MÜZİK ÖTESİ

Wild at Heart

Rayzan Başeğmez - 23 Mayıs 2008

Wild at Heart - Deli Gönül
"Bir Öndönem Filmiyle David Lynch Sinemasına Minik Bir Bakış"

"Bir David Lynch Filmi" yazısıyla girişi yapılan bir filmde ilk görüntü olarak ne görmeyi beklerdiniz? Tabi bu, 2008 yılında soruluyorsa oldukça zor bir soru,. Çünkü akla ilk gelen imge, otoyolda giden bir arabanın ön camından görülen, yolda akan işaret çizgileri olacaktır. Öndönem Lynch filmlerinden diyebileceğimiz Wild at Heart, bambaşka, ancak film açısından kayan yol işaretleri denli imgesel bir görüntüyle başlar: kava sürtülen bir kibritin alev almasıyla!

Yanan bir kibrit çöpü ile değil, kibritin alev almasıyla başlar film ve daha başından süregiden bir olayın değil de süregiden bir olayın başlangıcındaki tetikleyici gücün (yada güçlerin) etkisinde finale dek sürükleneceğimizi alttan alta sezdirir Lynch. Gerçekten de film boyunca olayların gelişimi, filmdeki karakterlerin içlerinden gelen duyguların yada kişisel yapılarının tetiklemesi üzerine kuruludur. Bu anlamda Wild at Heart, insanın yenik düştüğü-karşı koyamadığı duygularının üzerine kurgulanmış bir film olarak da incelenebilir. Özünde (at heart) tanımlaması da bunu destekler bir seçim olarak bizi yönlendirmektedir.

Lynch, alev alan kibrit çöpünün görüntüsüne eklediği dingin ve uzaktan gelen yaylıların sesi eşliğinde iki başrol oyuncusunun isimlerini verdikten hemen sonra, filmin üç sözcüklü ismi çarpıcı bir biçimde arka arkaya ekrana gelirken, yanan minik kibritin alevi, yerini büyük bir yangına bırakır. Müziğin de sertleşip yükselmesiyle, güçlü alevlerin fonunda Willem Dafoe adı da büyük oyuncuya yaraşır bir ihtişamla verilir. Ardından gelen diğer isimler de verilip emeği geçenlerin tanıtımı filmin ana müzik teması eşliğinde bitirildikten sonra "bu kadar ipucu yeter, şimdi işimize dönelim" diyen Lynch'in kurgusunda zaten film boyunca çok tanıdık gelen bildik müzikal temaların ilkiyle bir davete bodoslama dalarız.

Jeneriğin ihtişamından sonra gelen bu sahnede biraz düşer gibi olsak da, film başladı artık, konuya giriyoruz düşüncesiyle koltuklarında kaykılıp seyretmeye devam eden seyirciyi düşmesine fırsat bile bırakmadan kanlı bir cinayetle yüzyüze getiren ve müziğini mükemmel bir şekilde naif caz tınısından hard rock ritmine dönüştüren film, 1 dk 28 sn içerisinde Denizci (Nicolas Cage) ile Lula'nın (Laura Dern) tutkulu birlikteliklerinin, Lula'nın çocuksu, annesinin isterik ve Denizci'nin de donuk ve dingin karakterinin ipuçlarını bir çırpıda verip, üstüne de Lynch elinden çıkma nefis açılardan çekilmiş bir öfke cinayeti tadı sunup, oracıkta bırakıverir sizi koltuklarınızdan 3-5 cm havalanmış bedeninizle.

Sonraki sahne sürpriz değildir artık. Denizci cezaevinde görüntülenir ancak planın hemen bitişinde telefonla Lula'yı arar evinden. Cezası bitmiştir. Annesi izin vermez görüşmelerine. Daha doğrusu öyle zanneder. Lula, arabasına atladığı gibi cezaevinin çıkışında karşılar sevgilisini ve Denizci'nin özgürlüğe olan inancını simgelediğini söylediği ve filmin kült simgelerinden biri haline gelmiş olan yılan derisi ceketini verir ona, spor arabanın üzerinde gerçekleşen tutkulu bir öpüşmenin ardından.

İkili arabayla uzaklaşırken yeniden duyulan hard rock ritim, otel odasındaki tutkulu sevişmeyle devam ederken ilk sahnede üstünkörü hissettiğimiz tutkulu aşk ifadesi daha da somutlaşır. Olaylar ne denli hoş görünse de gözümüze, sahne kırmızıya döndüğünde hiç de tekin olmayan bir durum içerisinde olduğumuzu düşünmeye zorlar bizi Lynch: Bu bir romantik komedi değil! Benim filmimi seyrediyorsun, mayışma!

Sevişme sonrası sakin sahnede ise filmin en önemli teması aktarılır iki üç kısa plan eşliğinde: Lula, 13 yaşındayken babasının iş ortağı tarafından tecavüze uğramış ve annesi de buna tanık olmuştur. Adamın üç ay sonra araba kazasındaki ölümünü, Lynch 3 saniyelik planda koca bir arabayı uçurumdan atıp havaya uçurarak gösterdiğinde, o olayda bir bit yeniği olduğunu bize düşündürtmeye çalışıyor der ve bir Lynch filmindeki detayı böylesine hemencecik yakalamış olmanın keyfine varıp kendimizle gururlanırız.

İçerdiği çok özel yapısı ile Fil Adam'ı bir tarafa bırakacak olursak David Lynch'in en kolay anlaşılır iki filminden biridir Wild At Heart! Diğeri ise tabi ki The Straight Story'dir. Son dönem filmleri, kısaları ve televizyon dizisi Twin Peaks ise daha çok karmaşık yapısı ve ilk seyredişte küçük bir oranı anlaşılan filmler olarak seyirci belleğinde yer etmiştir. Ancak filmler, aslında göründüğü denli anlaşılmaz değildir. David Lynch, kendine özgü bir yöntem olarak geliştirdiği kurgulama ve konu atlama tekniği ile Mullholand Çıkmazı ve Kayıp Otoban filmlerinin düzeyine ulaşmıştır ki aslında olay anlaşıldığında daha basittir.

Lynch elindeki konunun belli bölümlerini tümüyle atar. Konunun kilit noktalarını kullanmak yerine filminin sinemasal anlatımındaki kilit noktalarını kendi oluşturmayı sever. Geriye kalan parçaları da kendine özgü mantık yürütme çerçevesinde kurguladığında, karşımıza bayraklaştırdığımız David Lynch sineması çıkar. Kayıp Otoban'ı, şizofren bir tamirci çırağının kafasında canlandırdığı olaylar dizgisi olarak düşünür, Mullholand Çıkmazı'nı da rekabet içinde olan iki kadın oyuncudan birinin -yada başarıyı yakalayan kadına karşı kin besleyen diğer başarısız oyuncunun- düşleri ile asıl gerçeğin paralel kurgusu olarak seyrederseniz bu iki film daha anlaşılır hale gelir.

Tabi asıl iş bu filmlerin oluşturulma sürecindeki keskin zekada. Yani yapım sürecinde... yani David Lynch dehasında. Sahnelerin planlara bölünüşü, her plandaki kadraj, kostüm, ifade, obje, imgelemler vb. sayısız detaylarına dek titizlikle hazırlanıp, çekilip, zekice kurgulandıktan sonra bizlere sunulduğunda, her biri 2-3 kez izlenip dergi, kitap, internet araştırıp "bu filmler aslında bunu anlatıyor" sonucuna varmamız aylarımızı alır.

Sanatta anlaşılmazlığın -bildiğim kadarı ile- izleyici tarafından tarihteki tek hoşgörü örneği David Lynch'tir. Halk, anlaşılmaz sanatı, toplumdan uzak, kopuk kabul eder genellikle. Anlaşılmaz sanat, burjuvanın sanatla ilgisiz, gösteriş meraklısı sosyete kişilerince tüketilir ve üstelik değerinin çok üzerinde bir oranda parası ödenir. Dönem dönem küçük burjuvanın da buna katıldığı, "sanat eseri ne denli anlaşılmazsa o denli yücedir" mantığıyla kendi bile anlamadan karşısındaki kişiyi ve eserlerini yücelttiği bilinen bir gerçektir. Burada en önemli fecaat, sanat eseri meta haline getirilip satın alınacak bir obje haline dönüştürüldüğünde, bir avuç bile olmayan insanın tüketimine sunulurken sanatçı da eserleri ile birlikte artık meta haline gelir ve farkında olsa da olmasa da satın alınan bir varlık olarak içine düştüğü durumu sürdürür.

Oysa David Lynch, her zaman sinemayı yakından takip eden orta ve alt sınıf seyircinin sevdiği, ilgi gösterdiği ve bir sanatçı için en önemli durum olan "eserlerinin takip edildiği" kişi olagelmiştir. Üstelik bu kitleye, sinemayı üstünkörü takip eden kesimden de önemli oranda katılım olmuştur. Bunun nedeni; Lynch sineması anlaşılmazdır evet ama bir bulmaca kadar anlaşılmazdır. Pazar bulmacalarını büyük keyifle çözmekten hoşlanan geniş halk kitleleri, Lynch filmlerinin de bunların benzeri bir bulmaca yapısına sahip olduğunu fark eder içten içe. Bir kare bulmaca yada sudoku çözmek kadar kolay olmamasının nedeni de aslında diğer bütün filmleri de anlamak için gerekli olan ortalama bir sinema bilgisi ve biraz da araştırma gerektirmesidir.

Wild At Heart, David Lynch'in sonraki filmlerindeki karmaşık anlatımının bulmaca tadında çözümü için gerekli kurgu ipuçlarını veren bir filmdir. Ve başa sarıp, öncelikle bu film seyredilip, Lynch'in görüntü kurgusu iyiden iyiye hazmedilip, araya da Mavi Kadife konup, Mullholand Çıkmazı ve Kayıp Otoban yeniden seyredilmelidir. (Dafoe nerede kaldı? Ne zaman çıkacak?)

"Eğer gerçekten çılgınsan (wild at heart) hayallerin için savaşırsın...sevgiden geri dönülmez!"

Deli gönüllere dönelim! Tecavüzün anlatıldığı sahnenin başında çakmak alevinde yakılan sigara bizi yeniden girişteki kibrit alevine doğru götürmüşken, Lula'nın kişilik derinliklerine indiğimiz bu sahnenin orta yerinde isterik bir kadın gülüşü gelir yan odadan ve Lula'nın gözünde alevler canlanır yeniden. Üstelik bu sefer yalnızca alevler değil yanan bir pencere parçasıyla yangının bir yerleşim yerine ait olduğunu algılayıveririz sinematografinin büyülü dünyasında. Filmin devamında, inceden inceye anlayacağımız gibi yangının neden olduğu travmatik olay eğer Lula'nın babasının ölmesiyse, bağdaştırılan isterik kahkaha da annesine ait bir detaydır ve Lula'nın film boyunca bilmediğini düşündüğümüz hatta bilmemesini istediğimiz önemli bir gelişmeden daha başından haberdar olduğunun göstergesidir.

Anne, kendisine aşık bir adamı, yardım etmesi için binbir tezgah, tehdit, kıskandırma gibi kadınların bile iğrendiği ancak saf erkeklerin her zaman düştüğü en iğrenç kadınsı yöntemlerle ikna eder. Kadının iğrençliğine adamın zavallı saflığı eklendiğinde, perdede izlediklerimizle Lula ile Denizci'nin pornografiye dayanan birlikteliklerindeki ana öğe olan tutkulu aşk ön plana çıkartılır. Bir sonraki sahne bizi yeniden davete döndürdüğünde, böylesi tuhaf bir geriye dönüşü ne denli doğal karşıladığımızı fark edip Lynch'e bir gülümseme göndeririz içimizden.

Hemen ardından gelen, çiftin dansa gitmek için hazırlandığı otel odasında, annenin peşlerine çoktan birilerini taktığı konuşulurken, henüz bu filmin bir kaçış-yol filmi olduğunun bilincine varmadığımızı ilerleyen bölümlerde anlayıp kendimize şaşıracağımız kesindir. Bu arada, Lula'nın, Denizci'nin yokluğundaki bunalımlı, sorunlu kız tipinden kendine güvenli, çekici, hoş ve ne yaptığını bilen bir genç kadına dönüşme mizanseni yavaş yavaş tamamlanmaktadır. Bunda Lynch'in yönetimi etkili olduğu kadar Laura Dern'in Lynch'e olan güveniyle pekiştirdiği oyunculuğunun etkisi büyüktür. Lula yataktan kalkıp da üstünü giyerken görünen göğüsleri, sinemada büyük oranda var olan ve kadının istismarı olarak ön plana çıkan kadın oyuncunun göğüs yada kalçalarının gösterilmesi klişesinden çok uzakta, bu sahnenin başında yaşanan sevişme olayının en doğal parçası olarak verilmiş ve bu verilirken, güvene ve saygıya dayalı Lynch-Dern birlikteliği, sahnenin doğallığında önemli bir etken olmuştur. Aynı duyguyu yine bir Lynch filmi olan Mavi Kadife'deki Isabella Rossellini'nin çırılçıplak evden çıktığı sahne ile de örnekleyebiliriz. Kendisinin de çok zorlandığını ama Lynch'e olan güveniyle bu sahneye giriştiğini belirten Rossellini, o sahnede Vietnam'da çekilen ve napalm bombasının yakıcılığından kaçan çırılçıplak küçük kızın görüntüsüne yoğunlaşmış ve aynı duyguyu ve beden mizansenini unutulmaz bu sahnede aktarmıştı. O sahneden akıllarda kalan Rossellini'nin çırılçıplak bedeni değil, bedeninin yüklendiği anlam ve o an içinde bulunduğu ruh halidir.

Gelelim dans gecesine! Hard rock tema, artık bu ikilinin sahnelerine eşlik edip, devamında olacakların habercisi yada yorumcusu olacak bir antik tragedya korosu görevini üstlenmeye başlamışsa da filmin ana örgüsünde, ikilinin içsel dünyasında var olan son derece sıradan yapı, Lynch'in sinematografisine asla uymayan son derece kiç öğelerin kullanımıyla verilir. Lynch, kahramanlarının dünyasını verebilmek için kendi sinematografisinden feragat edecek denli ileri gider. Bu kiç olgusu, film boyunca ikilinin düşleri, davranışları ve biçimlerini anlatmak için sıkça kullanılır ve asıl olarak bu yazının yazılması isteğini tetikleyen ana unsur olmuştur.

Bu sahnede de son derece iç gıcıklayıcı gece kulübü atmosferinde rock ritimlerinde seksi danslar yapan çiftin keyfi Lula'ya sarkıntı olan bir adam yüzünden bozulur. Denizci adamı son derece maço bir şekilde durdurup Lula'dan özür dilettikten sonra, sahnedeki guruba Elvis'den bir parça çaldırır ve kendisi söyler (şarkı sırasındaki kurgulamada görülen devamlılık aksaması, bir Lynch filminde bile bunların olabileceğini düşündürtmesi açısından güzel bir anıdır). Denizci'nin şarkıyı söyleyişi o denli kiç, o denli abartılıdır ki, komiktir. Sahne, komikliğine paralel, elinin ayarı olmayan bir adamın sevgilisine duyduğu aşkı yansıtması açısından muhteşemdir ve bilinen en gişeli romantik filmlerdeki en pahalı kaçtaş pırlantalardan daha etkileyici bir armağan duygusu hissettirir. "Benim için neden Love me tender'ı söylemedin?". "Daha önce de demiştim, o şarkıyı yalnızca karıma söyleyeceğim".

Yine alev alan kibrit hatırlatması... Araya konan minicik replikler, inceden inceye karakterlerin detay bilgilerine girişler sağlar. Her ikisinin de farklı geçmişi, özgür insan doğasında birleşir çıplak bedenleriyle birbirine sarıldıkları otel odasında. Kişiliklerin artık iyiden iyiye betimlenmeye başladığı bu sahnenin ortasında, yanan bir ev görüntüsünde, alevler içinde bir adam görüntüye girer, çırpınmaktadır. Lynch, bizi, bu plandan ikilinin çıplak sohbetine, derin bir nefes çekilen sigaranın yanan ucunu göstererek bağlar. Çiftin sevişmelerinin genellikle sonuna konan Lula'nın gergin ve neredeyse tecavüz edilen bir kadına ait gibi görülen gergin el planları, çocukluğundaki tecavüze feci bir göndermedir ki cinsiyetine bakmaksızın seyircisini o an Lula'nın ne yaşadığı konusunda karmaşık düşüncelere yoğunlaştırır.

David Lynch, filmlerindeki karakterlerinin ve olay örgüsünün psikolojik ve sosyolojik temellerini inceden inceye eşeleyip sinematografisini dantel inceliğinde kurgularken, buna paralel olarak seyircisinin algılama biçimini de aynı şekilde hesaplayarak yönlendirmeye çalışır. Her iki alanda da başarılı olan yönetmenin bu filme çok özel kiç kullanımı da okumakta olduğunuz yazının devamında bir hayranlık derecesinde belirtilecektir.

İkilimiz yola çıkarlar! Buradan sonrası tam anlamıyla bir yol filmine dönüşür ve Denizci ile Lula'nın otel odası-araba yolculuğu muhabbetleri, o an olup bitmekte olan ve saatler boyu süren diğer olayların saniyelik planlarla anlatıldığı paralel kurgularla peşpeşe verilir. Bu paralel kurgularla verilen planlara, dahice seçilen zamanlamalara, imgelerin dizilişine, film boyunca tümü de yerli yerinde ve bütünüyle anlamlı replikler, en ufak beden devinimleri, mimikler, obje ve davranışların dizilişine akıl sır ermez! Yazmaya çalıştıkça uzuyor zaman dilimleri. Saniyeler içinde verilen olayları yazmaya kalkışınca dakikalarca okunacak malzemeye dönüşüyor. Bir Lynch filmi nasıl yazıya dökülebilir ki!

İki koldan çiftin peşine takılan adamlar, bu adamların karakterleri, yaşam biçimleri ve çevresinde gelişen olaylar, annenin hastalıklı, deliliğe varan isterisi, dışarıdaki kötülük, Jingle Dell, ayaklardaki cadı çarıkları, parmakların şıklatılması... bunca yoğun imgelemler içerisinde filmdeki göndermeler de ilginçtir: sahnede şarkı söyleyen zenci kadın sahnesinin Mavi Kadife'yi çağrıştırması, Santos'un adamının yaşam biçimindeki Marquis de Sade çağrışımları, Defoe'nun tacizinden sonra Lula'nın kırmızı ayakkabılarının topuklarını birbirine vurması, gökkuşağının üzerinde olma isteği, kartallar Cuma günü uçar...

Üstelik bu minicik planlarda var olan kişilerin -figüranlara dek-, karakterleri de gerektiği kadarıyla -ne fazla, ne eksik- verilir. Çiftin konuşmaları, birbirlerine olan davranışları, biz şehirli lümpenlerin en ufak züppeliklerine bile yaklaşmaksızın en sıradan, en olağan haliyle, üstelik son derece basit, sıradan, ucuz ve sürekli yinelediğim kiç hareketleriyle baldan tatlı-baklavadan ballı bir çift görüntüsü sürer gider. Barda Lula'nın Denzici'ye gösterdiği, yaşamınızda içi su dolu plastik silindir içine konmuş ve içi su dolu olduğu halde yapraklarında zamkla oluşturulmuş çiğ taneleri görülen sapı en sıradan yeşilden kırmızı gülün altında "I U" yazan en kiçinden de daha basit bir objeyle nasıl eğlendiklerini gördüğünüzde ikisine de olan yakınlığınız iyiden iyiye artar, dahası derinleşir.

Araya, konunun gidişatı dışında sekanslar da eklenmiştir: yolda karşılaştıkları kazada bir kadının ölümüne tanık olmaları gibi. Bu tuhaf sekansın anlamı sonraki bir sahnede çözülecektir. Lula, kadının ölümüne tanıklık ettiklerinden dolayı lanetlenip lanetlenmeyeceklerini merak eder. Hiçbir din ile bağlantısı olmayan bu inanışın fonunda Lula'nın saflığına ait ipuçları verilir.

Denizci yattığı bir hayat kadınını Lula'ya anlatışından hemen sonra Lula'nın tahrik oluşu kibritin alev alışıyla betimlenir ve bu "alev alış" şimdiye dek olan anlamına bir derinlik daha katar. Ardından gelen sahne, günümüz tutkulu Lynch seyircisi için bir "Ahhhhaaaaaa!" sahnesidir: Deli gibi akan bir yolda kayan işaret çizgileri!

Lula'nın arabayı kullanmak istemesiyle birlikte Denizci'nin arka koltukta kestirmesi sırasında radyodaki saçma sapan ve dünyanın her yerindeki ucuz kanalların önemsediği sansasyonel ve en iğrencinden cinsellik içeren haberlerden delirerek arabayı sağa çekip, çalılıkların üzerine atladığında, Denizci'ye "Bana hemen bir müzik bul, çok ciddiyim" haykırışı, içerdiği komiklik bir yana, bir sistem eleştirisinin en özgün kara mizahına yönlendirir bizi ve Denizci, kanal aradığında hala aynı tür haberlerle cebelleşirken geriliriz. Sonunda bulunan müzik yine bir hard rock ritmidir! Çalılıklarda deli gibi dans eden çift birbirine sarıldığındaysa müzik, yalnızca yaylıların ağırlığında bir senfonik melodiye dönüşür. Bu görüntüyü takip eden planda, yaylıların sesi lüks bir lokantanın sahnesindeki dört kişilik zavallı bir mahalli ekibin keman sesine dönüşür ki, lüks otellerin çigan gecelerini andıran bir sahnenin buraya konuşu size doğrudan tek bir kişiyi imgeler: Anne! Ve gerçekten Lula'nın annesi aşığıyla buluşmuş, böylesi bir mekanda akşam yemeğinde olayı konuşmaktadır.

Bir taraftan akan ikilinin yolculuğunda diğer tarafta gelişen olayların düğümleri teker teker çözüldüğünde çiftin ilişkisinde yeni düğümler verilir. Çiftin ilişkisindeki düğümler çözüldükçe paralelinde gelişen olaylarda yeni düğümler oluşur ve bu durum bitmez tükenmez bir sinema keyfi yaşatarak sürer gider.

Denizci'nin, Lula'nın babasını tanıdığını söylemesi bunlardan biridir. Ayrıca Denizci, peşlerine takılan Santos'un şoförlüğünü de yapmıştır. Şoförlüğü bırakacağı gece gittiği evin Lula'nın evi olduğunu seyirci daha yeni anlamışken, Denizci'nin evin yanışına da tanıklık ettiği ortaya çıkar. Lula'nın içeride babasına seslendiği görüntünün eşliğinde filmdeki en önemli düğümün çözüldüğü anı yaşatan Lynch, anılarının bu beklenmedik yoğun canlanışında Lula'nın psikolojisini filmin ana müzik teması eşliğinde verirken sinematografisinden ödün verdiği sahnelerden birine geçer: Lula'nın kafasında, annesi cadı kılığında, süpürgesinin üzerinde uçarken görüntülenir ve bu görüntü son derece basit, ucuz, Lynch'e yakışmayan kiç bir şekilde verilir.

Çifte ait bu yeni kilit noktası bizi henüz içine almışken diğer tarafta Anne'nin aşığı otel odasında saldırıya uğrar. Santos'un adamlarının elinde 10'a kadar sayılan bir oyunun sonucunda, bir hiç uğruna peşinden sürüklendiği kadının entrikaları içinde ne şehittir ne gazi mertebesine erişir. Biri bitmeden diğerine geçilen konu düğümleri, karakterlerin çoktan belli olduğu filmde 57. dakikada bile kimin ne yapacağı, bundan sonra nelerin olacağına yönelik belirsizliklerle son hızla akıp gitmekte olan filmin heyecanını arttırıp seyircinin merakını canlı tutar. Üstelik kafanızda ayrı ayrı tasarladığınız bütün olay dizgileri de kendi alanlarında ilerlemektedir.

Lynch, filminin neresine hangi planı koyacağını, sahnelerindeki diyalog ve görüntüleri şiddet, kaygı, gerilim, korku, romantizm gibi sonu gelmez yapıların hangisiyle vereceğini, sanatına tümüyle hakim bir şekilde aktarır bize. Burada en önemli olay, sözünü ettiğim yapıların sözlerle değil tümüyle oyunculuk ve görsel imgelerle verilmesidir.

Big Tuna adında bir yerde konaklamaya karar verirler ki Lula anlamasa da nedeni vardır: Denizci, önceki planlardan kalma Santos'un "Oğlum" dediği planda gösterilen beyaz eve gider. Kapıyı açan Isabella Roselini'dir.

O günün sonunda, tanıştıkları yerel insanlarla tekinsiz bir akşam geçiren çift ile birlikte bizi de oldukça geren Lynch, Defoe'nun, Fargo'daki Buscemi'den de iğrenç karakter canlandırmasıyla mest edip tuşa getirir. Lula'nın babasının ölümüne neden olan yangının annesi ve Santos tarafından çıkarıldığını Rossellini'den öğrenmiş olan Denizci, Lula'ya ne diyeceğini daha tam kestirememişken Lula'nın hamileliğini öğrenmesiyle iyice çıkış yolu aramaya çalışan bir adam konumuna gelir. Bu süreç, Denizci'nin, iğrenç Defoe'nun yasadışı iş teklifini kabul edip bir kez daha hapse girmesine dek varacaktır. Bu arada Rossellini'nin işe dahil olmasıyla da Linchvari karmaşa, filmin finaline doğru alınan keyfi arttırır. Buradan finale dek olan bölümde Defoe-Rossellini ikilisi, filmin ağır toplarını oluşturur ki film içinde hoş bir kısa metraj tadı bırakırlar. Zaten yol filmleri kısa metrajların bütünlendiği filmlerden değil midir?

Denizci'nin işi kabul ettiğini anlayan Lula'nın ağzından dökülen laflar, bir Lynch filmin bitmekte olduğunu belirtir: Bütün dünya, özünde tümüyle vahşi ve tümüyle anlaşılmaz!

Filmin adının geçtiği bu sahnenin üzerinden Denizci'nin 6 yıl içeride yattığı süre sonunda gelinen final sahnesinde ".. wild at heart" yeniden söylenecek ve Türkiye'de çekilse herkesin alayına maruz kalacak bir kiçlikle verilen final sahnesi, başka ülkelerdeki insanları bilmem ama Türkleri kesinlikle kahkahalara boğarak sona bağlanır. Sona doğru kendini iyice Denizci ve Lula'nın basit kişiliklerine bırakan Lynch, filmin finalini kendi olağanüstü sinemasal öğeleriyle değil çiftin yaşamak istediği basitlikte klişe görüntüler ve oyunculuklarla bitirir. Filminin finalini, filmindeki kahramanlarının isteyeceği şekilde çeken bir yönetmenin filmini anlatmaya çalışıyorum. Ne gereksiz bir çaba!

Kiçin bilinçli kullanıldığı ender çalışmalardan biri olan Wild at Heart, Lynch'in sinemasındaki yeri bir tarafa bu yönüyle arşivimin en önemli filmleri arasındadır ve başta da söylediğim gibi tam bir kabusa dönüşen bu yazıyı yazmama başlangıç fikrini oluşturmuştur. Ancak asla ve asla bir daha bir Lynch sineması üzerine yazmam. Yazıya dökmek o denli olanaksız ki, ne kadar yazsam eksik kalıyor, sinema yazıya dönüşemiyor!..

Not: Yazıda geçen film isimlerinin bir kısmı Türkçe, bir kısmı ise İngilizce asıllarıyla verilmiştir. Gerekçesi yada kaygısı ne olursa olsun, filmin asıl adını karşılamayan ve özellikle filmin özünden çok şey yitirmesine neden olan Türkçe isimlendirmeleri kullanmayı reddediyorum. Bu filmin ve isminin Vahşi Duygular ile bir bağlantısı olmadığı gibi filmde yada isminde geçen "wild" sözcüğünün vahşilikle en ufak bir ilgisi yoktur. Aynen, The Staright Story filmindeki baş kişinin soyadı Straight olmasına karşın isminin ve filmin anlamı Straight'in Öyküsü değildir, olamaz! Film, adını baş karakterinin soyadından almamıştır, tam tersi baş karakter soyadını filmin öyküsünden ve adından almıştır.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: