MÜZİK ÖTESİ

Savaş Ve Edebiyat

Barış Öner - 30 Nisan 2006


Nice anneler yitirdim ben. Daha ben doğmamışken bile duyduğum kaç kokuyu, kaç nefesi, kaç kalp atışını, kaç hayatı yitirdim sıcak rahimde. Oysa daha yeşermemişti bile umut çiçeklerim. Kaç mermi geçti annelerimin üzerinden, kaç tanklar ezip geçti çocukların evdeki sandalyeden bozma oyuncaklarını?

Şimdi, onların ellerinde siren sesleri öter. Koyunlarına aldıkları bombalardır artık; sıcacık... Kan akar ölülerden, sessiz ve usulca, bir ninni gibi.

Her "değerli" olan bertaraf edilmişken dünyada, o siren sesleri İsrail'den, Filistin'den ya da kendi içlerimizden bir yerlerden yükselirken, kaç insan çığlığı söner gider, içine "savaş" karışmış kerpiç avlularda, bilirim.

Evlerin içine, virane duvarlardan "savaş rengi" fışkırırdı o zamanlar hayata.

Ve o savaş rengi bana hep delirmeyi anımsatırdı.

Sonra gözlerimi bir "fişek" gibi çevirirdim, bombaların üzerinde oynaşan çocuklara.

Onların dili yoktu.

Atalarından kalma dilleri, silah seslerinin arasında kaybolup gitmiş, umufak olup yitmişti.

Yazınları da yoktu onların; kalemleri, yazgınları, 'yazıcı'ları... hiçbir şeyleri yoktu dünyaya anlatacak, çığlıklarından başka.

Sonra sesler de kısıldı; kimse farkına varmadan kıstırıldı sesler, birdenbire.

Söyleyecek ve anlatacak çok şeyleri olan, ancak hiç umulmadık bir anda susturulan diller...

Arkadaşlar, burada yayımlanan her sayımız, garip bir tesadüftür ki, birbiriyle bağıntılı bir biçimde ilerliyor.
İlk konumuz 'Attilâ İlhan', ardından 'yalnızlık', şimdi ise "savaş” ele aldığımız, irdelediğimiz bir konu.
Yalnızlığı tanımlarken, "insan hayatından eksik olmayacak bir duygu, olgudur.” demiştik.
Geçen ay bahsetmedik ama, bir düşünün:
İnsan yalnızlığı nereye çıkar?
Bizim yalnızlığımız, loş ışıklarla "aydınlanan” sokaklarda koşturan, kimi ve neyi aradığı belli olmayan bir adam veya da bir kadındır.
Öyle veya böyle tüm yolların aslında kendisine çıkacak olduğunu bilmeyen bu "biri”, bulunduğu yerden koşmak, uzaklaşmak ister...
Önce bir ara sokağa koşar, sonra oradan, yan tarafa. ...sonra, her taraf aynıdır aslında.
İnsanın kendi hayatı gibidir yalnızlık.
Hızlıca bir kaçıştır; kaçtığın yeri bilmeden, gideceğin yerin nasıl olacağını tahmin edemeden kaçtığın bir yoldur.
Ve o yollardan çoğuncası da illâ ki, insanın içine ürküntü veren, verdiği ürküntünün raddesinde onu heyecanlandıran, itici güç olan bir kapıdır:


ŞİDDET..!

Eğer dünya üzerinde varolan şiddet türlerini saymaya kalkarsak; kadının gücünün "şiddet”e dönüşmesinden, kendimizden, tarihteki entrikalardan, Irak'taki "o” kadının uyguladığı cinsel şiddetten, kadının çocuğa; çocuğun çocuğa uyguladığı pasif veya aktif şiddetten, insanın doğaya, doğada yaşayana uyguladığı şiddetten söz edilebilir.

"AYI, YAVRUSUNU SEVERKEN ÖLDÜRÜR..."
Tüm bu saydıklarımızdan ayrı olarak, en masumane sevgi gösterimizde dahi şiddete başvurduğumuzun farkında bile değilizdir. Her bir duygumuzu; sinirimizi, kızgınlıklarımızı, bunlardan ayrı olarak sevgimizi, mutluluklarımızı, hoşnutluklarımızı insanlara takdim ederken, bir "süs paketi" içinde vermek isteriz. Bu "süs paketi"mizin şekli ise hiç değişmez: Şiddet...
Şöyle ki, insanlararası en byük iletişim aracı, paylaşmaktır. İnsan kendinde olanı başkasına vermek, başkasında olanı ise kendine almak gibi bir ekonolojik dengeye sahip.
Tüm bu alıp vermelerde "kendi" olanını karşıdakine kabullendirmek ister. Bunun için ölçütü her ne olursa olsun "gizli şiddet" uygulamaktadır; farkında ya da değil...
Bu, şiddetin en sinsi ve en usulca olanıdır.
Bütün dünyada geçerli olan bu işleyiş, insanlarda yeni yeni "şiddet yumurtaları" çıkartmaya başlar:

ÇILDIRI..! "TEHDİT..!" CİNAYET..! MANSİYOOON..!

Tüm bunlar birleştiğinde ise, kaçınılmaz son kapımızı çalar:


SAVAŞ..!

HAYATA VE BARIŞA KARŞI İNTİHAL Mİ, İHYA MI?
Başlıkta 'hayata ve barışa intihal mi, ihya mı?' dedik ancak canlıların yaşamaları için savaşmaları gerektiği de  yadsınamaz bir gerçektir.
Bu açıdan ele alındığında, savaş, bir ihya durumudur.

Ancak bu ihya durumuyla birlikte bazı olgulara da intihal (ihanet) olduğu açıkca görülmektedir.

İnsanlar hayatlarında yiyecek, barınma gibi temel ihtiyaçlarında kendine düşen payları alabilmek için "karşıt"a savaş vermek zorundadır.

Çünkü herkes, hakettiğinden fazlasını almaya çalışır ve bunun önlenmesi için insan, savaşmak zorundadır.

Bu, sadece temel ihtiyaçlarda değil, insanın soyutsal ihtiyaçlarında da aynıdır.

"Karşıt" olan, savaş durumunda olduğumuz ise, hayatlarımızı idame ettirmede engel teşkil eden veya edecek olan her şeydir.

Bazen nesnel bir sorun; bazen etik, bazen soyut... bazen ise kendisi bile bir sorun teşkil edebilir canlıya.

İşte bu durumda alabildiğine güç ve hırs içinde savaşmaya başlar insanoğlu.

Üstelik bu verdiği savaşım, öyle bir "açar" ki insanoğlunu...

Anadolu'da bir söz vardır ağbi. "...yerim dar." gibi. Hani taze gelini oyuna kaldırırlar da, utanır. Sonra saçılır da bir döktürür, "yer"ler dar gelmeye başlar...

Abi, o gelini, oyun oynanan ortalardan ne kaynanası, ne görümcesi, konu-komşusu, uzak hısımlar toparlayamaz.

İşte, bunun gibidir "savaşa açılmak". İnsan bir başladığı vakit savaşmaya, sonunu getiremez. İstedikçe ister, kudurdukça kudurur, savaşın aleviyle.

Yazının sonlarına doğru, bir "oynak" hava hissetmeke başladım. Siz de hissediyor musunuz? Bu, zevkin savaşıdır... Yayılır, bulaşır. SAVAŞ bulaşıcıdır! Sadece bir tarafı sarmaz kollarıyla, diğerini de sarıp sarmalar.


Ve SAVAŞ, zamanla zevk de vermeye başlar.

Dosya konumuzun diğer bir kesiti olan "edebiyat” açısından bakıldığında ise, anlattıklarımın yazınsal ürünler yaratılmasında etkileri mırıldanılabilir; mırıldanılanların, yazınsal sanata içkin şeyler olarak değerlendirilir miydi, yoksa yazınsal şiddet olduğunu düşünenler çoğunlukta mı kalırdı..?
Edebiyat dünyasındaki bağırsak enfeksiyonlarının, komplikasyonlarının nerelere vardığını; ses ve kokunun ulusal sınırları aştığını, Amerikanya devlet başkanı dahi arkasına "inci köprü”, "incecik minare”yi takarak "BİZİM” edebiyatçılarımızdan söz etmesi anımsatılabilir (anımsattım)...
Ben, bir şeylerden daha söz edecektim.

Şimdi annelerimin ellerinde sirenler demişken... Ya çocuklarımın elleri?

Mayın sesleriyle bürünmüş "çocukluk oyunları..."

Benim çeltik çomağıma kan karıştırılmış anne, sevgime kurşun suyu bulanmış, masum bakışlarıma bombalar atılmış...

Ben şimdi bunları kelimelere, cümlelere döksem neye yarar?

Ve kaç cümle, nasıl anlatabilir yaşadığım 'ırak' mutlulukları, yakın acıları..? 


***


1950'lerin başında gelişmeye başlayan genç sinemacı kuşağının önde gelen isimlerinden olan, sinemaya film eleştirmenliğiyle başlayan ve aralarında birçok başyapıtın bulunduğu 100'den fazla filme imza atan yönetmen Atıf Yılmaz Batıbeki'yi kaybettik.

Ruhu şâd olsun.

Eserlerin hâlâ yaşıyor... yaşayacak.


***


Bir sonraki dosya konumuzu daha somutlaştırıyorum.

"Türkiye'de 'şiir' denen kavram var mıdır? Var ise bu, ne durumdadır?"

"Türkiye'de Şiir ve Şiir(cilik)" dosya konumuza söyleyecek sözü olan herkesi bekliyorum.

Yeni sayı(lar)da buluşmak üzere...



22.05.2006 / Aydın




SAVAŞTAN KAÇAR GİBİ YAPAN, BARIŞÇIL BİR YAZI...



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: