MÜZİK ÖTESİ

The Truman Show: Herşey Ama Herşey Bir Aşk Hikayesine İndirgenebilir! (Hollywood atasözü)

Rayzan Başeğmez - 25 Mart 2008

Amerikan resmi ideolojisi, uzantısı olan bütün kurum ve kuruluşlarla bir bütündür ve başta Hollywood olmak üzere, bağlantılı tüm organlar da bu ideolojiye doğrudan bağlıdır, tutunmak için de bağlı olmak zorundadır. Dolayısı ile resmi ideolojinin bağrında, rahat koltuklarında oturan insanların ürettiği eserler ciddi anlamda bir düzen eleştirisi barındıramaz, hele hele Amerikan rüyasının en önemli yapıtaşlarından olan Hollywood, kardeş kurum medyaya ucundan kıyısından da olsa dokunamaz.

Anne-babalarımızdan kalma bir söylemdir, ta o zamanlardan beri Amerika'ya duyulan bir hayranlığın ifadesidir: "Adamlar kendi kendilerini ne güzel eleştiriyorlar". Bu düşünce, Amerikan Film Endüstrisi Hollywood'un üretimi filmler TRT ekranlarında gösterildiğinde oluşurdu ve Kızılderililerin öldürülüşü, Amerikan Başkanları ve çevresindekilerin kirli işlere bulaşması yada o zamanlar dilimize yeni yeni yerleşen gangster sözcüğünün betimlediği çetelerin ülkede yaptıkları ve devletle bağlantısı filmlerde üstünkörü geçiştirildiğinde ortaya çıkardı özellikle. Ülkemizin sürekli kesintiye uğrayan demokrasisinin bir uzantısıydı bu özenti, bunlar bile yapılamıyordu o zamanlar ülkemizde.

Oysa o zamanlar ailecek yayın zamanlarını takip edip, bayılarak seyrettiğimiz Şarlo nam Charlie Chaplin'in çoktan komünist ilan edildiğini ve hayatının zehredildiğini bilmiyorduk. Yıllar sonra felsefi derinliği dümdüz edilmiş olarak yeniden çekilen 1968 yapımı ve Franklin J. Schaffner imzalı Planets of the Apes (Maymunlar Cehennemi) filminin sonundaki özgürlük heykeli sahnesi için yönetmenin ve yapımcının hayat boyu çektiklerini hele hiç bilmiyorduk. Peter Weir'in The Truman Show adlı filmi de tam bu noktada konuyu neresinden tutsam, nasıl anlatsam, neresinde bıraksam da, ne suya ne sabuna dokunmadan işin içinden çıksam düşüncesi, hala kötü bir kokuyla üzerinde buram buram tüterken çıkıyor karşımıza.
 
Peter Weir, daha önceki filmlerinden Ölü Ozanlar Derneği'nde de yaptığı gibi (ilginçtir bir yıl önce bu film için de benzer bir yazı yazmıştım) kendince üzerine gittiğini sandığı bir sorunsalı, felsefi ve ideolojik temellerden son derece yoksun ve olayı anlatışında bile sezinlenen ruhsuzlukla bırakın eleştirmeyi, ortaya bile koyamıyor. Sonuçta yine olan iyi oyunculuklara, son derece güzel çekimlere, titizlikle çalışılmış sanat yönetimine ve aksamadan finale dek uzanan sürükleyici bir filme oluyor. Güzelim film güme gidiyor yine.

Burada çok önemli bir konunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor: Sanat her zaman bir düzen eleştirisi içermek zorunda mıdır? Tabi ki hayır! Hiç de suya sabuna dokunmayan çok ama çok güzel örnekler verebilirim: Driving Miss. Daisy (Miss Daisy ve Şöförü), Çelik Manolyalar, As Good As It Gets (Benden Bu Kadar), The Good Girl (İyi Bir Kız) gibi filmler ilk aklıma gelenlerden.

Ülkemizde ve dünyada hemen her gün bir şekilde karşımıza çıkan ve mizahın sistem eleştirisi yönünü pek de umursamayan birçok komedyen var. Kimse onlardan, yaşamın içinde bir siyasi görüş benimsemesini yada toplumsal varoluş nedeni olması gereken bir duruş içinde olmalarını beklemiyor. Ancak bir gün kazara sistemle ilgili espriler yapmaya başlarlarsa, o zaman dikkatler çekilir üzerlerine ve sorgulanmaya başlanır neye, nereden baktıkları, neyi hangi bilgi birikimi ve ideolojik yaklaşımla yorumladıkları. Neyse gelin biz filme girelim biraz da.

Bilindiği gibi film doğumundan beri yaşamı kesintisiz olarak The Truman Show adlı televizyon programına dönüştürülmüş olan bir adamın, zamanla olayın farkına vararak sözde uyanışını ve film seti haline getirilmiş adayı çevreleyen gökyüzü dekorunun kapısından çıkıp gidişini anlatıyor. Çoğu kişi finaldeki bu olayı 'Truman'ın özgürlüğü seçişi' olarak adlandırıyor ama bu tanım seyircinin içindeki romantik beklentiden kaynaklanıyor aslında. Çünkü ileride de anlatacağım şekilde Truman'ın kapıdan çıkışındaki konuşmalar ve o ana gelene dek kurgulanan sinema, seyirciyi Truman'ın özgürlüğüne düşkün sağlam bir karakter oluşundan çok, acınacak bir zavallı gibi gösterip (bahçede dört ayak üzerine eğilmişkenki çekim açısını, programın sloganı haline gelmiş sözleri her sabah hiç sorgulamadan söyleyişini vb. hatırlayın) ve ucundan da biraz maceracı, gereksiz yere olayı bozan bir kişi konumuna getiriyor. Hani olmadı 'dışarı çıkacaksın da ne olacak' diyeceğimiz kadar düzene mal ediliyoruz finalde. Şov için harcanan onca emek ziyan oluyor diye düşüneceksiniz de kendinize yediremiyorsunuz ve şovu izleyen milyonlarca insana da acıyorsunuz neredeyse.

Aslında film, çoğu yerde insani duygulara kapılan seyircinin ciddi bir yanılsamayla, filmin içinde olanlar değil de, olması gerekenler baz alınarak yorumlanıyor ve tüm bu insani yorumlar filmin içine dahil oluveriyor. Film de bundan kazançlı çıkıyor. Proje aşamasında "Ay feci bir konu bulduk, yer yerinden oynayacak" diye birbirini arayan, ekibe katılanları kutlayan ağzı kulaklarına varmış insanlar da bu sonuçtan mutluluk duyuyorlar tabi.

Her şey bir tarafa, film, böylesi insanlıkdışı bir olaya yıllardır tanıklık eden insanlığı olabilecek en doğal şekilde gösteriyor. Herkes işi gücü bırakıyor ve Truman, yaşamının her anında izleniyor. İzleyen ülkeler de bir tuhaf, yalnızca Amerika'da ve bir de Uzak Doğu'dan bir ülkede izleyenler gösteriliyor. Rusya'dan, Avrupa Ülkelerinden seyredenler de gösterilseydi ya! Hatta Şili halkı ne şık dururdu meydanlara toplanıp büyük ekranlardan izleselerdi. Araplar, İran'lılar yada zenciler izlemiyor mu bu gösteriyi?

Neyse, dünyada bu insanı içine soktukları korkunç durumdan rahatsız olan kimse yok. Pardon! Bir kişi var ve evinde, orada burada protesto ediyor olayı. Bu kişi, yıllar önce gösterinin bir parçası olup, asıl oğlanla yani Truman'la karşılaşıp ona aşık olmuş ve o zamandan beri durum değişmiş. Yani o ana dek sistemin parçası sıradan bir kız, güzelliğiyle, cinselliğiyle sistemin kullanabileceği bir meta! Bu rolü de kabul etmiş ki gösteriye dahil olmuş, figüran yada belki daha ötede bir rolü kabul edip, parasını da alıp gelmiş, oynamış. Ama olmaz. Aşk var ya aşk! Aşk insanın gözünü açan tek unsurdur Hollywood'da (tabi konuda Amerikan idealleri için haritada belirlenmiş ülkeler ve bu ülkelerin halkları telef edilmiyorsa). Kızımız, asıl oğlana aşık olmuş ve onu uyarmak istemiş, uyarmış da. Apar topar götürmüşler kızı, çıkarmışlar programdan ve böyle davrandı diye şizofren tanısı koymuşlar milyonların gözü önünde. Kız da gösteriye karşı çıkan tek eleman olarak kalmış dünya yüzeyinde. Bir gösteriye dahil olup da bana dünyanın önünde şizofren teşhisi konsa dünyanın tüm uygun mahkemelerinde en az onar dava açardım herhalde.

Ama olmuyor bu Peter Weir'in sinemasında, olamıyor. Böylesi bir başkaldırıyı kaldıramaz Hollywood. Dolayısı ile antitez sulandırılır ve en hoş, en sempatik haliyle verilir filmde: Aşk! Filmin kahramanı erkek, yardımcı kadın karakterin aşkına film setinden çıkıp gidecektir. Özgürlük, insanca değerler, insanlığın binlerce yıllık birikimi, düşünen insan... bırakın Allah aşkına!

Oysa neler neler yapılabilirdi filmde: tekdüze yaşam ele alınsaydı mesela. Ev-iş, iş-ev kıskacından kurtulamayan insanlara gönderme yapılsaydı. Sıradan, tavşan boku gibi ne kokar ne bulaşır insanların yaşamı anlatılsaydı biraz. Binlerce kameradan bir insanın tutsaklığını izleyen milyonların durumu, Roma İmparatorluğundaki Kolezyum eğlenceleriyle bağdaştırılsaydı...

Bu kolay bir şey de değil zaten rahat koltuklarında her şeyi uzaktan kumandayla seyreden refah toplumu ülkelerin insanları için. Ancak bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yönetmen buna cesaret etmiş ve işin üstesinden de zekaları ve sinemasal anlatım diliyle gelmişlerdir. Konu ile ilgili bir tek filmden örnek verebilirim uzatmadan: Katil Doğanlar. Oliver Stone'un medyayı rezil edercesine eleştirdiği, polis destekli devlet ve sürü-toplum prototipini eleştirel gözle yansıttığı filmde, ana karakterleri sunuş biçiminde de medyada eleştirdiği yöntemleri kullanıp, seri katili seyircisine haklı göstermeyi dahası sevdirmeyi becermişti. Film bu noktada iki katmanlı bir yapıya sahip oluyordu. Mickey'nin yakalandığı sahnede, kameranın polisleri ve televizyon ekibini içine alacak şekilde yükselerek geniş plana doğru dramatik çekilişi unutulmaz çekimlerden biridir.

The Truman Show'da oluşturulan yaşam her şeyden izole ve steril. Adada suç yok, kavga yok, kötü yok, hava güzel, heryerde mutluluk var. Aman ha! Sakın bu gösterilen şey Amerikan rüyasının vaat ettiği olağanüstü yaşam biçimi olmasın? Hani en ufak bir olayda, gösteride şu ülkeye gitmeyin, bu ülke insanlarından bir süre uzak durun mailleri atan, bu yazar, şu sanatçı sakıncalı diyen, bizim Kurtlar Vadisi; Irak filmini bile görmekten alıkoyan ve bu olayı okuduğumuzda gülmekten katılmamıza neden olan Düşler Ülkesi Amerika olmasın filmde verilmeye çalışılan ana konu? İyi vatandaş ol, ülken için çalış, ülkende kal. Dışarısı kötü, yeyiverirler adamı diyen bir ideoloji kokusu filmin heryerine sinse de Weir, asıl vuruşu finalde yapıyor: Truman'ın hiçlikle bağdaştırılan gidişi, gökyüzü dekorunun dışarı açılan bir kapısından gerçekleşiyor. Ancak kapı açıkken görülen dışarısı mutlak bir karanlık.

Burada bitse iyi ama takıldıkça takılıyor kafam. Eşi çocuk istiyor mesela filmde. Zaten ev ve diğer gereksinimler için borçlandırmışlar adamcağızı, denizaşırı bir yerlere gitmeyi bile düşündürmüyorlar. Ne zaman ki uzaklara gitmek istese eşi hemen çocuk yapacağız diye caydırıyor. Bu gösteride Truman'ın her anı gösterildiyse eğer, Truman hiç mi masturbasyon yapmadı, hiç mi burnunu karıştırmadı ayna karşısında, hiç mi soyunmadı çırılçıplak, hiç mi cinsel organını kaşımadı! Evlendiler, tamam ama hiç mi sevişmedi ikisi? Rol icabı Truman ile evlenen kadın onunla yatağa girdi mi girmedi mi?

Burası önemli! Sinema bir görsel bütündür ve eğer gerekiyorsa seks sahneleri kullanılır. Ancak seks sahnelerinde kişiler gerçekten sevişmez, sevişirse pornografi oluşur. Bu konuda gerçek sevişme eylemi, yani birleşmenin açıkça gösterildiği filmler de vardır ama eğer konumuz Peter Weir'in steril, ahlak vıcıklığındaki filmiyse, bu konu filmin gişesi kadar önem kazanıyor. Yıllar yıllar sonra Truman ortadan kaybolduğunda ilk kez kesilen yayında insanlar şok olurlar. Demek ki hiç kesilmemiş yayın. Peki yatak odasındaki sahnelerde hiç mi sevişmedi bu çift? Truman hiç mi eşine sarılıp, giyinik de olsa belini, göğüslerini okşamadı! Hiç mi kesilecek bir sahne oluşmadı? Erkeğin zavallı yapay iffetlisini çok gördüm Hollywood filmlerinde ama bu denli aseksüel bir prototip sanırım yalnızca bu filmde kullanılmıştır.

Neresinden tutsam elimde kalıyor film. Truman birgün kalabalıkta babasını görüyor. Peşinden koşarken adam kayboluyor. O kadar saçma bir sahne ki anlamamam normalmiş diye düşündüm sonradan. Buyurun anlatayım size: Truman maceracı bir yapıya sahip ve bu çocukluğunda anlaşılıyor. Maceracı yönünün fobiye dönüştürülmesi gerek, çünkü merak edip de set olarak belirlenmiş alanın dışına çıkmamalı. Neyse, programın yapımcısına olumsuz gelen bu kişilik yapısı hemen alt edilmeye çalışıyor ve Truman babasıyla bir tekne gezintisine çıkarıldığında filmin yapımcısı bir fırtına yaratıyor denizde ve babası Truman'ın ve milyonların gözlerinin önünde denize düşüp boğuluyor. Ancak böylesi ultrasüper, meganın ötesi bir prodüksiyon, babasını sokakta dolaşan figüran olarak kullanıyor sonraki yıllarda. Truman da sokakta onu tanıyor görünce... Ya tamam iyi bir konu buldunuz da bari senaryo aşamasında kafası biraz daha fazla çalışan birileriyle çalışsaydınız paraya kıyıp.

Bir insanın babasını gözünün önünde öldürmek gibi bir sahneyi planlayan zihniyet, sinemada bunu yaparken birçok önemli konuyu işlemeyi amaçlayabilir. Ancak filmde bu nokta ile ilgili en ufak bir hassaslık yok. Bunu yapan bir televizyon programının devamını getirebilen nasıl bir seyirci kitlesinden ve nasıl bir hukuk düzeni içinde yaşayan bir dünyadan söz ediliyor ki filmde? Yapımcı mı eleştiriliyor? Hayır! Seyirci mi eleştiriliyor? Hayır? Peki ne bu?

Sonuçta filmi ilerici bir eleştirel yapım olarak algılayan seyirci kitlesi, aslında yönetmenin aklına bile gelmeyen bir felsefi ve ideolojik bakış açısı getiriyor kendi kendilerine son derece haklı ve insancıl nedenlerle. Bir bakmışsınız film el üstünde tutulan bir sanat eseri haline gelmiş. Oysa The Truman Show, tam anlamı ile örneklerinin binlercesini gördüğümüz, Amerikan yayılmacılığının ve toplum paranoyası yaratıcılığının kendince en başarılı ve güzel örneklerinden birini oluşturan bir film. Asıl anlayamadığım, bunun bizim gibi ülkelerde bile bu şekilde algılanamaması.

Bizim gibi ülkeler dedim de; bir konuyu daha deşelim. Jim Carrey bu filmde ilk defa çok iyi oynadı düşüncesi herkeste yerleşti. Bizden bilmem kaç bin km ötede yaşayan, ucuz komediyle milyon dolarları doldurduğu havuzunda yan gelip yatan bir oyuncuya "aslında iyi oynayabildiğini de gösterdi" diyen bir "gelişmekte olan ülke vatandaşı" olmak istemiyorum bir türlü. Hele ki kendi ülkemdeki benzerlerini hazmedememişken henüz.

Truman'ın dış dünya ile bağlantısını lise yıllarında karşısına çıkan ve kendini uyarmaya çalışan -hani o aşık olduğu- kızın yüzünü kestiği resimlerden oluşturmaya çalışmasıyla iyice gevşeyen film, bu yazının başlığındaki sözün gereğini tam anlamıyla yerine getiriyor. Üstelik Truman'ın seçiminde, aşk öğesini bu kadar sömürdükten sonra bile finaldeki diyalogda, davranışını gereksiz bir kahramanlık gibi gösteriyor. Seyircide, içerde kalma olasılığının çok da kötü bir seçenek olmadığına yönelik bir anlatım seçiliyor. Belki o konuşmayı, filmin içinde değil de programın bir parçası olduğunu düşünmek rahatlatabilir ama olaya tanık olurken o denli boşluklar kalıyor ki kafanızda, seyirci olarak umutsuzluğa düşmeniz an meselesi.

Yazının içinde filmi övdüğüm noktalara ek olarak içimin sızladığı, böylesi bir yaratıcılığın nasıl olup da bir resmi ideolojiye feda edildiğine kahrolduğum noktalardan birkaçını söyleyerek bitireyim bu yazıyı:
- Gerçeklik duygusu için reklam alınmayan şovun içine serpiştirilmiş reklam amaçlı diyaloglar ki bunu günümüzde de yaşıyoruz,
- Truman'ın babasını görüşünden sonra ikisini gerçekten karşılaştırmayı planlar yapımcı. Çünkü seyirci etkilenmiştir olaydan. Yapımcı, ikisinin köprüdeki karşılaşma sahnesini, kamera değişimi, çekim açıları, görüntü efektleri gibi sinemasal özellikleri emirler vererek bir orkestra gibi yönetir. Başka hiçbir sanat dalında bu denli 'sanat içinde sanat' tadı verildiğini hatırlamıyorum,
- Truman, gece ortadan yok olur, evden dışarı çıkmıştır ve karanlıktır. Onu bulabilmek için yapımcının seçtiği yol ve verdiği tanrısal emir: güneş doğsun! Ve gün doğar!
- Finale doğru yapımcı ve set ekibi arasında Truman'ın zaten programda doğduğu, dolayısı ile de programda herkesin gözü önünde öldürülebileceği üzerine yapılan tartışma çarpıcıdır,
- Yine finale doğru Truman'ın denize açılıp setin sonuna gelişi, teknesinin gökyüzü dekoruna çarpıp duruşu, Truman'ın şüphelerindeki haklı çıkışını hissedişimiz.

www.tabularasa.ozar.net



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: