MÜZİK ÖTESİ

Yalnızlık; Ömür Boyu...

Barış Öner - 12 Mart 2006

Geçen sayımızda, mevsimlerden, şairlerden ve bir de Attilâ İlhan'dan bahsetmiştik.
Bu sayımızda da pek farklı değil durum. Yine şairlerin çokça etkilendiği, insanoğlunun ayrılmaz, vazgeçilmez bir olgusu olan "yalnızlık" konusunu ele aldık.
Fakat ne yazıktır ki, sizden hiçbir ilgiyle karşılamadım. Bunda tabii ki ilk sayı olmasının etkisi de var idi.

Sevdiğimiz eşyayı, dostları yada sevgiliyi.
Sonunda yürekte kalan hep aynı duygu, hüzün...
Çünkü yitirilene alışmışızdır, sevmişizdir, bizimle olan beraberliği keyiflendirmiştir. Çünkü o beraberliğe değer vermişizdir.

Ya o güzelliği yaşarken; paylaşımı, keyfi, sevmeyi ve sevilmeyi birlikte hissederken...

Hep korkmaz mıyız? İçimizi en güzel anlarda bile hep sarmaz mı?
Ya biterse? Ya yok olursa bu güzellik? Endişesi...

Tabii ki bitecek. Yaşadığımız mutluluklar, hüzünler hep bitmedi mi?
Hep yerine başka başka hüzünlere, mutluluklara bırakmadı mı?

Gene aynı korkular, aynı endişeler...

Peki sahip olduğumuz güzellik için yitirme korkusuyla ağlamak niye? Kime? Ne için? Biliyor musunuz?

Dökülen göz yaşları sadece kendimiz için...
O değere sahipken de, yitirdiğimizde de...
Çünkü bizi asıl korkutan YALNIZLIK...

İçimizde hissettiğimiz o güzel duyguları uzunca bir süre tekrar yaşayamamak...
Özlemek, özlenmek, sevmek, sevilmek, sım-sıkıca sarılmak,
o bedenin canini, kanını hissetmek, sevişmek.. Hangisi kolay vazgeçilir hazlar ki?

Biten aşklarda da, biten ömürde de yanaklarımıza dökülen gözyaşları hep kendimiz için.

Çünkü merkez hep biziz, doymak bilmeyen egomuz...
Ve o egoyu doyurabilmek, hoşnut kılabilmek için ne kadar çok çırpınır dururuz.

Bizim sevdiklerimiz bizi muhakkak sevmeli, özlediklerimiz özlemeli,
doğrularımız her zaman tek doğrudur.

Ya yanımızda ki insan? Onun egosu? Arzuları, özlemleri veya usandıkları...

Ne kadar o sevdiğimiz insana karşı fedakarız?
Vermeden neyi ne kadar alabiliriz ki?

Bizler; hep ilişkilerimizde hesap kitap içinde değil miyiz ?
Her zaman denge... Verdiğimiz kadar alalım, aldığımız kadar verelim hesapları yapar dururuz.

Sonuç YALNIZLIK.


 

Ama şöyle bir gerçek de var ki; bir milletin her şeyini yansıtan kültürden biz yoksunuz. Üzülerek söylüyorum, bu gibi yazılı-görsel basında en az dikkatimizi çeken şey kültür-sanat sayfaları olmuştur.

İlgilenen yok mu?

Elbette ki var, yeterli değil.
Umuyorum ki bir dahaki sayıya yazısının yayınlanmasını isteyen birkaç mail alırım. Bu dahi bu benim için yeterli olacaktır.
Bana konuyla ilgili bir fotoğraf dahi yollasanız, bu sayfa için iyi bir yardımdır, bana göre.

Bugüne kadar birçok yazı ve şiir yer almıştır, karakalemde yazılan sarı-beyaz sayfalarda. En çok işlenen temalardan birisi ise yalnızlıktır.
Çünkü ne de olsa insan her duygusunu paylaşabilir de, bir bunu paylaşmayı beceremez.
Bakın ne diyor geçen sayıda bu sayfalara konuk ettiğimiz Attilâ İlhan "Yalnızlık Şiiri"nde;

karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım
bu gece dağ başları kadar yalnızım

çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından
dudaklarımda eski bir mektep türküsü
karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim
gözlerim gözlerini arıyor durmadan
nerdesin?

İnsan, kalabalıkların arasına karışır, dolaşır, onlarla varolup, onlarla bittiğini hisseder fakat yine de "yalnızlık" olgusundan katiyen kurtulamaz. Çünkü insan düşünceleriyle vardır, bu hayatta. Ve düşünebilmesini sağlayan yegane arkadaşı ise hep o bazen kahrettiğimiz, lanet okuduğumuz, ardından da bizi sarması için yalvardığımız yalnızlıktır.
Hep Attilâ İlhan gibi büyük şairler anlatmaz ya yalnızlığı. Kimi zaman da gepegenç bir yazarın sayfalarını süsler o;

Sustuğum anda ayaz asılan benim soğuk yalnızlığımdır...
Ve senin terkedilmişliğin aslında beni terketmekten duyduğum hüzündür...

Sen sanıyor musun ki her zaman terkedilen yalnız kalır?
Ve tüm dünya kimin umurunda söylesene sen olmadıktan sonra?
En son gözlerindeki ışıklara benzemiş ayparçasıydın. Şimdi güneş bile soğuk kalıyor varlığın karşısında.
Ellerimi tut. Ne olur üşüme.
Ben sustuğumda nefes al benim için.
Sessizliğin içinde yol alırken düşün.
Seni ne çok hayal ettim ben.
Kuşlar, arabalar, evren sessiz ağlıyor... Bensiz sensizliğe ne çok hayal ettim ben.
Ve ben gittiğimden beri bu şehirde en çok senin yokluğun hissediliyor.
En bilinmez kuyulardan seslendiğin kelimelerinde ruhumda yankılanıyorsun. Başkasının duymuyor olması kimin umurunda! Ben senin varlığın için nefes alıyorum. Ben yoksam sen var olmam için nefes almalısın.
Çünkü ben hâlâ senin için yazıyorum.
Ve aslında benim gidişim senin yoksulluğundur, iliklerime kadar çektiğim.
Ve inanıyorum ki terkeden de edilen kadar yalnız kalır...
Küsmesin kelimelerin... kızmasın bana
n'olur
ben yeterince kızıyorum, yoksulluğuma...

(Kenan Deyerli/Depresif.org)

İşte sihir bu.
Siz hiçbir duygunun paylaşılıp, üreti haline geldiğini gördünüz mü hiç?
A, bu duyguların üzerine bağdaş kurup da oturan duygu da ne öyle..? Her şeyi kontrol edebilen, ve istediği anda her şeyin ortasında kendini bulabilen.
Yani;
Biran düşündüğümüzde, onun parçalara bölünüp, başka duygular haline geldiğini görebilmekteyiz. Bazen aşk olur, bazen hüzün, ya da sevgilini düşünme, onur tüm pisliklerden kurtarma çabası... Her ne olursa olsun, hep bizimle olur.
Bizden ayrılmamak için her yolu dener, o.
Ve enteresandır; hep başarır da...

Kimi zaman da nefret olur; içlerimizin bağrından kopup hepsini dışarıya kustuğumuz, kimi zaman ise aniden tersine dönüşür her şey, nefretimizden "yenidoğan" çocuk gibi bir aşk olur, tüm benliğimizi saran.
Âşık oluruz ki, aslında kime kapıldığımızı hiç bilmeden.
Aşklar yaşarız, döktürürüz sayfalarca, alabildiğine hissettiğimiz duyguya olan hırsımızla;

Peki bu kadar yalnızlıktan korkuyor, yaşanılan güzellikleri,
paylaşımı bir daha yasayamamak endişesiyle kaybedeceğimiz
değere ağlıyorsak niye bu kadar ince hesaplar.

O değer bize mutluluk yerine hüzün, kargaşa yaşatıyorsa zaten vazgeçmeliyiz.

Yok eğer yaşamın sıkıntılarından biraz da olsa bizi alıp mutluluk veriyorsa o zaman gözyaşı yerine biraz daha akilci olmak daha doğru değil mi?
Sıkıca, hiç bitmeyecekmiş gibi o güzelliği, huzuru sonuna kadar yaşamak varken neden korku??

Bilirsiniz... Anılarımızda öylesine anlamlı, mutlu anlar vardır ki, kimi zaman onca geçen yıllara değerdir. Tabii ki bu değerler karşılık bulduğunda daha da değer kazanacaktır.

Eh işte o zaman bize biraz daha iş düşüyor demektir. Daha çok özen...
Çünkü yasam içinde, aynı frekansı yakalamak o kadar zor ki...

Sevgiyi, özlemi birlikte yaşamak doyumsuz bir hazdır.
Artık o sevdiğin insan kendin olmuşsundur.
Korursun, tıpkı kendini koruduğun gibi. Üzmekten, incitmekten korkarsın.
Artık hesap, kitap yapılamaz. Daha çok vermek vermek istersin.
Çünkü ego vererek de doyumu öğrenmiştir. Çünkü gönlünü ayna tutmuşsundur o sevgiliye. Çünkü yitirme korkusu aşkı ölümsüz kılar.

Çünkü ayrılmanın da bir vahşi tadı var
Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil Çünkü

AYRILANLAR HALA SEVGİLİ... (Uğur İlhan/Yalnızlık Korkusu)

İşte böyle alabildiğine farklı bir duygudur o.
Sokakta gördüğün halim-salim genç bir insan da, evin önünde çalı süpürgesiyle merdivenlerini temizlerken gördüğün kadın; hani o çocukluğumuzda aşina olduğumuz, onunla birlikte teknolojinin gelmesiyle uçup giden 'çalısüpürgeleri'...
Veya da belki de hiç farketmediğin birisi...
Hepsi O'dur.
Bir fotoğraf karesinden tutun da, yaşamın en "gerçek" kesitine kadar sahiplenmiştir bizi.
Öylesine sarılmıştır, sıcak ve hepimizin birer damla da olsa ıslanmasına katkıda bulunduğu gözyaşları dolu kollarıyla.
Ne kadar ağlarsak ağlayalım, bizi bırakmaz.
Bir insandan daha mert, bir Tanrı'dan daha cömert...

A, daha hayatın renklerinin solup gitmediği, yerine siyahı bırakmadığı dönemlerini hatırlasana... O 'hayatcümbüşü'nün içinde bile;
Yapayalnızdın.
Şimde ise daha yalnız...
Biraz titrek, biraz korkak, biraz deli, biraz akıllı, biraz herkes gibi işte.
Ve biraz da çoğul...

"Dağlarını yont, taş ve moloz
Sonra beni göm ve git: Uyuma!

Sen de anladın işte çiçek goncadır
Sonra ilkyaz açar yüzünü senin,

Kirlenme: yıkanmış ellerini sil
Sonra kan bulaşmasın parmaklarına.

Sen miydin görkeminde boğulan
Sonra ayakların çürük, yüzün leş gibi.

Yaştı bir kurbağa sesiydi dilin
Sonra yıkandın kurbağa boklu sularda.

Herkes mürit peşinde bir şeyh
Sonra unutulmuş birey dikildi karşılarına.

Aşk kendini de bağar sularına
Sonra çimer aşarsan ulu ırmakları.

Gündoğumuna iyi bak, sevin
Sonra yaşlı diyecekler saçlarına bakarak.

Nasıl da gençtin adımlarınla
Sonra ah dedin ağladın, gül ey çocuk!

Ey yüzüm! Kendine dost mu oldun şimdi?
(Kemal Gündüzalp/Sonra)

Ve son olarak; herkes kadar kalabalık olsa da içimiz, o kadar yalnızız ki...

Bir sonraki dosya konumuz ise;
"Savaş ve Edebiyat".
Umarım gelecek sayıya destek görebilirim.

Bana karşı her türlü iletişim için (teşekkür, yardım, tebrik, yazı/şiir/resim yollama, küfür vs.) : slaythern@hotmail.com





Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: