MÜZİK ÖTESİ

Türkiye'de Şiir(Cilik)...

Barış Öner - 27 Eylül 2006


Şiir, coğrafyadır.

Peki ya her kalemi eline alıp, dörtlük yazan kaşif midir usta?..

Bu sayıya kadar süregelen yazılarımdaki melankolik hava, görüldüğü ve görüleceği üzere bu yazımda kendini hissettirmeyecek. (Bunu eksiklik sayanlar için, "Ramazan Çocukları" adlı yazım, bu sayfada olacak.)


Çünkü size saf gerçekliğiyle bir şeyler anlatmak istiyorum, bu yazımda.

Öyle ağdalı cümleler mayıştırmak istemiyorum sizi.


- ya da şiircilik yapmak istemiyorum mu demeliydim?


 

Bugün, bir İngiliz Edebiyatı'na irdeleyip, şiirini okuyup beğenirsiniz. Manzumesi, kendine has kuralları, yazarlarının ince işlemeleri... Birçok şeyi, beğeni toplamaya yeter. (İstisnalar, asla kaideyi bozamamıştır.)


Aynı şekilde Fransız Edebiyatı'nın da şiirini beğenirsiniz. Çünkü tek kelimeyle, güzeldir.

Ancak her nedense 'dış dünya' edebiyatlarına bu kadar merakla dalmışken, biz, kendi şiirimizi gözden kaçırırız/çıkarırız.

Oysaki bugün yeniyetmelerin ismini duyduğu zaman yüzünü buruşturduğu Karacaoğlan'ın dizeleri gibi kim yazabilir?

Ya da bir Yunus Emre dizelerinin size sıcak bir göz kırpışını anlamaz mısınız, "bizden" olduğunu?


Hadi, o kadar geriye gitmeyelim de, yakın geçmişten söz edelim:


Bugün Nazım Hikmet'in, Aziz Nesin'in veya da ne bileyim, Can Yücel'in şiirlerini nasıl görmezden gelebiliriz.

Görmezden gelmeyi bırak, nasıl kıymetini bilmeyiz?


Arkadaşlar, benim kişisel fikrim şudur ki, dışarıya açılmak istiyorsak eğer; kendimizi tüm dünyaya tanıtmak istiyorsak, bu, ancak insanlara "kendimizden" bir şeyler sunarak olur.

Şunu demek istiyorum: Türkiye'den çıkıp da Jazz müziğiyle fethedemezsiniz dünyayı. Çünkü o bir afro-Amerikan müziği ve sahipleri bunu iyi yapıyor.

Aynı şekilde İsveç'ten çıkmış bir metal türüyle de olmaz; içine farklı, özgün bir şeyler katmadıkça. (Dedim ya, istisnalar...)

Bugün Pentagram adını duyurdu; çünkü kullandıkları bazı enstrümanları, ezgileri "Anadolu"ydu.

Ancak şiirimize hiçbir ilave yapmadan; öylece saf, öylece yalın bir biçimde sunsak dünyaya, sunabilsek... Yeter.


Dünyanın gerçek bir şiiri görmesi için yeter de artar.

A, dünyada ilk şiiri, biz mi yazdık?

Hayır. Ancak biz onu çok iyi bir biçimde kendimize harmanladık.

İkinci Yeni'den önceki şairler, bu konuda biraz bocalasalar da, bayrağı bıraktıkları, şiiri, sağlam bir Anadolu temeli üzerine oturtmayı başardılar.


...ve ortaya, tamamen saf, özgün bir tür şiir çıktı.


Ortaya, Anadolu çıktı.


E şimdi sormak lazım:

-  Madem böylesine harika bir şiir ekinimiz var da, o halde neden dünyada hak ettiği yerde değil?


Bugünden dolayı tabii ki usta...

Bugün artık Nazım Hikmetlerimiz, Can Yücellerimiz ya da adını hiç duymadığımız ama şiirimizin kalitesinde rol oynayan usta bir kalem yok. Hadi, söylesenize, bugün "iyi şair" dediğimiz, bir elin parmaklarını geçer mi?


Asla...


O bir elin parmakları da, yetenekleri hariç her şeyi kullanıp, harcıyorlar kendini orada-burada.


Oysaki bakarsanız, bugün kültür-sanat dergilerimiz daha çok (150'den fazla) ve olanakları 1970'lere, 1980'lere göre çok daha iyi.

Ancak yüzde doksan dokuzu adam kayırıyor ve edindikleri ciddiyetleri de şu: Enseye şaplak, göte parmak...


Bakarsanız, sürekli olarak kültür etkinlikleri/izlenceleri yapılıyor.


Fakat katılan "şaircikler" hep aynı kişiler. Oralara katılma şartları da nitelikten geçmez ha; yaz bir yerel gazetede veya dergide izlenceyi gerçekleştiren hakkında, gelsin davetiyen kapına...


A, bilir misiniz: Bu etkinliklere ortalama kaç "şair" katılıyor?

En son haberim olan izlencede (yaklaşık üç hafta önce) 80 kişi vardı. Yanlış yazmadım, 80...

Bu ülkede seksen tane gerçek şair olsun, bugün çektiğimiz birçok sıkıntıyı çekmiyor oluruz, inanın. Nasıl mı? Düşünün...


Kitap mı çıkaracaksın?

Koy üç-beş tane şiir içine; imla hataları ya da mizanpaj önemli değil; bas, çıkar...

Yetmedi mi o yenmez yutulmaz şiirlerin kitap çıkarmaya..?


O halde, çal..!


Dayanışma içinde olacağına, sadece "abi"lerini ya da "dayı"larını kayır, geri kalanı ilk fırsattan uçurumdan aşağı at.

Ayda bir yazı yaz; geri kalan onbir ayda her bulduğun yerde yayımla...

Bu yazı böyle uzar gider; bu alemde kimse tipine bakmaz da, kıza orospu der...


Artık öyle bir noktaya getirdiler ki, bu patronların köpekleri, şiiri...


Kitabı dışında kimin kucağına oturduğu veya da kimi kucağına oturttuğu haber olanlar, şair saylıyor. Köşeleri, sayfaları, sütunları meşgul ediyor.


Ödüller alıyorlar, pohpohlanıyorlar, övülüyorlar. Boş yere.


Bu yüzden ben, bugünün "şairciliğine" "şiircilik" derim. Çünkü öyledir. Egoları parayla beslenen adamlara kalmıştır çoğunca, şiir.


Bu yüzden nefret ederim bugünün şiirlerinden. Bu yüzden şiir yazmam belki de.


Bu işten zevk alıp, insanlara yararlı olması gerekenler; para kazanmak, ün yaratmak peşindeler. Bu sayede de şiirin içine edip kendilerini "medya maymunu" durumuna getirdiler.

İşte bu yüzden abi; bu yüzden...

Bu yüzden adam olamadık gitti bir türlü.


 


***


 


Bir sonraki dosya konumuz ise, "ödül dağıtıcıları".


Gazetelerde, dergilerde, izlencelerde verilen ödüllerin çokluğu-azlığı, gerekliliği-gereksizliği ve daha birçok "şeyi"...


Bu yazı hakkında veya başka bir konuda, bana ulaşabilirsiniz. Eğer biraz da sert kaçtıysa dilimiz, affola...



Yeni sayı(lar)da buluşmak dileğiyle...




Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: