MÜZİK ÖTESİ

X-Men Serisi - 'beyaz Perde'de Mutasyon

Erdem Tatar - 31 Ağustos 2006

Çizgi roman dediğimiz hadise, memlektimizde çok yaygın olmasa da Amerika'nın en önemli eğlence sektörlerinden birisidir. En ünlü bir kaç seri; okyanusu aşıp bize ulaşsa da ucu bucağı, sonu başlangıcı olmayan bir deryadır çizgi roman dünyası. Marvel ise hiç şüphesiz bu dünyanın en sağlam imparatorluklarındandır.

Eskizden Film Makaralarına
DC Comics tek tek yarattıkları karakterleri birleştirip Justice League'i kurduğu zaman (1960) Stan Lee önderliğindeki Marvel yepyeni bir işe imza atıp, varolan karakterleri bir araya toplamak yerine tabiri caizse, sıfır kilometre bir ekiple X-Men'i piyasaya sürdü (1963). Justice League, DC Comics'in iteklemesiyle itibarlı gibi gözükse de X-Men ile karşılaştırıldığında esamesi okunmayacak derecede bir başarıya sahip olabildi.

X-Men kendi hikayesi, orijinal kahramanları ve pek çok toplumsal soruna yaptığı göndermelerle, kurgu da olsa, okuyucuların hayatlarıyla aslen bağdaşan bir yapım oldu. Ana hikaye; dna'ları doğuştan mutasyona uğramış olan ne tam insan ne de tamamen "yaratık" diyebileceğimiz "mutant" olarak adlandırılan ırkın mensuplarının, hem dünyanın geri kalanı hem de birbirleriyle olan mücadelesini anlatan maceralardan oluşur. Terazinin bir tarafında Profesör Charles Xavier adında, mutant ve insan ırklarının bir arada barış içinde yaşayabileceklerine inanan, mutantlara da kendi güçlerini kullanmayı öğretmek ve topluma ayak uydurmalarını kolaylaştırmak için yatılı bir okul açan "iyi" karakterimiz, öbür tarafındaysa Magneto ismiyle anılan (mutant özelliği saysinde manyetik dalgaları kontrol ederek özellikle maden alaşımlı her nesneyi temas etmeden kontrol edebilme yetisine sahip) ve mutant'ların insan ırkından üstün olduğuna inandığı için, mutlak mutant hakimiyetiyle yönetilecek bir dünya düşleyen, bunun için de elinden geleni ardına koymayan bir karakter var. Hikaye kabaca böyle özetlense de pek çoğu kült olmuş karaktere de ev sahipliği yapar X-Men serileri.

Tabiki çizgi romanlar da başarılı her sektör ürünü gibi sinemaya uyarlanır, DC Comics'in en büyük silahı Superman, 70'ler sonundan  itibaren üç filmle beyaz perdeye taşınır. Ardından Marvel, çok daha vasat çalışmalarla Örümcek Adam, Kaptan Amerika ve Hulk gibi karakterlerini sinema seyircisiyle buluştursa da sonuçlar Süpermen'in parlaklığından nasibini alamamıştır.

DC Comics 80'ler başında Süpermen serilerini bitirse de 1989 yılında "dahi" sinema adamı Tim Burton'ın yönetmenliğinde, Batman beyaz perdede açar kanatlarını. Gotham'ın, Bruce Wayne'in ve tabi ki Joker'in karanlığını, şanlarına yakışır "rahatsızlıkta" beyaz perdeye aktarır Tim Burton. Sonuç o kadar iyidir ki Batman geri de döner, bu sefer Penguin ve Catwoman, Batman'in yakasına yapışmıştır. Takip eden yıllarda malesef Batman serisinin de suyu çıkar, önce Batman Forever ile rengarenk ama ruhsuz bir uyarlama (malesef Tommy Lee Jones ve Jim Carrey de yetmez filmi kurtarmaya özellikle Riddler karakteri her sahnesinde devleşse de) hemen ardındansa ondan da beter ve hatta ondan da vıcık vıcık bir yapım olan Batman & Robin seyircilerle buluşur. Buluşur da, iki filmin de gişede aldığı başarısız sonuçlar, hayranların negatif eleştirileri ve serilere düşürdükleri gölge Karanlık Şövalye'yi uzun bir süre inzivaya çekilmeye zorlar.

Hollywood, çizgi roman uyarlamalarına kapılarını kapatır. Ta ki...

Sıra "Geni Bozuklar"da!

DC Comis kahramanlarının sinema salonlarındaki başarısı Marvel'ı "gerçek" sinema filmleri yapmaya sevketti. Aslen Marvel yetkilileri Spider-Man'de karar kılmışlardı yalnız masrafları proje aşamasındayken bile iki Batman filmi çekmeye denk geleceği için post-prodüksiyon başlamadan proje ertelendi. Bu arada takvimler 1993 yılını gösteriyordu ve Marvel sinema projesi olarak orta bütçeli bir çalışma olması şartıyla X-Men'i seçti. Coralca Pictures adlı şirket X-Men'in film haklarını aldı, yapımcı olarak da dönemin en önemli ismi James Cameron seçildi. Bu proje, önce James Cameron'un Terminator: 2 filmiyle elde ettiği akıl almaz başarı ve Titanic filminin prodüksiyon çalışmalarının başlaması, o sırada da Coralca Pictures'ın iflas etmesi nedeniyle iptal edildi.

Çizgi roman kahramanları unutuldu, beyaz perde maceraları bitti derken FOX 1999 yılının ilk yarısında bombasını patlattı, Marvel'dan X-Men'in film haklarını aldıklarını müjdelediler ve çizgi roman fan'ları bu müjdeli haberle Marvel'ın ürün satışlarından elde ettiği ciroyu kısa sürede dörde katlattı.

Filmin kadrosu sinemaseverlerin de ilgisini çekecek isimlere sahipti; aynı dönemde Lord of The Rings'in sinema uyarlamasında Gandalf rolüyle seyircilerle buluşan Ian McKellen, X-Men'de Magneto rolüyle yer alıyordu, herkesin merakla beklediği Wolverine rolü Hugh Jackman'a, Storm rolü Halle Berry'e, Jean Grey rolü Famke Jassen'e, güzel ötesi Mystique rolü Rebecca Romjin Stamos'a ve Profesör X rolü de, Star Trek'de tanınıp sevilen Patrick Stewart'a verilmişti.

Filmin fragmanları dönmeye başladığı günden itibaren, çizgi roman seven-sevmeyen herkes filmi beklemeye başlamıştı. Yönetmen Bryan Singer, The Usual Suspects ile zaten sinemasever herkesin takdir ve ilgisini üzerine toplamış, adını kanıtlamış bir isimdi. Herkesin beklentisi yüksekken, şirketler her ihtimale karşı temkinli davranıyor ve 70 milyon $'lık bir bütçeyle filmi kısıtlıyorlardı.

Film bütçeyi aşmadan tamamlanmıştı ve vizyona girer girmez büyük sükse yaparak tüm endişeleri ters yüz edip hasılatıyla prodüksiyona katılan herkesi sevindirdi. Marvel dünyası ilk ciddi sinema ürününden yüzü kara çıkmadan sıyrılmıştı. Hem sevenlerden hem de sinema izleyicilerinden tam not alan film hiç şüphesiz devam filmlerini de müjdelemişti. Filmin yabancılaşma, toplum dışına tecrit edilme, duygusal bağlar gibi temaları X-Men serisini gerçekten de "süper kahramanlık" sıfatından daha somut ve inanılabilir hale getiriyordu.

Yine de adaptasyon mükemmel değildi. Hugh Jackman Wolverine'i belki karizmasıyla sırtlamıştı ancak fiziksel özellikleri, karakterle tezat oluşturan cinstendi.

"İyi adam" Ian McKellen ise Magneto için malesef pasif bir tercihti, belki karakteri Profesör X karakteriyle aynı seviyeye çekebilmek için alınmış bu karar kesinlikle çizgi romanlardaki olgun ancak güçlü Magneto imajına kesinlikle tezat oluşturuyordu.

Diğer bir eleştiriyi de Cyclops karakterinin –X-Men ekibinin lideri- Wolverine'in "şamar oğlanı" haline getirilmesiydi ki çizgi roman severlerin en çok tepki verdiği bu konu devam filmlerinde de pek umursanmadı. Jean Grey ve Wolverine Uncanny X-Men zamanlarında bir yakınlaşma yaşamışlardı ancak herkes bilir ki Cyclops asıl ilişki yaşadığı erkektir Jean Grey'in –hatta kıskançlıktan Emma Frost'u hacamat etmişliği bile vardır, Jean'in-, üç filmde de Wolverine ile ilişkisi daha yakın olan Jean Grey de ziyadesiyle eleştirilmişti.

Rogue gibi "yırtık" bir karakterin de "ev kızı" gibi betimlenmesi dikkat çeken bir noktaydı. Ne de olsa yapılan bir sinema filmiydi ve en yüksek ücret alan aktör, hikayenin orijinaline bakılmakızın en önemli karakterdi.

Halle Berry bile film ertesi, rolünün "etkisizliği" nedeniyle  yapım firmasıyla ters düşmüştü. Anna Paquin ise X-Men serisinin sinema dünyasına kazandırdığı yegane genç yıldız oldu.

İkinci Darbe
Beklenen oldu ve ilk filmin gişe başarısı tek filmlik projeyi seri yapmayı garantiledi. 2003 senesi serinin ikinci filminin piyasaya çıkma senesiydi. İlk filmde genel bir X-Men girizgahı yapılmış ve çizgi roman serilerindeki orijinal hikaye gidişatına sadık kalınmıştı. İlk film nispeten iyi olsa da paralel evrenlerde geçen X-Men serilerini harmanlamak malesef makul bir fikir değildi. Tabi ki bu tip "aksaklıklar" filmin gişe başarısına sekte vurmadı ama X-Men serisinin adaptasyon başarısı elinden kaymaya başladı. Tam bir görsel şölen ve X-Men görkemine yakışacak bir sunum vardı bu sefer sinema severlerin karşısında. İlk filmin kısıtlanmış bütçesinin neredeyse iki katı kadar bütçeyle kotarılan filmde "savaş" hissi özellikle empoze ediliyordu. Ne var ki Ultimate, Dark Phoenix Saga, Uncanny ve orijinal X-Men serilerini harmanlamak çok da makul bir karar değildi.

Serinin ikinci filminin konusu, William Stryker adlı üst düzey ordu kumandanlarından olan bir mutant düşmanının Cerebro'yu (Magneto ve Prof. X'in dünya üzerindeki mutant'larla bağlantı kurabilmek için tasarlayıp inşa ettikleri yapı) kullanarak tüm mutant'ları öldürmek gibi çılgınca bir planla çıkagelmesi ve mutant'ların iki kanadının, hayatta kalabilmek için Stryker'a karşı birleşmesiydi.

Stryker devlet desteğini edinmek için iletişime geçtiği mutant'lardan Nightcrawler'ı, geliştirdiği özel bir yöntemle kontrolü altına alıp Beyaz Saray'a suikaste yollar. Amerikan başkanına bir mutant saldırısı, Stryker'a elde etmek için çırpındığı yetkileri verir ve ufak çaplı bir orduyla önce Prof. X'in okulunu basar ardından da ele geçirebildiği kadar mutant'ı da yanına alarak, Cerebro ile beraber Alkali Gölü'nde yer alan ve gizli karargahı haline getirdiği baraja yerleşir.

Stryker'ın asıl derdi ise kendi öz oğlunun da bir mutant olmasıdır, filmin hikayesinde Stryker'ın oğlu Jason Prof. X'in zamanında en değerli öğrencilerindendir ancak babası bu gerçeği kabul edemez ve elinde bulunan devlet kaynakları ve sınırsız teknolojiyi kullanarak Jason'ın da neredeyse katatonik olmasına göz yumarak bir lobotomi operasyonu ertesi onu makinalara bağlı yaşamaya zorlar. Jason'ın psişik güçleri ve bünyesinin ürettiği sıvı, her türlü halisunatif manipülasyona kaynak sağlar, böylece Profesör X bile Jason tarafından aldatılıp, Cerebro'yu kullanarak tüm mutant'ların teker teker ölümüne sebep olacaktır...

Gerisini filmi izleyince anlayacaksınız ancak devam filmi olduğuna göre, pek de muallak bir durum yok tahmin edebileceğiniz gibi.

Şimdi filmdeki çizgi roman'dan bağımsız keskin dönüşlere gelelim.

Bu filmin ana senaryosu "God Loves, Man Kills" adlı 1982 tarihli X-men yayınından alınmıştır. Stryker ise çizgi romanda aslen bir rahiptir ve tüm halkı ayaklandırarak mutant katliamına davet çıkarır, ırkçılık al metninin en göze batıcı şekilde işlendiği macreadır bu, X-Men tarihinde. Filmde Stryker'ın katatonik oğlu olarak betimlenen Jason, yaratılırken, aslen Jason Wyngarde adlı "Brotherhood" serisinde yer alan ilüzyonist bir mutantan esinlenilmiştir. Çizgi romanda da Stryker'ın bir oğlu vardır, oğlunun mutant olduğunu öğrenince aklını kaçıran Stryker, karısını ve oğlunu öldürür.

Filmin ana hikaye devam ederken karakterlerdeki yanlış koordinasyonlar dikkat çekiyor. Bunlardan en göze çarpanıysa Ice-Man. Filmde, Ice-Man karakteri henüz onlu yaşlarda ve eğitim alan genç bir mutant olarak tanıtılsa da aslen orijinal X-Men takımının üyelerindendir bu da kendisinin Cyclops ile hemen hemen aynı yaşta olması gerektiğini bize açıklıyor.

Colossus ise filmde bir X-Men üyesi değil de Prof. X'in okulunda görevli sıradan bir mutantmışcasına üstün körü geçiliyor.

Deathstrike gibi Wolverine ile ilişkisi inanılmaz önem taşıyan bir karakterinde sade bir dövüş sahnesiyle harcanmasıysa tam bir talihsizlik. Asıl hikayede Deathstrike'ın babası Adamantium madenini işlemeyi ve biyolojik yapılara entegre etmeyi bulan adamdır, Weapon-X projesi (Stryker da bu projede yer alıyordu, filmde Wolverine'e olan ilgisi de bundan kaynaklanıyor tamamen), Wolverine'in adamantium iskeleti ve hatta Omega Red de bu buluştan nasibini alan karakterlerdir. Deathstirke babasının ölümünün ertesi onun en büyük başarısı olarak adlandırılan Wolverine'e karşı düşmanlık beslemeye başlar, Onslaught adlı macera döneminde Magneto Wolverine'in adamantium kaplı iskeletini vücudundan çıkartır, Wolverine daha sonra Deathstrike ile dövüşürken Deathstrike'ın da iskeletini adamantium kaplattığını ve hatta sibernetik başka eklemelerle de iyice güçlendiğini görürüz, dövüş esnasında Wolverine neredeyse ölecek hale gelir ancak Deathstrike Wolverine'in pençelerinin adamantium olmadığını görünce dövüşmeyi bırakır ve kayıplara karışır.

Filme dönecek olursak tabi ki eksiklerin en mühimlerinden biri de Nightcrawler karakteridir. Olması gerekenden çok daha yaşlıdır filmde ve buna artı olarak hikayesi bir hayli değiştirilmiştir. Birleşik Devletlere gelişi Prof. X sayesinde olan Nightcrawler bir anda filmde rastgele Stryker tarafından çalıştırılan bir mutant olarak karşımıza çıkar. Filmde Mystique yer alsa da kesinlikle aralarında bir bağ görünmemektedir, halbuki Nightcrawler Mystique'in öz oğludur, Azazel adlı bir mutant ise Nightcrawler'ın babasıdır. Mystique evli olduğu halde eşi kısır olduğu için Azazel ile birlikte olur, daha sonrasındaysa Nightcrawler'a hamileyken evli olduğu eşi Herr Wagner tarafından aldatıldığını öğrenir ve kocasını öldürür. Doğumdan sonra Kurt Wagner'i (Nightcrawler) göçmen bir çingene grubunun başında bulunan kahin bir kadına emanet eder ve önce Alman İstihbarat Servisi'nde çalışır, orada Sabretooth ile tanışırlar ve kısa sürede Magneto ile çalışmak için Birleşik Devletlere göç ederler.

X2 Dark Phoenix Saga'ya bağlanan bir sahenyle nihayete eriyor.

Gördüğünüz üzere,  çizgi roman ve film arasında çok fazla kopukluk var, hiç bir tanesi de filmde kullanılsa gidişatı hayati oranda etkilemeyecek noktalar. Yine de X2 de bir film olarak ele aldığımızda serinin iyi sayılabilecek bir basamağı ancak...

Son Mücadele Yenik Bitiyor...
Aslında hepimizin heyecanla beklediği film buydu. Phoenix, Brotherhood, Angel, Beast, hepsi bu filmde yer alacaklardı. Film gerçekten de sıkı açılıyordu, Angel'ın çocukluğundan bir enstantane ile açılan film ilk andan, serinin en doğru filmi olacak izlenimini veriyordu ta ki açılışın ardından filmin asıl konusunun Astonishing X-Men adlı, kurgu fukarası Joss Whedon kaleminden çıkma seriye bağlanıyordu. Buffy ve Angel gibi tv şovlarının yazarı olan Whedon'ın serisi gerçekten de filmdeki asıl konuyu dağıtan öğe oluyor, ne Phoenix Saga'nın içine girebiliyorsunuz ne de yazarlar gereksiz paralel serilerin karakterlerini kullandıkları için Brotherhood'dan alabileceğiniz zevki alabiliyorsunuz.

Filmin konusu; mutantlık için "ilaç" bulunması ve bunun toplumda –hem insanlar hem de mutant'lar arasında- yarattığı infial etrafında dönüyor. Kimi mutantlar artık "normal" hayata geçmek isteğiyle yanıp tutuşurken, mutant olmanın bir "hastalık" olarak algılanması Magneto'ya planlarını hayata geçirmek için gereken bahaneyi sunar. Brotherhood adını verdiği kanun kaçağı mutant'lardan oluşan orduyla şirketin bir adada kurulan üssünü işgal etmeye karar verir. Bu sırada X-Men tamamen seriden bağımsız olarak Cyclops ve Prof. X'i kayıp verir. Jean Grey'in omega sınıf bir mutant olması ve Phoenix'e dönüşmesi ertesi kontrol edemediği gücü ve yeni benliği bu kayıplara sebep olurken Magneto'nun yanında yer alarak Brotherhood'a da destek olur. Angel'ın aslında bu olaylar olurken çoktan Archangel adlı karaktere dönüşmüş olması gerekirken malesef filmde genç bir çocuk olarak görüyoruz. Filmin finalindeki Phoenix – Wolverine karşılaşması aslen orijinal Phoenix'in değil Wolverine'in kendi serisinde başka bir karakterle yaşadığı sondur.

Zaten üçlemenin bu son filminde Bryan Singer da seriden Superman'i çekmek için elini eteğini çekmiş, yönetmen koltuğuna Brett Ratner, senaryo ekibineyse Simon Kinberg ve Zak Penn atanmışlardır. Serinin en çok eleştiri alan filminde brotherhood ekibinin elemanları da çizgi romandan bağımsızca adapte edilmişlerdir. Taraf değiştiren ve ikinci filmde de olan Pyro, aslen en azından ilk filmde esas fiziksel özellikleri olan sarı saç ve mavi gözle betimlenmiş olsa da ikinci filmden beri kumral bir oyuncu tarafından canlandırılmaktedır. Pyro esasen kırk yaşlarında, Avusturalya'lı bir gazetecidir filmdeki ergenlikten henüz yeni çıkmış çocuğun aksine.

Filmdeki en büyük hayal kırıklığına sebep olan karakterse serinin en kült karakterlerinden olan Juggernaut'dur. Aslen çok sevdiğim ama bu role en fazla Danny DeVito kadar yakışabilecek olan Vinnie Paul tarafından canlandırılmıştır. Zaten müthiş özensiz ve "çelimsiz" bir karakter olarak aktarılan Juggernaut'un hikayesine de hiç bir gönderme yapılmamış olması tüm çizgi roman severleri çileden çıkarmıştır. Aslen Juggernaut Prof. X'in üvey kardeşidir ancak filmde karşı karşıya oldukları sahnelerde buna üstün körü bir gönderme bile yapılmamıştır.

Kelsey Grammer ise Beast karakterine muhteşem uyum sağlamış ancak filmi kurtarmaya yetememiştir.

Filmde basit birer karakter olarak geçilen Callisto ve Jamie Madrox keşke figüran gibi harcanıvermeselerdi. Filmde, mutant aşısının kaynağı olan ve etrafındaki mutant'ların güçlerini etkisiz kılan omega sınıfı mutant çocuksa aslen çizgi roman'da kurbağa tipli, Leech sınıfı bir yaratıktır.

"En iyi" çizgi roman uyarlaması diye adlandırılan X-Men serisi şimdilik bir üçleme olarak son buldu. Sonrası ne olur, henüz bilmiyoruz. En taze haberler, sene sonu bir Wolverine filminin çekimlerinin başlayacağını, Magneto'nun da gençliğinin beyaz perdeye aktarılacağını müjdeliyor. X-Men filmlerini seçmemeli miyiz? Kesinlikle öyle bir iddiam yok, bu dosya sadece filmin ne kadar "mutasyona” uğradığını sizlerle paylaşmak içindi yoksa Daredevil, Electra ve Hulk gibi çevirilerden sonra X-Men tabi ki seçenekler arasında en doğru tercih. Gelecekte daha kaynağına sadık çevrimlerle buluşmak dileğiyle...






Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: