Samples)

Çağrı (Prenses) Beyazyürek (Vokal)

Nil İpek (Küçük Prenses) Hülagü (Vokal)

Emrah Yilgen (Saksofon)

 

İnternet Sitesi: www.7pf2p.com

 

Not: Bu röportaj, 2008 yılının Şubat ayında yapılmış ve ilk olarak Deli Kasap Dergisi'nin 3. Koleksiyon Baskısı olan ve büyük şair Can Yücel anısına yayınladığımız versiyonunda kısaltılarak yayınlanmıştır.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: