MÜZİK ÖTESİ

Utanmak

Güvensiz - 4 Haziran 2012

Utanmak

Dayanabilmek çok zor. Katlanabilmek imkansız. Ardı ardına gelen yalanlar, insanın gözünün içine baka baka anlatılan masallar, riya, çirkef, pislik diz boyu. İnsanlığın düşmanları timsah göz yaşları döküyor, demokrasi masalları anlatıyor, küfrediyor, suçluyor, konuşuyor konuşuyor konuşuyor...

Yaşam hakkını savunduğunu iddia eden bir iktidar ölüleri birbirleri ile yarıştırıyor. Onlar için çok doğal ama biz alışamıyoruz. Tıpkı "her dönemin içişleri bakanı" olarak bilinen, adı faili meçhullerle anılan birinin yalan göz yaşlarını gördüğümüzde utancımızdan yerin dibine girişimiz gibi.

Kürtajın cinayet olduğunu savunan bir iktidar, 10 yıldır neden bu konuda ses çıkartmadığını açıklamıyor, açıklama ihtiyacı duymuyor. "Madem cinayetti, senin de elin kanlı değil mi, hangi hesaplar için kendi kutsal değerlerini görmezden geldin, şimdi hangi yüzle konuşuyorsun" demiyor kimse. Çünkü yalan o kadar görünür ki hiç kimse "burada yalan var" diyemiyor. Meselenin kutsallık ya da insan sevgisi olmadığı o kadar görünür ki, "niye" diye sormak bile anlamsızlaşıyor.

Çocukları sevdiğini söyleyen iktidarın başı Suriye'de onlarca çocuğun ölümünden sorumlu tutuluyor, "deccal Erdoğan", "çocuk katili Erdoğan" sloganları ile lanetleniyor. Okul servisinin içinde ölen onlarca çocuk bir önem taşımıyor, en fazla istatistik! N'apsınlar, onlar ancak bu kadar sevebiliyor.
Çocukları çok sevdiklerini söylüyorlar, çocuk işçilik konusunda birinci olmamız kimseyi rahatsız etmiyor, daha fazla çocuk daha fazla iş gücü demek. Kapitalizmin kanlı elleri çocukları hiçbir zaman rahat bırakmamıştı ya, şimdi daha da sıkı tutuyor. Tutmakla yetinmiyor, sıkıyor. Boyunlarından!

Çocukları sevdiklerini söylüyorlar, "geleceğimiz" edebiyatı yapıyorlar, ne kadar büyüdüğümüzü anlatırken göğüsleri kabararak, "gelecek vizyonumuz" diyorlar, ama ilkokuldaki çocukların ilk kez süt içmiş olabileceklerini, bu nedenle dağıtılan sütten rahatsız olmuş olabileceklerini savunuyorlar, "okul sütü akıl küpü" projesindeki rezaletten sonra! Ya saymayı bilmiyor ya da alenen dalga geçiyorlar, 10 yıldır iktidarda olan bir parti ilkokul çocuklarının daha önce hiç süt içmemiş olabileceğini söyleyerek kendini savunuyor. Ve biliyoruz ki yüzleri kızarmıyor. Bizimki mi? Bizimki kızarıyor. Biraz sinirden biraz da utançtan.

"Ben Başbakan'ım her şeyden sorumluyum" diyen biri hiç sıkılmadan, totalitarizm edebiyatı yapıyor. Ya ne dediğini bilmiyor ya da çok rahat yalan söyleyebiliyor. Tüm yetkiyi kendi elinde toplayan, tüm konularda mutlak karar mercii olduğunu sanan biri, "demokraaasi" nidaları atıyor. Bizim yüzümüz kızarıyor, onların yüzleri kızarmıyor.

İnanmayanların ve gayrimüslimlerin de parası ile kuran kursu finanse edenler, dev camiler inşa edenler memurların aldığı maaşa göz dikiyor, "burada başkalarının da payı var" edebiyatı yapıyorlar. Artık yalan söylerken gözümüzün içine bakma ihtiyacı bile duymuyorlar. "Yeni anayasa" diyorlar, "demokratikleşeceğiz" diyorlar, grevden bahsedene saldırıyor, "seçim barajı" diyene küfrediyor, Uludere'nin hesabını sorana "kalleş", basına "tasmalı" diyorlar, "demokrasi çoğunluğun dediğini kutsamak değildir" diyenleri ise aforoz ediyorlar. Çünkü mutlak doğruyu onlar biliyorlar.

1939'da yıkılan Topçu Kışlasını koruma kararı alıyorlar, "Endüstriyel Miras" kapsamındaki tarihi Likör Fabrikasını korumak için yıkıyorlar. Tarihi eserleri, ne kadar iyi koruduklarını anlatıyorlar. Allianoi kumlar ile örtülerek yok edilirken. 5 bin yıllık höyük betonlar altına gömülürken...

Halkın parasını çarçur etmemek için Devlet Tiyatrolarını özelleştireceklerini açıklıyorlar. Daha sonra da astronomik fiyatlarla "tanıdıklardan" oyunlar satın alıp onları ihya ediyorlar.

Absürt komedi zordur, beceremiyorlar!

Hiç susmuyorlar, hiç utanmıyorlar.
Biz utanıyoruz. Bu rezillikler karşısında yüzümüz kızarıyor, yüzümüz kızardığı için utanıyoruz. Değiştiremediğimiz için utanıyoruz. Yaşadığımız için utanıyor, utandığımız için yaşadığımızı fark ediyoruz.

Utanmak artık insani bir özellik değil erdem!
Çok yoruluyor, umutsuzluğa kapılıyoruz ama bir yandan da her zaman tutunabileceğimiz bir umut arayıp buluyoruz.
İnsanlık belki de ancak 2. savaş döneminde bu kadar dibe vurmuştu. "Devrimci melankoli" de bu nedenle 2. savaş ve sonrasında tartışıldı. Çünkü devrimci melankoli insanın bittiği yerde umudu aramak anlamına geliyordu.
Belki şimdi de tartışılması gerekiyor, kim bilir.

Ama bildiğimiz bir şey var. Zweig'ın dediği gibi iç kaleyi sağlam tutmak gerekiyor.
İnsanlığa olan inancımızı yitirmememiz; yitirdiğimizde ise inançsızlığımızdan bile güç almamız; yani kısacası her durumda ayakta durmamız gerekiyor.
Daha fazla utanmamak için.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: