MÜZİK ÖTESİ

Kulaklığımda Dinlediğim Müzikle Hayatın Ritmi Aynı Sanırım

Can Ali Erdal - 26 Mart 2010

 

Mp3 playerlar, ipodlar vb. aletler müzik severler için belki de en kıymetli teknolojik cihazlardır. Ben kendimden biliyorum, işe veya herhangi bir yere giderken eğer ipodum yanımda değilse, kendimi her semtte mutlaka bir tane bulunan "1960 model terk edilmiş mercedes" gibi hissederim...

Yollarda, sokaklarda "walkmen" dinlemem bana algısal olarak çok daha başka şeyleri görmemi, hatırlamamı, hissetmemi sağladı. Kulağımda dinlediğim müzikle hayatın ritmi aynı sanırım...

 

İğrenç günler sıralamasında birinciliği kimseye kaptırmayan yine bir Pazartesi sabahı uykudan uyanmakla, yaz günü şişenin sonunda kalan ılık bira arasındaki farkı düşünerek(hiçbir fark yok) üstüne üstlük işe yaklaşmadan kilometrelerce öteden işyerini görmenin(180 m uzunluğunda bir gökdelen) dayanılmaz ağırlığıyla kulaklığımı takıyorum kulağıma. Deep Purple'ın şaheseri Perfect Strangers duyuluyor beynimde, "can you remember, remember my name" diyerekten şarkı akmaya başlıyor. Şarkının 2.20. dakikasında bilindiği üzere o muhteşem gitar ve bass ağırlıklı hard rock tarihinin en mükemmel riffleri geliyor kulağıma. Tam o sırada otobüsün diğer tarafında benden 2-3 koltuk ileride oturan bileğinde deri bileklik, gömlek, tespih ve üzerine basılmış iskarpin ayakkabısıyla tıpkı eski Tophane Kabadayılarını andıran şahısa bakıyorum, adama bakmadan zaten kokusu burunlarımıza geliyor. Sabah kahvaltısında muhtemelen bol soğanlı lahmacun yemiş! Sabah kahvaltısında peynir, zeytin,yumurta yemek yerine lahmacun yemeyi tercih eden o adam, tesbihi ve topuklu iskarpiniyle o muhteşem gitar rifflerinin eksiksiz bir şekilde ritimlerini veriyor. Adamın aklında hangi şarkı var veya spontane bir şekilde mi ritim tutuyor orasını bilemem ama benim kulağımdaki şarkıyla aynı ritimleri veriyor, hem de hiç aksatmadan!. Adamın beni duyması, Olimpiyat Oyunlarında Türkiyenin madalya sıralamasında 1. olması kadar imkansız! Tut ki adam beni duyuyor, e o zaman daha da enteresan değil mi?

 

Kış mevsiminin İstanbul'u Sibirya'ya çevirdiği bir akşamda evime doğru yürüyorum, her zaman ki gibi ipod kulağımda, karlı havalarda yolumu uzatmayı her zaman sevmişimdir. Karışık parçalar arasında Pink Floyd'un piyano ağırlıklı sıra dışı şarkısı "The Trail" gösteriyor kendini.. Şarkı tiyatral bir havada çan sesleriyle başlıyor, bana ilk hissettirdiği Orta Çağın sonlarında kuzey Fransa'da bir kış günü. Parça normal seyrinde devam ederken ben sürekli her zaman yaptığım şeyi yapıyor, sokak lambalarından kar yağışını seyrediyorum. Şarkı ortalama bir metronomda giderken piyanistin 10 parmağıyla vurduğu tuşlar sadece şarkının metronomunu değil enteresan bir şekilde doğanın da metronomunu yükseltiyor, parça da 2-3 sn. Metronom yükseliyor, tam o sırada karlar şarkıyla aynı hızda sokak lambasının ışığı altında adeta dans ediyor! Piyanist piyanoya vuruyor rüzgar ise karlara, sonra geri vokaldeki sopranolar metronomu düşürüyor, rüzgar da aynı sopranoların şarkıya yaptığı etkiyi karlara yaparak yağışı daha naif bir hale getiriyor. Karlar müziğe duyarlı ışık sensörü gibi şov yapıyor adeta.. Sanki "Carmina Bruna" balesinin tam ortasındaydım, Pink Floyd Orkestra, Karlar Dansçı, Rüzgar ise Maestro...

 Aldoux Huxley'in "Algı Kapıları" eserinde bahsettiği, kaktüsün kökünde yetişen maskelin nesnesini de denememiştim halbuki!! Belki de beynim kendi programlarını bozmuştu, bu yüzden de her şeyi farklı algılıyordum. Hayır her şeyi çok net bir şekilde gördüm. Daha fazla irdelemeyeceğim...

 

Yine bir gün oturduğum semtten Kabataş'a gitmek için kıçımı tramvaya götürdüm. Tramvay Sirkeci civarlarındayken yüzlerce şarkı arasında ıslık sesleri eşliğinde Scorpions'un "Wind Of Change" şarkısı peydahlanıverdi kulaklarımda. Islık seslerini duyar duymaz 1 gün önce izlediğim "Elveda Lenin" filmi geldi aklıma. Bu parçanın benim için en büyük özelliği yıkılan Berlin Duvarı için yazılmış olup, Liberalizm ve anti-sosyalizm içerikli olmasıdır.. Şarkı akıyor, benim aklıma 1961 yılında Doğu Alman askerin Kalaşnikof tüfeğiyle Batıya kaçarken çekilmiş o ünlü fotoğrafı geliyor. Hani şu 19 yaşında "anti-faşist savunma duvarı" (Berlin Duvarı) nda nöbet tutarken birden bire ani bir deparla dikenli tellerin üzerinden atlayarak "diğer kutba" geçen o asker... Şarkı akıyor, Sovyetler Birliği geliyor aklıma... Şarkı akıyor, "hey gidi hey sosyalist DDR(demokratik almanya cumhuriyeti/doğu almanya)" diyorum... Şarkı akıyor Scorpions şöyle diyor; Did you ever think that we could be so close, like brothers(hiç düşünmüş müydün bu kadar yakın olabileceğimizi, kardeş gibi). Oldu canım!!! Wind of Change kulağımdan süzülerek beynime akmaya devam ediyor ve "for peace of mind/ let your balalaika sing/ what my guitar wants to say(zihnin barışı için bırak balalaykan şarkı söylesin, gitarımın söylemek istediklerini)" diyerek nihayetleniyor.

 

 Beynimden bunlar geçiyor tramvay ise Galata Köprüsünden, rotası gereği. Köprüye boş boş bakıyorum ve Aman Tanrım bir de ne göreyim!!! Galata Köprüsü üzerinde bir PERGEL-ÇEKİÇ... Evet doğru DDR bayrağındaki PERGEL-ÇEKİÇ. Köprünün tramvay yolundaki elektrik direkleri DDR bayrağının sanki ikiz kardeşi! O an için o direkler gerçek bir PERGEL-ÇEKİÇ.... Teşekkür ederim Scorpions(!) Binlerce kez geçtiğim köprüden ilk kez bu algıyı yaşattığın için, algımda ki seçiciliği uyandırdığın için...

 Hani yukarıda bahsettiğim Doğu Alman asker vardı ya, askeri üniformayla batıya kaçan. Ona ne oldu biliyor musunuz? Batıda çalıştı, evlendi, çocukları oldu vb. Arada anti-komünist eylemlere katıldı. Sistem ondan "özgürlük yolunu açan kahraman" mitosu yaratmıştı. Duvar yıkıldı fakat bu asker doğduğu ve büyüdüğü kasabaya akrabalarını ve eski dostlarını görmeye gitmedi. Sınırı tersine aşmak için koşması, atlaması, kendine ihanet etmesine de gerek yoktu halbuki. Yapması gereken tek şey doğduğu büyüdüğü, eşinin dostunun olduğu kasabaya seyahat acentasından bir bilet almaktı. Ama o bunu yapmadı. Psikiyatrına göre soğuk savaşın en kızgın döneminde yoldaşlarını ortada bırakmanın yoğun vicdan azabını yaşıyordu. Depresyona girmişti. Duvarın yıkılışından 8 sene sonra kendini bir ağaca asarak intihar etti. Anti-komünist propagandanın "sembol" isminin hayatı hazin bir olayla noktalandı. Geride hiçbir açıklama bırakmadı. Arkasından yapılan yorumlarda tek bir cümlede birleşiyorlardı:"Belki de yeterince uzağa atlayamadı"...

 Tıpkı Scorpions'un Wind of Change şarkısında algılarımızı "atlatamadığı" gibi...:

Bir insanı bir rejimden koparabilirsiniz, ama bir rejimi bir insandan koparmak o kadar kolay değildir...



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: