MÜZİK ÖTESİ

Müzikal Zamanlar, Müzikal Çağrışımlar

Murat Arda - 31 Ocak 2006


Son zamanlarda işitsel-yazınsal bütünsellik içindeki bazı akımlarla ilgilendim; örneğin bir dönemi anlatan kitabı okurken  o bütünsellik çerçevesindeki sanat yapıtlarını, adı geçen yayımlanmış albümleri, dönemin ana akım müziklerini, sözkonusu zamanlara ait moda eğilimleri ve hatta hepsinden ötesi; "yaşanmış acıları" olabildiğince araştırıp hem bir zamanda yolculuk macerasını denedim hem de hayatımızın ana belirleyicilerinden biri olan müzik olgusuna tarihsel bakma çabasıyla modern müziklerle çağdaş müziklerin atası sayılabilecek "o muhteşem güzel müziklerin" ortak noktalarını yakalamaya çalıştım. Aynı zamanda ülkemde yayımlanmış harika müzik kitaplarını keşif serüvenidir bu!

George Gerchwin'in Rhapsody In Blue'su & Fitzgerald'ın Caz Çağı Öyküleri
20'li yıllarin şaşaalı günleri. Kapitalizm vaat ettiklerini yerine getirircesine efsunladı milleti. Mavi geceler, efsunlu geceler, güzel ve bol alkollü gecelerTanrım; artık kadınlar da dışarılara çıkıyor; bir erkek gibi sigara içiyor; daha da kötüsü: bir erkek gibi içki tüketiyor!!! Hem de dışarıda!!! Erkeklerin arasında!!! Bu yeni bir çağBu "Şahane Saçmalık Çağı"

Beyler ve Bayanlar Bu yeni dönemin adı: "CAZ ÇAĞI"!..

Klasik müziğin Caz ile Flörtü işte tam şimdi başladı. Ağır ağabeyizm'in kralı; "ciddi müzisyen", besteci George Gerchwin'in "Rhapsody In Blue"su Caz'a evrilen klasik müziğin ilk örneklerinden; çıplak ve senfonik öncül Caz plaklarından.

NURTOPU GİBİ CHARLES AZNAVOUR
İşte Amerika'da gümbür gümbür yeni müzikal devrim patlak vermişken; Paul Whiteman'ler, Louise Armstrong'lar ortalığı velveleye verirken; yaşlı kıtamızda; Eski Dünya'da, 22 mayıs 1924'te dünyaya nurtopu gibi bir bebecik geliverdi. Bebeğin ismini Charles Aznavour koydular. Fransa'da doğdu. Annesi ise bizim memleketliydi. Anasını babasını anlatıyor; Genç Şarlo: "Ben nasıl Fransız'sam, annem de Türkiye'de doğduğu için Türk'tü. Yani Ermeni asıllı Türk'tü; Adapazarı'nda, tütün eksperi bir babadan doğmuştu. İki erkek, bir kız kardeşi vardı; hepsi kırımda ölmüştü, Tanrı bilir nasıl. Babam, Ermeni asıllı Gürcü Mişa Aznavuryan ise Ahısya doğumluydu. Gürcistan Ermenileri kırıma uğramamıştı. Annem de babam da sanatçıydı. Annem oyuncu, babam şarkıcıydı Annemle babam nerede tanıştı, nerede, ne zaman evlendiler, hiç bilmiyoruz. Evlilik kayıtlarını kilisenin tuttuğu zamanlarmış. Ne yazık ki kiliselerimiz yağmalandı, yıkıldı Kesin olan bir şey var: Annemle babamın modern Türkiye'yi küçümseyip kötülediğine hiç tanık olmadım; bize hiçbir zaman Türk halkına karşı bir kin aşılamadılar. Tam tersine, Türkiye'nin güzel bir ülke, kadınlarının çok alımlı, mutfağının Ortadoğu'nun en iyi mutfağı olduğunu ve temelde bu halkla aramızda birçok benzerlik bulunduğunu söylediklerini işitmişimdir hep."

La Boheme ve Bir Alışveriş Merkezi'nin Atlantisten Gelen Adam'a Yaptığı rutin müzikal işkence.
Fi tarihinde bir Alışveriş Merkezi'nde çalışırdım. Görev aldığım büro, merkezin kullanılmayan alanlarından herhangi bi yerine alelacele inşa edilmiş küçük bir şantiye ofisiydi. Diğer mağazalardan farklı olarak merkezin ortak alana yaptığı müzik yayını benim çalıştığım büronun da içinde cayır cayır yankılanırdı: "LAAAAAAA BOHEMEEEEEEEE.LAAAAAAA BOHEEEMMEEEEEE"
Merkezin ilgili yöneticisi bu şarkıyı o kadar çok severdi ki; sonunda şarkıdan nefret etmeye başlamıştım! Tam bir buçuk sene orada çalıştım; yemin ederim; hemen hergün 10 kere dönerdi bu parça. Kulak deliğime hiçbi şarkı bu kadar çok girmemiştir!
Geçenlerde bir arkadaşımla adı geçen merkezin sinema salonuna gittim. Charles Baba performansına devam ediyordu: "LAAAAAAA BOHEEEEMEEE!"

Peki şimdi ben ne yapıyorum!?
Elimde Charles Aznavour baba'nın "Geçmiş zaman olur ki" adlı anı kitabı; kulağımda milyonbirinci kere: "Laaaa; boheeemee."  tekerçalarda dönüyor!

.

Hey! Kendi isteğimle dinlediğimde hiç de işkence gibi gelmiyor!?! HATTA GAYET COOL Bİ MÜZİK BU BİLE DİYEBİLİRİM!!!
Bohem aşık Charles'ten biz Türklere enteresan bir mektup var; hani tam da gündemde System Of A Down sorunsalı, Orhan Pamuk mevzusu, Çatal Çeşme Sokak anlaşmazlığı; komunizm tehlikesi, Ermeni tehciri vb. konularr falan varken bi okuyalım bakalim; ne demiş ağabey:

BİR TÜRK DOSTA MEKTUP
"Ayağına diken batmış  
Kardeşim
Benim de yüreğimde var bir tane
Senin için de
Benim için de
İşleri zorlaştırıyor
Kötüleştiriyor

Gülün dikenleri var  
Dikkat edilmezse
Bir damla kan belirir
Parmak ucunda Ama
Dikkat edilirse eğer
Güzelliğini sunar gül
Günlerimizi güzelleştirir, misletir
Hatta
Damağımızı okşar
Tatlılığıyla hoşluğuyla
Gülü severim
Dikeni var
Elden ne gelir
Kardeşim
Çıkartmaya karar verseydin
Yüreğimdeki dikeni
Senin ayağındaki de
Yok olur giderdi
Sen de ben de
Özgür olurduk
Ve kardeş"

CHARLES AZNAVOUR DOĞARKEN CAZ ÇAĞI BAŞLIYOR!
Evet; 20lere geri dönelim. Sene 1925. New Yorklu genç bayan Daisy ebeveynlerini çıldırtmaktadır Çünkü "alkol yasaktır" ve Daisy'nin –aristokrat sağcı beyaz babası" yasalara saygılı bir ABD yurttaşıdır ve tüm bu olup bitenler karşısında Daisy'nin "içki içtiği" ortaya çıkar
Daisy! Bir Amerikan ailesinin; gelenek ve göreneklerine uygun terbiye edilmiş, eğitimli, beyaz, anglo sakson ve Protestan kızı; nasıl olur; nasıl olur da yasalara karşı gelir!!!????
Daisy'nin babası, Mr. Henry; kızını hayretler içinde zaptetmeye çalışmakta ama elden ne gelir!? KIZININ GRETA GARBO GİBİ Bİ FİLM YILDIZINI KENDİSİNE ÖRNEK ALMASI; DAHA DA KÖTÜSÜ TIPKI ONUN GİBİ GİYİNMESİ ONU KAHRETMEKTE!!!

Zamanın en popüler sinemacısı komedyen Charlie Chaplin.!!!

Ancak bu bardağı taşıran son damlaydı!
Zira Charlie Chaplin'in posteri Daisy'nin odasında asılı!

Bay Henry buna asla tahammül edemezdi. İçkiye bile hoşgörü gösterebilirdi ama "bir komünist"in resmi o evde asılı olamazdı.

DAISY VE AMERİKAN GENÇLİĞİ ZAPTEDİLMESİ İMKANSIZ; BİR YIKIM ÇAĞI BAŞLATMIŞTI!!!...............

AMERİKAN MUHAFAZAKARLIĞI ÇARESİZDİ!...

Bay Henry evin duvarlarını çatlatacak raddede bağırıyor:

"Lanet olası Paul Whiteman!!!
Kahrolası George Gerchwin!!!
Pis zenci Louis Armstrong!!!
Lanet olası pis komünistler!!!
Aşağılık Caz!!!"

Bay Henry beyhude haykırışlara devam ededursun; biz aynı anda aynı saatte; Manhattan'ın ışıltılı atmosferini bırakalım ve Doğu'ya "Constantinapolis"imize ışınlanalım:
...........................

Can Yücel: "YAŞASIN CAZ'IN GETİRDİĞİ DEVRİM!!!"
.

20'Lİ YILLAR TÜRKİYESİ'NDE BİR LEVANTEN
Esin Uluer'e göre Türkiye'ye caz Amerika'dan değil Avrupa'dan gelmiştir. İlk adımlar, 1920'li yıllarda eğitimini klasik müzik üzerine yapmış olan ve keman çalan Leon Avigdor'un bu müziğin varlığından haberdar olması ile birlikte atılmıştır. Paris'e gidip caz müziğini dinleyen Avigdor, yurda döner dönmez yanında getirdiği alto saksofonu çalma konusunda bir öğrenme sürecine girdi. Öğrendiğine kanaat getirdiğinde ise Koyla Yakovlef adlı bir beyaz rus piyanist, bir davulcu ve bir banjocu ile birlikte Ronald's isimli kuartetini (dörtlüsünü) kurdu

Avigdor bu çalışmalarına devam ederken Galatasaray Lisesi'nde de İzcilik'ten gelen genç müzisyenler İz-Caz adında bir orkestra kurdular. Orkestra'nın bir özelliği de 1957 yılındaki Genç Denizciler'e kadar kurulmuş ilk gençlik grubu olmasıydı.

AH BU LEVANTENLER! HER TÜRLÜ KÖTÜLÜK; HEP BUNLARDAN GELDİ!

6-7 Eylül 1955

Bülent Ecevit anlatıyor
1988 yılının "Gergedan" adlı dergisinde Ecevit'in zamanın "hızlı" elektronik müzik fanlarından biri olduğunu öğreniyoruz:
"6-7 eylül 1955 günleri İstanbul'da büyük olaylar olmuştu. Adı sanı  duyulmamış bir gazetede "Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı" diye bir haber çıkmış, bu asılsız haberi devlet radyosu da yayınlamıştı. Onu üzerine, İstanbul'da, kimlerin nasıl düzenlediği bilinmeyen büyük gösteriler başlamış; Beyoğlu çarşısında ve Rumlara ait işyerlerinin bulunduğu başka bazı semtlerde dükkanlar yıkılıp yağmalanmıştı. Yetkili makamlar, dışarıda geniş yankı uyandıran bu olayların sorumluluğunu kimlerin üzerine yıkacaklarını bilemiyorlardı.
Hemen sıkıyönetim ilan edildi, askeri mahkemeler kuruldu, soruşturmalar kovuşturmalar başlatıldı.
O arada, olaylarla hiç ilgisi olmayan birçok başka dernek gibi, Helikon da geçici olarak kapatıldı ve dernek yöneticileri bir gece yarısı evlerinden alınıp günlerce sorguya çekildi. (Ecevit ve arkadaşlarının kurduğu müzik derneğinin adı 'Helikon' bu arada)
'Helikon' adı eski Helen mitolojisinde geçtiğinden Selanik de Yunanistan'da bulunduğuna göre, bazı yetkililer İstanbul'daki yağma olaylarının sorumluluğunu Ankara'daki bu sanat derneğinin üzerine yıkabileceklerini ummuşlardı.
Sorgulamayı yürüten siyasi şube görevlileri ise, 6-7 Eylül olaylarıyla Helikon Derneği arasında nasıl bir bağlantı kurulabileceğini bilemiyorlardı. Sorgulama, ister istemez, soyut ve nonfigüratif sanat konularına kayıyor, o konular da siyasi şube görevlilerini pek ilgilendirmiyordu.

Tabii, sorgulamadan bir şey çıkmadı; birkaç ay sonra da derneğin yeniden açılmasına izin verildi. Ama bu olay yüzünden birçoklarının hevesi kırılmıştı. Helikon bir daha eski canlılığını kazanamadı ve sönüp gitti.

SATANİST TERÖR ÖRGÜTÜ YALANI
Saygıdeğer insan Ecevit'in anlattıklarını okuyunca bikaç yıl önce gazeteleri meşgul eden tiksinti verici haberleri anımsadım. Bu ülkeye aşırı dincilerden bile daha fazla zarar vermiş ve kültürel erozyon konusunda "Şeytan"ın dahi eline su dökemeyeceği "SABAH" gazetesi başta olmak üzere boyalı basının verdiği o kötü sınav
6-7 eylüllerden günümüze pek bişeyin değişmediğini maalesef ortaya çıkarıyor: YALAN VE KÖTÜ ADAMLAR, MADDİ GÜCÜ ELİNDE BULUNDURANLAR, MEDYA, YAŞAMIMIZI YÖNLEDİRİYOR.
Acı ama gerçek. Yalan en büyük kozları.
"O meşum zamanlardı. Gerizekalı bir babanın 'satanist(?) sevgiliye sahip olduğu için' öz kızını bıçaklayarak hunharca öldürmesi "SATANİSTE KIZINI YAR ETMEDİ" şeklinde namert puntolarla medyada yeraldığı O karanlık, lekeli yıllar
( http://www.medyakronik.com/arsiv/13030202.htm )

İşte o dönemde, yine karanlık bir günde gazeteyi elime aldım. O rezil gazetede beni hayretler içinde bırakan; o tiksinti verici haberle karşılaştım:
SATANİST TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELERİ diye; bir karıncayı dahi incitmeye kıyamayacak arkadaşlarımız, fotoğraflarıyla birlikte o pislik medyada yeraldılar.
Çoğu mütevazi bir yaşam süren, kendi hallerinde, okullarında okuyan, etliye sütlüye karışmayan bu çocuklar arasında "Satanist Terör Örgütü Lideri" diye afişe edilen gençlerden biriyse eski Şebek dergisi yazarı ve Deli Kasap'ın kurucu yazarlarından biri olan Sibel Oral'dan başkası değildi.
Bu saçmasapan trajikomik hadiselerden sonra tıpkı Bülent Ecevit'lerin "Helikon" derneğinin ortadan kalkması gibi elbette "Şebek" dergisi de yayım hayatını sürdüremeyecekti
Gelin 1957 senesine geri dönüş yapalım; ne dersiniz?
1957, çok önemli bir tarih; çünkü Türkiye'de grup müziği işte tam da bu yıllarda fitilleniyor; ilk çağdaş orkestralar,  ilk gençlik grupları, kolektif üretimin teşviği eşliğinde kaynağını "buradan" alan "buralı üretimler
İşte 1957-1980 yılları arasındaki İlham Gencer'den Erol Büyükburç'a, Cem Karaca'dan Durul Gence'ye, Dönüşüm'den Yurdaer Doğulu'ya  "Bir metamorfoz hikayesi" Türkiye'de Grup Müziği: 1957-1980 (Münir Tireli-Arkaplan) adlı şahaser bugünümüzü anlamak isteyenler için, müziğimizin hikayesini; hayatlarımızın hikayesini anlatıyor.

www.arkaplan.com.tr

Bu yazıyı kurgularken esinlendiğim, faydalandığım, intihal ettiğim diğer iki kitap:

Charles Aznavour. Geçmiş zaman olur ki ( Aras Yayıncılık/ www.arasyayincilik.com )
F.S. Fitzgerald. Caz Çağı Öyküleri. (Mitos Yayıncılık)

Hadi bana eyvallah; çok uykum geldi!


Murat Arda


Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: