MÜZİK ÖTESİ

Sokak ve Sanatı

Serdar Türkmen - 10 Eylül 2009

Köşe başında oturmayı çoktan bırakmış olsak da, çıkmaz olanlarından küfrederek dönüp, özellikle de geceleri yalnızlığına terk etsek de onu, kentin içinde bir şekilde onun tozuyla kavrulur ömrümüz ve yine de severiz sokağı.


Yönetenler, zorda kalınca yasak ederler sokağa çıkmayı. Çünkü kontrolü güçtür; işte ondandır 'kör noktasız' kamera düzenekleriyle donatmaları sokağı. 'Sokak çocuğu' kimsesizdir, toplum için tehlikelidir ve mümkünse yok edilmeli ya da resmi duvarlar arasında 'ıslah' edilmelidir! 'Sokağa düşen' iflah olmaz! 'Sokak dili' ise, seçkincilerin eleştirilerinin temel referanslarından biri rahatlıkla olur!


Yine de sokak, kamusaldır. Belki biraz da yaptığına pişman olmaktır; duvarlar arasına sıkışmışlığa. 'Kendinde sosyal' ender alanlardan biridir. Cinnet geçirmiş bir babaya da, bir protesto eylemine de, gündelik hayatın 'yanılsamalı koşuşturmacası'na da evsahipliği yapar. Sokak sanatçısı ise, bütün bu koşuşturmacayı gözleyen bir durağanlıktır bu anlamda. Bahsi geçen hareketi malzeme yapar, sonuç; bazen mekân olur bazense zaman... Tabi bu bir 'sokak fetişizmi' yazısı değil; olsa olsa sokaktaki 'başkaldırı potansiyeli' üzerine bir monolog.


Kimi "Yakalanmak yok, iz bırakmak var" şiarını sırtlayıp 'grafiti' yapar, kimiyse tuvaliyle çıkar aydınlığa. Dans, kukla, pandomim, tiyatro gibi canlandırmalarla hayat öpücüğü verilirken sokağa, nihayet müzikçiler de soyuttan doğru yaklaşırlar şenliğe.
(...)


Sokakta icra yapan sanatçının kimliği yoktur. Belediyeden mühürlü bir repertuarı yoktur. Sokağın dinamizmi yansır icraya. Zaten sokak sanatının en ağır basan tarafı da bu; performans. Yani icra süreci! En çekici tarafı bu! Yoksa, herkesin kulağında 'mp3 player' var.


İşte sokak sanatçısı bu 'canlı-kanlılık özlemini' almalı ve estetize edip, sürprizlerle bezeyip, kendi anlık kurgularında güncelleyip dışavurmalı.
Sürekli olarak kimliğini görmek isteyenlerle kavga da etmeli, bazen kaçmalı da; fakat bir keresinde de kimliğini verip "Al senin olsun" diyebilmeli. Tekrara düşmek pahasına olsa da söyleyelim: Sokak, kendinde muhaliflik değildir; fakat muhaliflik potansiyelinin her daim taştığı ve özgün bir muhalif dile gereksinim duyan bir alandır.


Neticede konser salonlarının sınırları çoktan çizilmiştir. Bu tip yerlerin sanat tüketim alışkanlıkları da hemen göze çarpar. Yüksek sahneler, kulisten sahneye çıkan 'yalıtık' sanatçı ve performansın bir 'monolog' olarak gerçekleşmesi... Bütün bunlar muhtemelen bir dizi ihtiyaç sonucu ortaya çıkmış ve bugün, 'sanatı bir meta olarak gören anlayış'ın bir uzantısı olarak yeniden organize olmuş, işlevlenmiş durumdadır.


Birkaç sene önce Mersin'de Kurban grubunun bir konserini izlemiştim. Kurban, rock müzik yapıyor ve bu tansiyonu yüksek müziğin kendine has bir dansı; hiç değilse bir bedensel faaliyeti (kafa sallama, pogo gibi) var. Bu fiillerin, Mersin Kültür Merkezi'nde yapılmasının mekânsal olarak mümkün olmadığı aşikâr iken, yine de konser başlar başlamaz, bütün o koltuklar boşaldı ve herkes sanki bir açık hava konserindeymişçesine öne doluştu. Opera-Bale gösterimlerinde özenle oturulan koltukların tepelerine çıkıldı.  Sonra Kültür Merkezi'nin yetkilisi Kurban'ın solisti Deniz'den, bizleri uyarmasını istedi. Deniz de, "Arkadaşlar koltuklara basıyormuşsunuz... Bana ne yaaa!" dedi. Kitlenin coşkusu 99 kat arttı böylece. Coşkuyu arttıransa, açıkça buradaki 'cesaret' ve içimizde bir yerlerde bizi yakan itaatsizlik özlemi olmuştu. Yapılan her ne kadar 'saygısızlık', 'serserilik' gibi tabirlerle 'cık cık cık' larla tanımlanabilirse de orada asıl olan çatışmaydı. Yani rock müzik buraya sığmamıştı ve nihayet taşıyordu.


Sokak sanatı da açıkça bu taşmanın ürünüdür. Sergilerde sansüre uğramaktan, barlarda üç kuruşa peçete üzeri istekleri çalmaktan, iktidar karşıtı oyunları salonlarda bir türlü oynayamamaktan sıkılan birilerinin taşan tepkilerinin sonucudur sokak sanatı. Tabi bu tepkinin tam olarak neye karşı olduğu kestirilemiyor ve bu sanatın tanımlanmasındaki zorluk ve işleyişi ve üretim süreçlerindeki belirsizlik de bundan kaynaklanıyor.
Söylediğimiz gibi, sokak sanatının sınırlarını çizmek ve de tanımını yapıp, tarif etmek pek de olanaklı gözükmüyor. Politik sokak sanatı ise, belirgin bir biçim olarak pratikte karşımıza çıkıyor. Bazen politik söylem ve imgeler estetize, bazen de estetik imgeler politize olabiliyor.


2001'de Seattle'da 'barikat kurma'yı bir sanat olarak icra edenler de sokak sanatçısıdır ya da ünlü ressam Coubert'in başını çektiği 'Taş kırıcılar'ın, Napolyon heykelini taşıyan, militarizmin simgesi Vendome Sütununu yıkımındaki şenlik de bir performans ve hatta açıkça bir 'politik sokak sanatı performansı'dır!
Tabi bütün bu önermelerin karşısında konumlandırılabilecek bir ticari sokak sanatı da inceden mevzileniyor. Her alanı olduğu gibi, bu alanı da 'alınabilir-satılabilir' hale getirip ardından kuralsızlaştırmak isteyenler, bunu da 'sistematik bir kâr faaliyeti'ne dönüştürmeye çabalayacaklar.


Mesela Mersin Forum'da firmanın biri, müzisyenleri, dolgun bir paraya 'kiralıyor' ve söz gelimi, sattığı takım elbiseyi giydirip oradaki işlek bir alanda müzik yapmalarını istiyor. Tabi bu, sokak müziğinden ziyade, bir reklam filmi oluyor.
Yine paralel olarak başka bir taraftan baktığımızda şu da açıkça göze çarpıyor ki; sokaklar, müzik yapanların kendi kaydettikleri 'Cd'leri sattıkları, bardaki sahneye eşdeğer olarak görüp oraya çıktıkları ve hatta gerçek anlamıyla bu işi dilencilik olarak yaptıkları bir biçime doğru da bir eğilim var. Bu, sokak sanatı algısının da 'egemen gerici zemin' üzerine inşa edilmesine katkıda bulunuyor.


Cep telefonu firmaları; her köşe başında kurduğu stantların başına üç-beş kuruş vererek -ya da kriz var deyip onu da vermeyerek- çalıştırdıkları gençleri koyuyorlar.  Bu gençler bedava hat dağıtıyor, yoldan geçene "Bakar mısınız?" deyip çevirmeye çalışıyor ve neticede bir 'ticari taciz' organizasyonunun ortağı oluyorlar. Peki ya alternatif stantlar nerede, kapitalizmin simgelerinin, tekellerin 'logo'larının 'alaşağı' edildiği duvar resimleri nerede?


Evet, sokak sanatı Türkiye'de bir kültür disiplini olarak oturmadı halen. Sadece birkaç metropolde bir 'tepki'; salt tepki olarak organize edilen işler yapılıyor ve bu da kısa zamanda sönümlenmeye mahkûm kalıyor. Edebiyatçılar sokak sanatının edebiyatını yapmıyorlar. Akademisyenler bunun üzerine çalışmıyorlar. İyi haber: 'Türkiye'de Sokak Sanatı' isimli bir kitap var; grafiti üzerine.


Avrupa'nın bazı yerlerinde, sokak sanatının 'özgüllüğünün' otorite tarafından da kabul edildiği ya da sokak sanatçılarının bu şekilde konumlanmalarına izin verildiği bir durum söz konusu. Latin Amerika'daki isyankâr ruh da sürekli olarak yansıyor duvara, sokağa...


Bu sokak işleri, internet dışındaki medyada pek yer bulamıyor kendine ve yayılması pek de hızlı olmuyor; hele de bu sanata elverişli bir kültürel altyapıdan yoksun olan bu ülkede... Fakat küresel anlamda bir alternatif-popülerlik ortaya çıktı-çıkacak ve bence bu işin patlaması an meselesi! Kaba bir tartışmanın üzerine inşa edilecek pratiklere öncülük edecek bir grup, işin seyrini değiştirebilir.
 (...)
Hani insanı sallayan-silkeleyen kitaplar vardır ya; Tahsin Yücel'in 'Gökdelen'i de benim payıma öyle. 2073 yılının bu 'gerçekçi' kurgusunda işi ile evi arasında 'mekik' dokuyanların (Hakikaten mekikle gidiyorlar) ve bunların bihaber oldukları yılkı insanların hikâyesi öykedilmiş (!). Hemen aklıma gelmişti; sokaklar ne olacak? Evet, sokaklar 'jetgiller' için daha da tehlikeli hale gelecek. Öyle umuyorum!

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: