MÜZİK ÖTESİ

Nişantaşı'ndan Norveç'e İkonlar ve Fiyortlar

Onursal Yazman - 1 Ağustos 2010

Hızla arabeskleşmekte Fazıl Say'ın kariyeri: Besteliyor, yorumluyor, çalıyor, ayakta alkışlanıyor, ama doymuyor… Çünkü sürekli bir şeyler söyleme ihtiyacı içinde. Önce konser salonlarında ve ana akım medyada, bugünse sosyal ağlarda da yıldız, ama bir türlü doymuyor...

Tamam, herkes düşüncesini "hem de dilediği gibi" söyleyecek, karşıt görüşlerse "kullanılan ilk üsluptan da sert" gelecek. Say ise sağa sola laf yetiştirmekten geri kalmıyor, çünkü duracağı noktayı bilmeden çalıyor söylüyor... Arabesklik, bu durumun ta kendisi değil de nedir?

Bir de hemen özgeçmişine sığınıveriyor "arabesk yavşaklığı" tartışması halka halka büyüyünce: "Bu kadar CD/DVD kaydım var, şu kadar konser verdim, ya siz ne yaptınız" diye. Ya sahi, "İdil Biret'in ve Hüseyin Sermet'in kariyerleri ikinci sınıftır" dememiş miydi, ve henüz milenyuma dahi girilmemişti.

"Rock star"lar, "super star"lar… "Pop star"lar, "alaturka star"lar… Bu da işte "doyumsuz star".

Şimdi lütfen, Türk arabeskiyle ilgili başka bir şey söylemeyeyim. En iyisi, ilk yayımlanışı Facebook hesabımda 22 Kasım 2009 olan, "Nişantaşı'ndan Norveç'e İkonlar ve Fiyortlar" başlıklı aşağıdaki yazımda Kuzey'den gelen serin sulara bırakalım kendimizi.

"Change the way you see celebrity."

Bu slogan, geçmiş yayın dönemlerinde NTV'de cuma akşamları yayımlanan "Iconoclasts" adlı Amerikan yapımı belgesele ait.

"Iconoclasts", birbirinden farklı alanlardan gelen iki yaratıcı beynin 60 dakika boyunca, sanat, spor, politika, ama hepsinden de önemlisi geldikleri köken ve beslendikleri kaynaklar üzerine Amerikan çokkültürlülüğünü yücelten bir sohbet içinde belgesele alınmaları.

Türkçe çevirisiyle "ikon kırıcı"nın, yani "putkıran"ın, yerlisinin de yapılabilir olmaya uygunluğu öyle parlak bir fikirdi ki "kameraların önünde yalnız kalacak olan ünlü isimler birbirlerinin en çok hangi yönlerini merak ettiklerini, hayatlarının kırılma noktalarını, yaşamlarını, çalışmalarını ve ilham kaynaklarını son derece samimi ve ilginç portreler çerçevesinde gözler önüne serecek"ti.

NTV de boş durmadı, ünlüleri geçtiğimiz bayramlarda "Yüz Yüze" getirdi ve aradan çekildi.

Bunlardan birinde eleştirmen Doğan Hızlan, piyanist Fazıl Say'ın Teşvikiye'deki evini ziyaret ediyor ve sıcacık bir sohbete dalıp gidiyorlardı.

Sohbetin sonuna doğru, açık mutfağın ortasındaki şık masanın etrafında, tam da Türk kahvesi içildiği sırada, elektrik verilerek / sesi yükseltilerek yapılan müziğe neden uzak durduğunu aşağı yukarı şu sözlerle açıklıyordu Fazıl Say:

"Vuruyorsun gitarın teline ve tüm salon yıkılıyor! Piyanodan bu forte'yi elde etmek için yıllarımızı veriyoruz. Tuşa basmayı öğreniyoruz, duygumuzu katıyoruz. Isınamadım, sevemedim bu elektrikli/gürültülü suni müziği."

Bu sözleri duyar duymaz, aklıma her şeyden önce elektrikonlaşmış gitaristler geldi: "Hiç mi Hendrix, Beck dinlemedin altın çocuk? Clapton mı duygusuz çalan? Page'in doğaçlama yeteneğine ve şarkıyı ayine çevirmesine ne demeli?" diye sordu içimdeki acımasız eleştirmen.

Doğan Hızlan olsam, hızımı alamaz, beslendikleri kaynaklardan ta ilk ustalarına ve hatta bugün ilham verdikleri yeni nesillere hiç mi hiç girmeden, bu isimleri bir çırpıda sayıvermek isterdim sözcüklerim tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali* "kalp kıran" sevgili Say'a.

Üzerinden biraz zaman geçti, haftaya yine bayram. Bakarsınız NTV tekrarlayabilir bu programları, tam olarak ne demişti Fazıl bakarız o zaman.

Ancak, kendisine sayıvermek istediğim karo ası gitaristlerime ekleyecek bir isim daha buldum, joker niyetine: Ketil Bjørnstad.

Nişantaşı'ndan Norveç'e İkonlar ve Fiyortlar

Norveçli avangard piyanist… Şu eşsiz fiyortların ülkesinden gelen adam... Beatles'ın Norwegian Wood'unu nazarımda günün şarkısı yapıveren 1952 doğumlu müzisyen…

Danimarkalı ressam Asger Jorn, "Nordic art is dangerous, it compresses all its power inside ourselves..." diyor. İskandinav metalinin soğukluğunu sevenler gülümsemiştir: Anekdoten'den King Diamond'a, Silentium'dan Yngwie Malmsteen'e kadar içine alan bir tanımlama…

Bjørnstad'a dönüyorum; 2004 tarihli Seafarer's Song 80 dakikalık bir yolculuk: caz ruhuyla sapasağlam bir rock albümü.

Yalnız, bu albümde özellikle bir parça var ki, He Struggled to the Surface'ı dinledikten sonra Fazıl Say'ın şu "yıkılan salon" sözünü yinelememesi yerinde olur.

Kimi zaman sahneden yükselen ve salona yayılan enerjiyi üreten orkestranın önündeki yıldız solist olursun kimi zaman da grubundaki çalgıcılardan sadece bir piyanist...

Görevin ne olursa olsun, insan benliğini yıkım gücü böylesi yüksek şarkılara müzikal altyapı sağlayabilmek ancak "kolektif deneysellik"le ve "benmerkezcilik"ten uzak durmakla mümkün olabilir.

Say'ın "forte" çıkışları pek meşhurdur. Hele konu müziğin ta kendisi olunca, müzisyen olgunluğuyla konuşamamasını olağan karşılamam gerekir.

Peki, değiştirdim. Bakış açımı Fazıl Say'a.

____________
* Charles Bukowski'nin The Days Run Away Like Wild Horses Over the Hills'ini okumamışsanız da duymuşsunuzdur, U2'nun Zooropa'sında yer alan Dirty Day'de tekrarlayan dizeler olarak çıkıverir karşınıza. Ama dipnotum bununla sınırlı değil; sözünü ettiğim He Struggled to the Surface'a, Kim Carnes ve Victoria Williams arasında gidip gelen muhteşem bir gırtlakla ses veren Kristin Asbjørnsen'in aynı zamanda, "Pis Yazar" Bukowski'nin otobiyografik romanı Factotum'un sinema uyarlaması için filmin orijinal müziklerinin de altına imza atmış olması! (Buk rastlantıları bir süredir yanımda. Ne zaman böyle olsa, soğuk bira kadar kolay yudumlanıyor yediğim tüm yumruklar.)



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: