MÜZİK ÖTESİ

Yalnızlığın Metaforik Anlatımı: Antonıonı Sineması

Barış Öner - 12 Mart 2006


1912 İtalya (Ferrara) doğumlu Michelangelo çağdaş sinemanın kilometre taşlarındandır. Sinema tarihinde kendine özgü, kişisel bir yer edinmiş; büyük usta...
Sanayileşme ve kent yaşamının birey ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerini inceler filmlerinde. İletişimsizlik, yalnızlık, yabancılaşma ve mekanikleşen yaşamın insalcıllığımızı giderek daha fazla yok etmesi gibi konulan (2. Dünya Savaşı sonrası varoluşçu ortamının da etkisiyle), felsefi bir derinlikle işler. Filmlerini alışılagelmiş olay örgüsü ya da karakter çözümlemesi üzerine oturtmaz. Onun temel ifade aracı görsel imgeler, metaforlardır.

İtalya'nın kuzeyindeki yeşil ovalarda, sakin olaysız bir ortamda büyümüş; sessiz içe dönük bir insandır Antonioni... ailesi yerleşik düzenli, burjuva bir ailedir. Disiplinli karakteri, doğaya ve insana duyarlılığı bu etkiler altında şekillenir. Önce Yunan ve Latin edebiyatı, sonra iktisat ve ticaret eğitimi alır. Mimarlık ve resim tutkunudur. Eğitimi sırasında da sık sık sinemaya gitmektedir. Sinemacı olmaya karar verdiğinde, onun için Roma'ya gitmek kaçınılmaz olmuştur.
Roma'da `Cinema' dergisinde film eleştirileri yazmaya başlar. Çok geçmeden birçok sinema ustası yetiştirmiş ünlü İtalyan sinema okulu `Centro Sperimentale di Cinematografıa'da eğitim almaya başlar.
Antonioni'nin yapıtlarında yalın gerçekçiliği ideal edinmiş, `İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması Akımı'nın etkileri görülür. 1950'de çektiği ilk uzun metraj denemesi "Coronaca Di Un Amore" (Bir Aşkın Güncesi) böyle bir filmdir. Burjuva bir çiftin yaşadığı çıkmazları anlatır. Bu ilk filmi, Antonnioni'nin dikkate değer bir yetenek olarak tanınmasını sağlamıştır bile. 1952'de çektiği `I Vinti' de İtalya, İngiltere, Fransa olmak üzere üç ayrı mekanda savaş sonrası gençlik sorunlarını inceler.
"II Grido' (1957) Antoioni'nin özgün sinema dilinin gerçek habercisi olur. Yönetmenin olgunluk dönemine geçişinin göstergesidir. Yeni gerçekçi sinemaya bağlı, yalın gerçekçilikten yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştır Antonionni... Bu dönemden sonra toplumsaldan çok, psikolojik olana vurgu yapacaktır. Bundan sonraki filmlerinde, çağdaş yaşamda iletişim yoksunluğu, boşluk, yalnızlık, yabancılaşma gibi kavramlar daha da belirginleşir.

Saydığımız kavramları gerek psikolojik, gerek felsefi yönden derinlemesine incelediği görülür.
`Yalnızlık Üçlemesi' bunun en güzel örneklerini sunar bize. Üçlemenin ilk filmi "Serüven" (L'Avventura-1960) ile, Cannes Film Festivali'nde jüri özel ödülü alır Antonioni... Özgün sinema dilini uluslar arası alanda kabul ettirmiştir artık. Uzun kesintisiz çekimlerle, yaşamın gerçek ritmini yakalamaya çalışır filmde. Çağdaş insanın çevresine nasıl yabancılaştığının altını çizer. Filmde klasik anlamda oyunculuk göremeyiz. Karakterler belirsizlik içindedir ve belli anlan yaşar. Geçmiş ve gelecek yok gibidir. 20. yy. insanının gerçek sorunu da budur zaten. Savaş her şeyi alıp götürmüştür. Geriye belirsizlik ve `an'lar kalmıştır yaşanabilecek... Antonioni bu yüzden; çağın belirsizliğini verebilmek, bütün bir zamandan çok anları vurgulamak adına, oyunculukta rastlantı ve doğaçlamayı tercih eder. Çekimden önce oyuncuları bilgilendirmekten yana değildir.
`...Birlikte çalıştığı büyük oyuncu (Jack Nıcholson) bakın Antonioni için neler söylüyor' :
"Antonioni ile çalışmak korkunç bir disiplin demektir. Kimi kez aramızda gerginlik oldu... ama patron her zaman Antonioni'dır... Yerini hak etmiştir... Onun oyunculara tutumu şu cümle ile açığa çıkar: `Rol yapma, sözcükleri söyle ve hareket et!''
Yanlızlık Üçlemesi'nin ikinci fılmi "Gece"yi (La Notte) 1961'de tamamlar Antoninoni. 2. Dünya Savaşı'ndan büyük acılarla çıkan tüm Avrupa'yı saran varoluşçu izleğin birebir karşılığını sunar gibidir "Gece"...
"... Varoluşçuluğun aşağıdaki izlekleri, yabancılaşmayı, yalnızlığı, huzursuzluğu, korku ve bunalımı birebir Antonioni'de bulmak, onun `Gece'sini; 20. yy.'ı kuşatan gece olarak görmek mümkündür. Söz konusu `Gece'nin karanlığında aranan ise, azda olsa sevgiden (...) küçük içten bir bakıştan fazlası değildir. Fakat, bencilliklerin telaşından yorulan, bakışları çıkardan başka bir şey aramayan insanların dünyasında durup, ince şeyleri aramaya vakit kalır mı? Gerçek anlamda bir dostluk, gerçek anlamda bir sevgi, bir aşk (...) Antonioni'nin `Gece'sinde bu sorulara yanıtlar aramak boşunadır. Dahası (...) önemli olan (...) yanıtların olumsuz oluşundan çok: filmin bu sorulan perdeye taşıması; izleyeni durup, düşündürebilmesidir..."'
Bir kadın yönetmeni olarak da tanınan Antonioni üçlemenin son filmi, "Gün Batımı"(L'Eclise) ile Cannes Film Festivali'nde yine jüri özel ödülü alır. Film, onun özel görsel dilinin enfes örneklerindendir. Karakterler insansız manzaralar içindedir. Bu boş mekanların karakterleri tükettiğini, yalnızlaştırdığını hissederiz. Duygular da insanlar gibi, böylesi belirsiz bir boşluğa hapsedilmiştir. Bu psikolojik baskıyı olaylar üzerinden vermez Antonioni... Kendine özgü metaforik anlatımıyla sunar bize. Filmde altı dakika süren eşsiz sahne bunun en güzel örneğidir. Antonioni kamerası, anlatı boyunca gördüğümüz mekanı ayrıntılarıyla tarar bizim için. At arabası, ağaçlar, yaya geçitleri, otobüs durağı, boş sokaklar, delinmiş bir bidon, rüzgar, otobüs, bir yolcunun elinde tuttuğu gazete; ve hatta o gazeteden bir başlık: `Barış Çok Uzak', güneşin yavaş yavaş batması... Tüm bu imgeler insansızlaşmış, karamsar çevrenin, kent hakimiyetinin; Antonioni'nin mimarlık tutkusuyla harmanlanmış, özgün sinemasının bileşenleridir. Bu boş çerçevede insan iç çatışmalar içinde ve yapayalnızdır.

Antonioni'nin ilk renkli filmi "Kızıl Göl" (II Deserto Rosso) sinema tarihine, renk psikolojisi bakımından nefes kesen bir deneme olarak geçer. Ana karakter Giuliana, filmin büyük bölümünde, psikolojik ve politik olarak gri ve ölümcül kentsel, endüstriyel bir çevre ile baskılanır. Baskılanmışlıktan kurtulduğu ender anlar, parlak renklerle verilmiştir. Antonnioni'nin mimari biçimcilik tutkusu bu filmde de göze çarpar. Kıyı şeridi üzerine kurulu sanayi alanı, rafineri, tüten bacalar, devasa teknik yapılar öylesine boğucudur ki; tüm bunlar bizi, sinirleri hastalık derecesinde bozuk Guiliana'yı anlamaya çağırır.
Antonnioni filmografısi içinde "Blow Up", polisiye türde farklı bir deneme olarak karşımıza çıkar. Yine "Zabreskie Point" Amerika'da çektiği, ideolojik konulara en çok eğildiği filmidir. "Yolcu" (1975) ise varoluşsal anksiyetenin hatırlatıcısı ve Antonioni'nin çok özel sinemasının özetidir. Özgün metaforik anlatım, uzun hipnotik ritimlerle oluşturulmuştur.
Özetle, Antonioni çağdaş sinemanın yalnızlığını, kadın erkek birlikteliğinin imkansızlığını, kentleşmenin insan ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerini kendine özgü sinemasal diliyle beyaz perdeye yansıtmıştır. Sinemada eylemsizliğin ve sessizliğin; hareket, olay ve gürültüden daha etkili olabileceğini göstermiştir.
1982 yapımı "Bir Kadının Tanımlaması" ile yine Cannes Film Festivali'nde '35. Yıl Büyük Ödülü'nü alır. Sonraki filmi "A1 di La' Delle Nuvole" yine kadınlar üzerine kurulu epizotlardan oluşur. Ustanın son çalışması 2002 yılında çektiği "II Filo Pericoloso Delle Cose" epizottur.
Sinema kariyeri boyunca hem seyircisini, hem sinema çevresini etkileyen, entelektüel yanı ağır basan, özgün filmlere imza atmıştır Antonioni. Özellikle çevre ve kadınlara verdiği önemle ustalığını hem İtalyan, hem dünya sinemalarına kabul ettirmiştir.

1 'Avrupalı Yönetmenler' Kitle yayınları. 1.Basım, 1997- Ankara Makale: `Antonioni, Gerçekçilik ve Oyunculuk' - Seçil Büker
2 Savaş Hakan, "Varoluşçuluk ve Sinema" Altı Kırkbeş Yay. 1. Baskı 2003, Ankara- Syf: 162

Gönül Akkın




Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: