MÜZİK ÖTESİ

Evrensel Yobazlığın Kabusu: Charles Darwin

Murat Arda - 26 Mart 2005


Bu öykü şüphesiz ki bir kurgudur. Bu denemenin amacı, tüm dünyadaki karanlık düşüncelere, dogmalara, sapkın tarikatlara, yobazlıklara ve hoşgörüsüzlüklere karşı bilimin ve insanlığın kazanması adına büyük bir tokat atan bilim insanı Charles Darwin'i kutlamak,  "Türlerin Kökeni" isimli şaheserinden esinlenmek suretiyle yazdığım bu deneme  yolu ile saygı ve şükranlarımı sunmaktır.

Yapısal görünümün farklıydı.  Konuşamıyordun. düşünemiyordun. Ancak sende varolan korku seni düşünmeye zorluyordu. Çünkü gerçekler değil; "korku" seni yönlendiren ilk eylem olacaktı.

Evet... Korku, seni iki ayağının üzerine kaldıracaktı.
Şüphesiz ki milyon yıl önce, çetin doğa ve çevre koşullarıyla savaşabilmen için, hayatini sürdürebilmen için  "bir mağara insani",  bir hayvanimsi insan olarak kalamazdın.

Sen bizim atamızdın. Tehlikelerden korunman "korku" sayesinde, "henüz oluşmaya başlayan "aklın" sayesinde mümkün olabilirdi.

Sessizlik...Soğuk... Mağaradasın... Dört ayak üzerinde dehşet içerisindesin...  


Korkuyorsun... Mağaranın derinliklerinden sesler duyuyorsun...Korkuyorsun...


...


...Kaçıyorsun, Koşuyorsun...Koşuyorsun...Koşa koşa, kaça kaça, öle öle, parçalana parçalana, parçalaya parçalaya aradan milyon yıl geçerken sürekli kullandığın arka ayakların daha fazla gelişmeye baslıyor

Ve emekle, korkuyla gecen yüzyıllar sonunda artık daha heybetlisin, daha hızlısın, daha görkemlisin.

Çünkü artık iki ayağının üzerindesin.

Sen ilk insansın, atamızsın.

Ne konuşabiliyor, ne düşünebiliyor ne de üretebiliyorsun.

Sen hayvanımsı insansın.

Din? İman? Şeriat? Kapitalizm? Heavy metal?

Bunların en yakını olan "ateşe tapma dini"nin icadına dahi daha milyonlarca sene var.

İlk önce; kaçmalısın, Koşmalısın! 

Tam 1 500 000 yıl önceydi.

Etrafta ne kilise, ne camii, ne havra ne cem evi ne de Kabe vardı.


Sadece sonsuz düzlük ve kayalar ve ağaçlar ve denizler...

Atamız mağarasından dışarı çıktı. Daha konuşmasına binlerce sene vardı.

Ama her gecen gün daha da insanlaşıyordu. Etrafındaki yüzlerce -simdi kaybolmuş olan, türü yok olmuş olan-  isimsiz hayvanlardan artık ayrılmaya başlamıştı.

Çünkü atamız diğer hayvan türlerinden farklı olarak "sosyal" bir yaratıktı.


Sosyal bir hayvan olması onu diğer türlerden ayırdı.

Atamız artık 15 sene kadar yasayabiliyordu.
Çünkü sosyal olması -içgüdü ile de olsa "dayanışma" yeteneği tehlikelerden korunması onun hayatini uzatmaya başlamıştı.

Atamız; ilk insan 10-20 yaşına kadar yasayabilen "maymunumsu" insandı.

Ama kendi türüne en yakın hayvan olanlardan bir özelliğiyle üstündü.

O da hayat uzunluğuna, tecrübesine ve doğanın ona yavaş yavaş öğrettikleriyle gelişen, evrilen -binlerce yıl sonra "akıl" olarak nitelendirilecek bir yeteneği sayesinde- diğer hayvan türlerinden ayrıldı.


İlk insan; atamız, bir diğer özelliğiyle de canlılar arasından sıyrılıyordu: "Duyguları".

Bir gün deniz kıyısında dümdüz bir ovanın bitiminde suya çok yakın bir ağacın kenarına oturdu.


Bugünkü deniz yıldızına benzeyen -belki de deniz yıldızlarının atasıydı- bir canlı ilgisini çekti.


Kendisini diğer hayvan türlerinden ayıran en büyük bir başka özelliği ise "merak"tı.
"Emek" nasıl insanoğlunu "iki ayağı üzerine doğrultan bir "itici güç" idiyse

İlerlemenin, evrimin ve insanlaşma surecinin bir diğer dinamosu "merak"tı.

Atamız hayatında ilk defa bir "deniz yıldızı" görmüştü.

Onu eline aldı.

Gülümsedi.

Duyguları onu diğer türlerden ayırmaya başlamıştı bile.


Ancak o anda bütün duygulanımları altüst olmaya başlayacaktı.
Yerin altından atamızın hiç anlayamadığı garip hırıltılar ve gürültüler duymaya başladı.

Vahşi bir içgüdüyle dört ayak üzerinde durup hırladı.

Elinden deniz yıldızı kayıp bir tas parçasının üzerine düştü.

Atamız, korkunun ona sağladığı içgüdüyle hırlamaya devam ediyordu.

Ancak sesler giderek yaklaşmakta ve etkisini yükseltmekteydi.

İlk insan, atamız, korkuyordu... 

Atamız ilk insan, kah 4 ayak üstünde, kah 2 ayak üstünde "hiç birşey anlayamadan" sadece koşup uzaklaşmaya çalışıyordu.

Geride; suyun kenarındaki tasların arasında "korkusuzca yatan" bir deniz yıldızı kalmıştı.

Etraf sallanıyordu. Deniz yıldızı kayıtsızdı.

Sular geri çekiliyor, sular çıldırmış, yer sarsılıyor; gök kubbe inliyor.

Milyon yıl önce iste bu sevimli deniz yıldızının umurunda dahi değildi çevresinde olup biten.

O; dinginlikle çevresinde donup biten -ve küçük denizyıldızı kafasının etki edemediği; ve etmek de istemediği- olayların sona ermesini bekliyordu.


.......

Evet, küçük deniz yıldızının umurunda değildi o anda olan bitenler. İşin ilginci "küçük deniz yıldızı" o deniz kenarındaki "maymunumsu insan" yani atamızı bir daha görmemişti.


........


Aradan tam 1 milyon yıl geçti.
Küçük deniz yıldızı ikinci bir insan yüzü gördü. Çevresinde ona yoldaşlık eden deniz taşları, midye kabukları bu tarihsel olayda küçük deniz yıldızının şahitleri idiler.

Bir bilim kadını "Himalayalar"ın zirvesinde dağın tepesinde bir kaya parçası ile bütünleşmiş midye kabukları, deniz taşları ve "küçük, sevimli bir deniz yıldızı fosili" buldu.

Denizden bu kadar yükselmişti zamanla deniz yıldızımız.

Zira depremlerin etkisiyle, okyanuslar birbirinden ayrıldıkça, kıtalar birbirini ittikçe oluşan basınç yüzünden o gün atamızın yanında olan, yerde olan deniz yıldızı ve kankaları deniz taşları -o tüm sıkışan ova, yer, toprak göğe yükselmiş, dağları oluşturmuştu.


Ve milyon yıl önce yer seviyesinde olan sevimli deniz yıldızının fosili "Himalayaların zirvesinde" insanoğlunun karşısına çıkacaktı.


 

(*) Bu öykü şüphesiz ki bir kurgudur. Bu yazının amacı, tüm dünyadaki karanlık düşüncelere, dogmalara, sapkın tarikatlara, yobazlıklara ve hoşgörüsüzlüklere karşı bilimin ve insanlığın kazanması adına büyük bir tokat atan bilim insanı Charles Darwin'i kutlamak,  "Türlerin Kökeni" isimli şaheserinden esinlenmek suretiyle yazdığım bu deneme  yolu ile saygı ve şükranlarımı sunmaktır. 


Murat Arda


Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: