MÜZİK ÖTESİ

İntikam İnsanın Hakkıdır

Mazhar Bilgiç - 12 Kasım 2005

Seyretmediğim bir film hakkında bilgi sahibi olmaktan sürekli sakınırım. Takip ettiğim sinema dergilerinde seyretmediğim ve seyredeceğim filmler üzerine yazılmış özetlerin, eleştirilerin olduğu sayfaları atlarım. Çünkü bilirim ki şartlanılarak gidilen filmlerde öznel düşünceleri özgür bırakmak hayli zordur. Bu bazen öyle bir hal alır ki gideceğim film hakkında yazılmış bir paragraflık konuyu bile okumamaya özen gösteririm.

Çünkü sinemadan beklentim, ilk göz önüne aldığım şey öncelikle standart bir sinema zevkini tatmaktır. Bazı sinema eleştirmenleri bir filme gitmeden önce film hakkında ciddi bir araştırmaya girdiklerini ve seçici davrandıklarını yazarlar. Ben bu noktada sinemanın seyirciye vadettiği "sürpriz"den mahrum kalındığını düşünmekteyim. Ama bu demek olmuyor ki bir sinema oburuyum. Bilirsiniz ki İstanbul'da gideceğiniz sinemaya göre filmler kategoriye alınmış gibidir. Eğer bir sinema düşkünüyseniz örneğin Beyoğlu Sineması'nda bir filme girmişseniz çıkışında "Bari öğrenci bileti alsaydım" gibi bir kaygınız olmaz büyük bir ihtimalle. Ayrıca filmlerin yönetmenlerinden tutun da, çekildikleri coğrafyalara hatta afişlerine kadar bir dizi etken sizi talip olduğunuz film hakkında yeterince aydınlatıyor. Konusuna göre film seçmek de bana hayli "naif" geliyor. Yukarıda saydığım etkenlerle potansiyel seyircisi olduğunuz filmi sağlama almışsanız ve filmde "konusuz porno" değilse "film konusu" kaygısı yersiz oluyor bu noktadan sonra...:)  

Geriye dönüş yoktur; zaman her şeyi mahveder.
Çünkü bazı şeyler onarılamaz...
Çünkü insan bir hayvandır...
Çünkü intikam isteği, doğal bir dürtüdür...
Çünkü çoğu suç cezalandırılmaz...
Çünkü sevilen birini kaybetmek, insanı yıldırım çarpmış gibi mahveder...
Çünkü aşk, yaşamın pınarıdır...

Oynattığı filmlere hep güvendiğim Beyoğlu Sineması'nda seyrettiğim "Irreversible" "Dönüş yok"a yukarıdaki afişinde yazan paragraftan ve bir Avrupa sineması örneği olduğunu öğrendikten sonra girmeye karar vermiştim. Tabi bilemiyordum film henüz Türkiye'de vizyona girmeden yurtdışındaki festivallerde büyük tartışmaların nedeni olduğunu, sinemaseverlerimizin sabırsızlıkla beklediklerini ve tüm sinema yazarlarının hafta sonunu bu filme ayırdığını, travmalar geçirerek filmin ortasında kendilerini sinemadan zor dışarı attıklarını ve Pazartesi günü ilk işlerinin film hakkında spekülasyonların dozunu artıracak satırları yazmaya koyulduklarını, film afişinde 'Panik yok. Film süresince sigortalısınız" ibaresinin bulunduğunu...

Yukarıda saydığım entelektüel (!) kaygılarla, "Çünkü aşk yaşamın pınarıdır" cümlesine kilitlenmiş olarak ağır abi ağır abi salondaki yerimi almıştım çoktan. Kıçıma yiyeceğim sağlam tekmenin hiç farkında değildim. Nitekim filmin başında jeneriğin başa alınmış olması, bold harflerin abartılı vurgu teknikleriyle perdeye yansıtılması ve Draculavari komik kaçan jenerik müziğini duyduktan sonra "post-modern" kaygılarla donatılmış bir Avrupa sineması seyretmek üzere olduğum kanaatindeydim halen. Filmin ilk 15 dakikasında avuç içlerim terlemeye başlamıştı bile. Filmden önce artarda içtiğim 2 nescafenin de etkisiyle yerinden çıkacakmış gözlerle ve kalp çarpıntılarıyla bir arada buldum kendimi. Zaman zaman gözlerimi kapatıp kendime telkinlerde bulunduğum ve sinemayı terk eden güruhun arasına fark ettirmeden sızıp:) bir an önce oradan sıvışma planları kurduğum filmin ilk level (!) ını atlattığımda, mosmor, bembeyaz suratlarla, titremekten elindeki sigarayı düşürenlerle ve eskiden esmer tenli olan ama o sırada nedense bembeyaz tenli eski sevgilimle karşılaştım. Filmi seyretmişseniz ya da seyrederseniz neden onunla selamlaşmadığımı daha iyi anlayacaksınız sanırım... Nitekim filmden çıkarken gördüğüm bir gazete küpüründe şu başlık yazıyordu "Seks de bir tür tecavüzdür".

İkinci yarıya girip girmemek arasında kalmışken son bir gayretle "Hadi oğlum, sen bir sinemaseversin" diyerek kendimi attım yine içeri. Ama her şey ilk level'daymış. Filmi terk edenlerin en son gördüklerinin git-geliyle yaşamak zorunda kalacaklarını düşünerek onlar adına hayıflanıyorum. Sonunda filmin teması tamamlanıyor ve bu film o noktadan sonra saygıyı hak eden bir yapım haline geliyor.

Özellikle Fransız filmleri; Fransız oyuncuların yer aldığı, Fransız yönetmenlerin yönettiği filmler duygusal saldırı konusunda çok usta. Melodramla hiç işi olmayan, brutal yapıyla barışık sinema izleyicilerinin Fransız aşk filmlerine bile temkinli yaklaştıkları biliniyor.  Sanatın ve sanatsal hiziplerin zirveye ulaştığı Avrupa coğrafyası, Hollywood ekolünün "Dışı güzel olsunda, içini bir şekilde doldururuz" zihniyetinden çok uzakta duygusal yapının içini her geçen gün biraz daha ekstremleştirerek doldurmaya devam ediyor. Bunun dayanağı da biliyorsunuz ki 1789'dan sonraki süreçlerde "bireycilik" (-ki bu film Gaspar Noe'nin bireysel patolojik (!) yapısından kesinlikle kopuk değil) ve sanatın tüm zincirlerini kırışının başşehri Fransa'nın "Avrupalı sanat"  bakış açısıyla ilintili. Çoğunlukla Fransızlara özgü bu duygusal saldırı ustalığı bazen melodramlarda "aşk" temasıyla bazen de Dönüş Yok'ta olduğu gibi intikamla ve sexe marjinal bakan bir sexist yapıyla ortaya çıkıyor.

Film genel olarak "Dogma" ekolüne göre çekilmiş ama Gaspar Noe'nin meşhur "Dogmaya bağlılık yemini"ni etmediğine kuşku yok. Dogmatik, yani yapay ışık kullanmama, hareketli omuz üstü kamera, karakterlerin ve temanın gerçeklikten kopuk olmaması gibi unsurlar filmin genel görsel yapısını özetleyebiliyor. Aslında filmin temasının da zaten Dogma ekolüyle çelişik olmaması gerekiyor. Filmin görsel yapısının gerçek ışıkta, gerçek mekanda, gerçek karakterlerle ve metropol dokusuyla geçmiş olması ve bunun yanı sıra bu görselliğe dayalı abartılı duygusal saldırı benim gibi 'şehir romantiklerini' bu hayattan soğutmaya yeter de artar bile.

Filmin kamera kullanımı konusundaki en büyük orjinalliği sürekli dönen ve figürleri deli gibi adım adım takip eden kamera olması. Ünlü tecavüz sahnesinde bu karakteristik kamera kullanımıyla adeta kontrast oluştururcasına 9 dakika boyunca hareketsiz duran kamerayı da söylemek lazım. Ki bu da aslında yönetmen Noe'nin ustalığını gösteriyor. Çünkü sinemadaki seyirci sabit bir noktadan perdeyi izliyor ve Noe seyirciyi sanki gerçekten bu 9 dakikalık tecavüzün gerçek şahitleri durumuna getiriyor hareketsiz kamerayla. Noe bir sinemacı olarak seyirciyle film arasına girmiyor. Bizi oraya koyuyor ve "Buyrun seyredin ama o kadını kurtaramayacağınızdan da emin olun" diyor sanki. Çünkü tecavüz anında Alex ve Tenya'nın inlemelerinden ve çığlıklarından başka bir ses yok perdede. Haliyle seyirciden de çıt çıkmıyor. Ve tam bu anda filmi terk etmek ne mümkün? Yapabileceğiniz tek şey gözlerinizi kapatmak.Gerim gerim gerilmek böyle bir şey işte. Gaspar Noe seyirciye yaşattığı bu travmayla filmin etkileyiciliğini de pekiştiriyor. Ha tüm bunlar iyimi kötümü? Kuşkusuz bir sanat eseri olarak "Dönüş Yok"a böyle bir soru yöneltmek ne kadar "düşünce namusuyla" bağdaşır bilemem ama Gaspar Noe'ye ana-avrat söven Türk sinemaseverlerimizin olduğu gibi alkışlayanlarının da çok olduğunu söyleyebilirim. Ben ne mi düşünüyorum? Filme daha sonra tekrar gittim, hem de gitmemesi için ikna edemediğim bir kız arkadaşımla birlikte. Alın siz düşünün benim ne rahatsız bir adam olduğumu:).


* Gaspar Noe'nin filmin afişinde kullanılması için teklif ettiği bu slogan Avrupa RTÜK'ünü (!) aşamadığı için kullanılamamıştır.




Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: