MÜZİK ÖTESİ

İçimizdeki Başkaları

Barış Öner - 30 Nisan 2006


Bir insanın içini parçalayıp açsanız ne kadar duygu çıkar ortaya..? Adem, Havva'sıyla meşk ederken, kaç tane duygu yetiştirebilmiştir insanlığa..? Üç mü? Ya da beş? Ya hiçbiri olmama ihtimali..?

Emin olunuz ki, o parçalanmış insan ruhunda hepsi su üstüne çıkarılsa da duygular, hiçbirini göremeyiz. Ne kadar soksak da kafamızı suya, nafiledir. Çünkü bazen kendi benliğini aşacak raddeye gelen kibir, hep saklamayı başarabilmiştir duygularımızı.


Ve Tanrı'nın hislerimize geçtiği bir 'kıyak', bizeyse bir lütfu olarak; gözlerimiz, asla onu görebilecek keskinliğe ulaşamamıştır.


Ulaşamayacaktır da...


Garip bir yol gibidir aslında. Gittikçe uzayan, durdukça kısalan... Dağların içini kemiren yeraltı mağaraları gibi, ruhumuzun herbir kesitini yoketmeye çalışan duygularımızın üstüne kara bir gölge gibi sarkıtlar diken bir Doğa Ana'dır. Peki, başarabilir mi içimizi kemirmeyi? İşte bu nokta tam bir muamme denizi.


Hayat dediğimiz bu ince, loş ışıklarla süslenmiş yolda her an düşme tehlikesi yaşarız.

Ve o kadar kötü yaratıklarızdır ki, asla yalnız düşmek istemeyiz.

Yanımıza birilerini almak isteriz.

Hiç olmadık bir anda ayağımız sekmeye uğradığında tutunabileceğimiz, küçük ve ince bir dala benzeyen birine, ince bir dal gibi tutunmak isteriz, umutsuzca.

Her düşmeye kalktığımızda onun verdiği korku ve heyecanın yanı sıra -her nasıl başarıyorsak-, o an tutunduğumuz dalın kopup kopmayacağını düşünmeden bir sonraki uçurumda yanımıza kime alacağımızı düşünürüz.


Ama bilmez miyiz ki -nefret edilesi bir şekilde-; yaşamımızın haritasını, o harita üzerinde nerelere gidip, nerelere gidemeyeceğimizi biz değil, hayat belirler. Bu şekilde yıllar biran önce varmak istediği yere hızla koşarken ve biz de ona kapılıp sürüklenirken peşinden; ardımıza bir bakarız ki, hayatımızdan aklımızın alamayacağı kadar 'başkaları' olmuştur. Hatta o denli fazla birleşseler, aslında zayıf bir zavallıdan hiçbir farkı bulunmasa bile, bize koskoca, yıkılmaz bir dağ gibi gelen yüreğimizi bir anda kemirip bitirebilirler, çirkin ve yaşlı bir canavar gibi.


Aslında halen farkında değilizdir ama kemirirler de... Çünkü dünyanın en harika hediyesi verilmiş olsa bile hayat, bunu asla bedelsiz bırakmaz. Hayatımıza giren her 'başkaları' boşuna yanımızda yer alıp, gerektiğinde tutunabileceğimiz 'çıtkırıldım' bir dal olmaz. Mutlak, bir parçamızı alıp götürür, her kırıldığında, aşağılara.


Karanlığa...


Diplere


...sonra bakmışız, sonsuza dek yolun tam ortasında yer alacağımıza söz verdiğimiz ne kendimiz, ne 'başkaları' artık yolda yürüyecek dermanı bile bulamayacak güçtedir.

Onlar ve kendimiz, virane bir evin döküntü obir odasındaki bir oraya bir buraya serpiştirilmiş eşyalar gibidir.

Ev sahipliğinin sarhoşluğunda, o da kendini kaybetmiş kırık bir yatak ve onun yanında yer alan silik bir ayna gibidir; onlar ve biz...

Her ne hikmetse ilk anda duvarları yılgın olan evlerdeki eşyalar, birbirlerinden hiç ayrılmaksızın dururken, birden her oluyorsa uç taraflara dağılıverirler. Sanki sihirli bir değnek ya da ilahî bir nefes değmiş gibidir.


Ve o anda anlarsınız...


Öncelikle bugüne değgin anladığınızı sandığınız doğruların, aslında tek bir tane olduğunu ve sizin bu doğruyu hiçbir zaman anlamadığınızı anlarsınız.


Sonra ise bu "doğru"nun ne olduğunu...


Bunca yola değin; bunca yola, düşüse, birine sığınışa kadar üstümüzden geçen zamanda tek gerçek ve doğru olan; bugüne kadar mücadele etmekte olduğunuz savaşınımlarda yanına aldığımız 'silahdaşları', sizin ruhunuzda yalan bir sevdadır.

İçimizi kemirdiği kadar gerçektir bazı zamanlar belki ama dünyada varolan her şey kadar yalandır her zaman.

Saklı kalmış duygularımızın hepsinin altında "çirkin" bir gelin gibi saklanan biri vardır; odur 'içimizdeki başkaları'nın tek bir ruhta toplanmış hali.

Başta çirkin gelen görüntüsüyle iğretimizi kazansa da bu gelin, aslında gayet iyi biliriz ki içten içe; o bugüne kadar gördüklerimizin en güzelidir.


Gördüğümüz tüm güzelliklerin toplamının eşdeğerinde bir güzellik.

Lethe'nin kıyısında dinlenen bir su perisi gibi...

Eski bir Türk filminden kalan bir kesit gibi, "güzel olduğu kadar, kıskançtır da..."

Hiçkimse olmasın ister sen ve o dışında. Bu yüzdendir kibiri.

Erkeğini bir bakışlık bile paylaşmayan bir kadın, kadının saç telinin rüzgâr tarafından dahi olsa okşanmasına katlanamayan bir erkektir.

Aslında her ne kadar kalabalıklaşsak da; sadece o ve bizizdir mubah olan.


Yalnızca sen ve o...


Yalnız sen,


Ve o.



AYDIN

03.04.2006





Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: