MÜZİK ÖTESİ

Dünya Kupası 2006 - Sahi Kupayı Kim Kazanmıştı?

Burak Can - 31 Ağustos 2006

86 Dünya Kupası'na yetiştim denemez. Muhtemelen maçları benim gibi yüksek sesle izlemeyi seven babama, annemin: "Çocuk uyuyor kıs şunun sesini!" demesinden öteye gitmemiştir dünyanın en büyük spor organizasyonuyla münasebetim. 90 Dünya Kupası'na da yetiştiğimi söyleyemem. O kupayla ilgili en net hatıram annemin eteğinin dibinde eve dönerken bir evin içindeki TV'den yansıyan Kamerunlu futbolcuların gol sevinçleridir.

Dünya Kupası'nın gelmiş geçmiş en büyük sürprizlerinden birine imza atmışlardı o gün "Afrika'nın Aslanları".. '94 Dünya Kupasıydı her maçı ekran başında izlemeye gayret ettiğim, ve futbolun "22 kişinin bir topun peşinden koşmasından öte" bir şey olduğunu idrak ettiğim kupa...

Konumuz 2006 Dünya Kupası, fazla uzatmak istemiyorum futbolla ve dünya kupalarıyla olan şahsi münasebetimin hikayesini. Ama bu kupanın benim için önemini anlatmak için kısa bir özet geçmeden de yapamıyorum. Her yakaladığım Dünya Kupası gibi 98 de bir öncekinden önemliydi. Çünkü büyüdükçe hayata, dolayısıyla futbola bakış açım değişiyordu (Futbolla fazla ilgilenmeyen ama bir de bakalım şu yazıya diyenler tebessüm etti elbet şu an. Ama korkmayın; futbolun hayatın yansıması olduğuna, futbolun alt metinlerine falan girmeyeceğim. Konumuz güzel oyunun ta kendisi.)  Daha sonra fark edecektik ki, kupaların en güzeliymiş bu 98.

2002 Dünya Kupası Türkiye'nin de dahil olması nedeniyle biraz daha özeldi. Nasıl 98'in kupaların en güzeli olduğunu sonradan fark ettiysek bu oyunu heyecanla izlemek için kendi ülkenizin takımının orada olmasının gereklilik olmadığını da 2006 öncesinde fark edecektik. Tüm "büyük" takımların vize aldığı ve çoğunun da en iyi jenerasyonları sayılabilecek kadrolarla geldiği bir kupaya hazırlanıyorduk nitekim. Yayın saatlerinin Evropa'ya ayarlanması için öğlen 12'de başlayacak maçlar da söz konusu değildi. Stadlar güzel, zeminler futbol için idealdi.. "İyi futbol" bekleyebilirdik artık.

Kupaya gelirsek.. Almanya başladı, diğer kupalardan farklı olarak! Hayır hep Almanya başlıyordu diye ironi yapmıyorum. Şimdiye dek hep son kazanan başlardı kupaya. Ama öyle bir lanetti ki o, son şampiyon hep puan kaybederek başlıyordu. Fransa'nın 2002'deki Senegal mağlubiyeti bıçağı kemiğe dayadı ve önlem alındı. Kupaya ev sahibi başlayacaktı artık. Turnuvanın açılışını yapmayan son şampiyon Brezilya ise Hırvat'ları 1-0 ile geçince yüreklere su serpildi.. Uefa hala kara kara Dünya Kupası'nda 3. olan takımın hemen peşinden gelen Avrupa Kupası'na katılamaması lanetini çözme yolları arıyor.


Bu açılış maçının önemi Klinsmann'ın bize yeni Almanya'yı müjdeliyor oluşuydu. Almanlar 2 attı, 3 attı.. fazlası için saldırdı bu maçta.. Sonra Polonya karşısına çıktılar, 1 puan onları idare ederdi, ama hayır. İlla gol istediler, oyunu sürekli rakip yarı alana yıkıyor, kanatlara açıyor, hızlandırıyorlardı. Klinsmann'ın elini öperim ben dedirten ilk maçtı bu ve İsveç maçını görmemiştik henüz. 2. turda öyle bir ilk 35 dakika oynadılar ki İsveç'e karşı, hala turnuvanın en iyi futbolu olarak kabul ediyorum o oyunu. Turnuvadan önce Almanya gidebildiği yere kadar gider, ta ki karşısına İngiltere veya İtalya çıkana kadar; o da yarı final eder demiştim.

Yarı finalde İtalya uzatma dakikalarında yıktı Almanya'yı. O maç da hafızamda İtalya'nın turnuvada oynadığı en iyi futbol olarak yer etti. Orta sahada Camoranesi-Pirlo-Perrotta üçlüsü futbola yeni bir dizilişi müjdeliyordu. Ön libero diyemeyeceğimiz bu 3 adam sürekli çalışıyor, top kapıyor, akın kesiyor.. topla ileri çıkıyor, ataklara da katılıyor ve gol arıyordu!. Turnuvadan sonra İbrahim Altınsay bu adamları "Savaşçı Orta Saha" (SOA) olarak adlandıracak ve futbolun yeni soluğu bu tip adamlardır diyecekti.

Gerçekten de orta sahalarını en az 2 savaşçı ve hücuma da katılan.. ve 1 tane de hücuma dönük ama bu 2 savaşçı orta sahaya destek veren, toplam 3 orta saha oyuncusuyla doldurmuş takımlar başarılı oldu bu kupada. İtalya'nın finalde oynadığı takım Fransa, Makelele-Zidane-Vieria üçlüsüyle iflahını kesti rakiplerinin. Turnuvanın büyük favorisi Brezilya yokları oynadı Fransa karşısında. Brezilya klasik defansif orta sahalarla çıktı kupaya; Ze Roberto ve Emerson.. Brezilya demişken; bu takımın kupanın favorisi olmasını anlıyorum. Seveninin çok olmasını anlıyorum. Ama ne 94'te, ne 98'de ne de 2002'de 'göze hoş gelen' futbolu oynamamış olan bu takımdan, sanki halı saha maçlarına çıkacaklarmış gibi, samba beklentisine girenleri anlamıyorum. Çabuk unutan bir milletiz vesselam. Yurtdışında Brezilya denince beklentilerin boyutlarını bilmediğim için yorum yapamayacağım. Neyse, "sambacılar" zorlanarak geldikleri çeyrek finalde, 3 savaşçı orta sahalarıyla tüm oyunun akışını yönlendiren, yetmediği gibi Brezilya'nın 2 ön liberosu ile Ronaldinho-Kaka bağlantısını kesen Fransa karşısında daha önce de dediğim gibi hiçbir şey yapamadı. Oysa ki Gilberto Silva-Ze Roberto-Emerson; önlerinde de Kaka-Ronaldinho-Ronaldo üçlüsü olarak çıksalar... Tabi buradan sallamak o kadar kolay ki. Ben ne kadar bursan sallıyor gözüksem de; 3 iyi savaşçı orta saha, önlerinde de 3 forvet (striker, yani golcü değil) çıkmış bir takıma karşı klasik çift ön liberoyla şansınız çok az. Bunu Fransa, Arjantin ve İtalya kanıtladı, yakında kulüpler bazında da görmeye başlarız muhtemelen.

'Arjantin diyorsun da, Arjantin nerdeydi peki?' diyenler içinse Pekerman'ın aklı nerdeydi diyebilirim en fazla. Almanya gibi bir takıma karşı, hem de Almanya ev sahibiyken 1-0 öne geçtiysen ve oyunu karşı kaleye yıkacak ve topu Arjantin'in ayağında tutacak Messi'yi inatla oyuna almıyorsan bu ne Rodriguez-Cambiasso-Mascherano'dan oluşan 'SOA'ların ne de benim suçum. 30-35 dakikalık bir Alman baskısından bahsediyoruz burada. Zaten turnuvadan sonra da en vahim teknik direktör hatası olarak lanetlenicekti Pekerman'ın Messi'yi oyuna almaması. Kellesini götürmesi de cabası..


Bu takımlar bunları yaparken Goran Eriksson ne yapıyordu, o da muamma. İngiliz basınına göre kadınları İngiltere'ye tercih etmişti. Şu bir gerçek ki  tarihinin en iyi kadrosuyla (şampiyon oldukları 66 dahil) Almanya'ya gelmiş İngiltere, şanssız bir maçın sonunda yenilse de; şöyle bir genel bakış atıldığında pek de güzel anılar bırakmadı sevenlerinin hatırında.. Birbirinden vasat ilk 4 maç: 3 'ite kaka' galibiyet ve 1 beraberlik. Sonra çeyrek final, ve turnuvanın en kavgacı takımına karşı yine, yeni- ye-ni-den! penaltılarla kaybedilmiş bir tur.. İlginç ki İngiltere'nin  futbol oynama iştahı da bu maçın ikinci yarısıyla beraber kabarır. Ne var ki biz ikinci yarıda İngiltere'den gol beklerken, gol İngilizlerin iyileşsin diye 'recovery duası'na çıktıkları Rooney'den gelir. Gol yalnız Portekiz kalesine değil, İngiltere'nin böğrüne girer. Rooney rakibine kasti tekme attığı için atılır oyundan! Futbolun tadını alan İngiltere tam da beklediğimiz gibi iyi oyununa devam eder.. Ama golü bulamayınca, korkunç son gerçekleşir.. İngiltere penaltılardadır! Eğer Lampard ve Gerrard penaltı kaçırdıysa şampiyonluğu unutma vakti gelmiştir.. böylece 16 senede 5. defa bir kupaya penaltılarla veda eder Adalılar..

Turnuvanın en kavgacı takımı Portekiz demişken, turnuvanın en spektaküler maçı da Hollanda-Portekiz arasındaydı. Kart rekoru kırılan, sürekli bir kartın çıktığı, kavga, dövüş ve 1-0'lık Portekiz galibiyeti. Tecrübeli "profesyonel'"lerin takımı Portekiz Hollanda'nın çömezlerini kışkırtır ve Hollanda'nın yaşını başını almışları önderliğinde tüm takım Portekiz'e ayak uydurur. Sonuç: turnuvanın rezalet sıfatını hak eden tek maçı. Turnuva boyunca açıkçası ne oynadığını çözemediğim Portekiz; Hollanda'dan sonra İngiltere'yi de geçerek yarı finale çıkar. Şükür ki, futbolun şans tanrıları yarı finalden ötesine gitmesine izin vermiyor henüz futbol oynamayan takımların.

Hollanda ise Portekiz maçına kadar ve Portekiz maçı dahil diğer hayal kırıklığıdır turnuvanın. Erken veda ettikleri kupalar dahil hep 'güzel' oynayan takım gitmiş, oynamayan bir takım gelmişti maalesef bu kupada. Hollanda (kazanamazdı ya) bu oyunla kazansaydı kupayı, çok kişinin içi burulurdu eminim. Müzesinde aldığından daha fazla 'kupalar' olması gereken tek bir takım varsa o da Hollanda'dır. Ama futbol denen oyunun başına, futbolcu olarak gelmiş en güzel adamlardan Van Basten'in yönettiği 2006 Hollanda'sı değil. Hollanda demişken de son zamanlarda akla hep Çekler geliyor. Çok sık karşılaşıyorlar malum.. Bu turnuvada karşılaşmadılar ama bu sefer kaderleri benzerdi: hayalkırıklığı. Turnuvada kimilerince çok ileri gideceği tahmin edilen Çek Cumhuriyeti Baros'u sakatken, Koller'ini de kaybedince gruptan dahi çıkamadan veda etti kupaya.

Kupanın sürprizleri görüldüğü gibi eleyenler değil de, elenenler oldu. Bir Türkiye, Kore, Hırvatistan, Bulgaristan vakası yoktu.. Ama Fildişi Sahilleri, Gana, Angola, Avustralya, Ekvator gibi hoş tatlar vardı. Gana; Afrika adını en ileri taşıyan ülke oldu. Şanssızlık; Brezilya çıktı karşılarına. İyi de oynadılar, ama olmadı. Hak etmedikleri bir skorla veda ettiler.

Fildişi Sahilleri gruptan çıkamasa da, 'heyecanlı' oyunlarıyla sevdirdi kendini. Yetenek, tecrübesizlik ve ''heyecan'' bir takımda birleştiği zaman tadından yenmiyor o takım. Ama çok zor gruba düştüler. Asla olmaz diyordum, olabilirdi de; Arjantin-Hollanda ve Sırbistan'ın olduğu gruptan çıkabilirlerdi evet. En azından hissettirdiler. Olmadı.. Angola ise ne tecrübeli, ne yetenekliydi. Ama ellerine geçen fırsatı değerlendirmeye çıktılar. İlk maçta yıllardır sömürüldükleri Portekiz'e kök söktürdüler, ama gol atmayı başaramadılar. Kaybettiler. Sonra beklenmedik şekilde son maça taşıdılar iddialarını, zordu Meksika'yı altlarına almaları ama son 15 dakikaya kadar kendi ümitlerini korudular, bizimkileri de.. Elendikleri zaman da futboldaki 'amatör ruha' olan inancımızı kuvvetlendirerek elendiler. Bundan 16 sene sonra Angola nasıl bir kadroyla  savaşmıştı ama.. Neredeyse çıkıyorlardı o gruptan diyeceğiz eminim.. Umarım Angola hala oralarda bir yerlerde olur.

Yazının sonuna gelmişken de, her turnuvadan sonra alevlenen tartışmaya değinmek gerek sanırım. Nasıl bir futbol vardı? Her şeyden önce şu bir kez daha görüldü ki; Dünya Kupaları'nda üst düzey futbol beklemek abesle iştigal. Öncelikle takımlar "takım" değil! Toplama takımlar bunlar, her gün  beraber olan, haftada 3 maça çıkan kulüp takımları gibi bir kolektif (Ömer Üründül'e de selam gönderiyorum buradan) oyun beklemek insafsızlık. Ayrıca bu "toplama takımlar" koca bir sezonun yorgunluğuyla geliyorlar turnuvalara. Ayrıca maçlar yazın en sıcak günlerinde ve çoğu erken saatlerde oynanıyor. Tüm bu etkenler birleşince çok "sıkıcı" maçlar çıkabiliyor ortaya.


Bu yüzden bir turnuvadan beklenti alabildiğince fazla sayıda iyi maç olmalı öncelikle. 64 maç var, hepsinin güzel olması beklenemez. Bu turnuva benim için bu açıdan doyurucuydu.

Sonrası: her turnuvada yaşanan karnaval havası. Futbolla dolu bir ay. Her gün maç, maçlar.. Bu heyecan bile başlı başına yeterli. Her gün bir sevinç görüntüsü, her gün bir trajedi. Bugün sevinçten ağlayan takımın, 2 gün sonra yaşadığı hayal kırıklığı.. Ve bunun sürekli yenileniyor oluşu.. Daha iyi bir futbol izlemek isteyen pek ala, La Liga'yı, Premier Lig'i izleyebilir. Ama Dünya Kupası başka bir coşku, 4 senede bir gelen bir futbol karnavalı. Bunun bilincinde olup bu trajedi oyununun keyfine varırsınız ya da her 4 senede bir "bu kupa ne kötüydü" diye mırın kırın edersiniz..

Notlar:

*Adidas'ın yeni ürettiği toplar çok konuşuldu. Uzaktan çekilen şutlardaki gol yüzdesi tavan yaptı. Ve bu durum yeni toplara bağlandı.

*Uzaktan atılan gollerin fazlalığından bahsetmişken, sadece uzaktan atılan goller değil hazırlanış itibariyle de birbirinden güzel goller izleme şansına sahip olduk..

*Turnuvanın en gürültülü ve en ateşli taraftarları İngiliz'lerdi.

*Zidane'ın Materazzi'ye attığı kafa turnuvadan sonra iki ülke arasında diplomatik krize dahi neden oldu!

*İtalya 12 yıl aradan sonra yine final oynadı. 24 yıl aradan sonra yine şampiyon oldu.


Bunlar da nacizane seçimlerim:

En İyi Maç: İtalya – Almanya (Yarı Final)

En Kötü Maç: Portekiz – Hollanda (2. Tur)

Sürpriz Takımlar: Portekiz, Ekvador

Hayal Kırıklıkları: İngiltere, Brezilya

En İyi Futbolcular: Cannavaro (İtalya), Zidane (Fransa), Buffon(İtalya)

Hayal Kırıklığı Futbolcular: Rooney (İngiltere) Ronaldinho (Brezilya)

En İyi Teknik Direktör: Jurgen Klinsmann

Turnuvanın En Komik 'An'ı: Şampiyon İtalya'nın futbolcularının Camoranesi'nin saçlarını keserken Del Pierro'nun yaptığı tanımlanamaz dans..

Turnuvanın En Büyük Şoku: Zidane'ın Materazzi'yi bir kafayla yere yıkması.. Gördüğü kırmızıdan sonra kupanın yanından usulca geçerek soyunma odasına inmesi..

Kupayı Kim Kazandı?: İTALYA


Altın 11:

Buffon (İtalya)

Miguel (Portekiz)

Cannavaro (İtalya)

Thuram (Fransa)

Sorin (Arjantin)

Pirlo (İtalya)

Vieria (Fransa)

Valencia (Ekvador)

Joe Cole (İngiltere)

Zidane (Fransa)

Klose (Almanya)



 

Önce favorilere bakalım; Almanya.. Kupanın en garip favorisi.. Varan 1, ev sahibi. 2, ellerinde neşterler bekleyen, böylece takımı kamçılayan bir basın. 3, genç ve hırslı bir kadro, genç ve vizyonu olan bir hoca..

Devam; 4, ev sahibi. Seyirci baskısı.. 5, takımı strese sokan bir basın. 6, tecrübesiz bir kadro ve takımı nereye götüreceği belli olmayan tecrübesiz bir hoca. Ve son, 7; "Futbol 90 dakika oynanan ve sonunda Alman'ların kazandığı bir oyundur." (İmza: Gary Lineker)

Kupaların gizli favorisi hep İspanya'dır, bu kupada da öyle deniyordu. Ama hayır efendim, bariz Almanya idi gizli favori. Çünkü genel kanı 4-5 ve 6. maddelerin geçerli olduğu yönündeydi. Ama 1-2-3 ve en önemlisi 7. maddeler kafa karıştırıyordu.

Brezilya; olağan şüpheliler, olağan dışı ürkütücü bir kadroyla geldiler bir türlü şanslarının tutmadığı Avrupa kıtasına. Ronaldinho, Ronaldo, Adriano, Robinho, Kaka.. Bir takımda şu adamlar toplandıysa, arkalarında da, Ze Roberto, Emerson, Gilberto Silva gibi isimler varsa.. Bu takımdan fizik kanunları gereği korkmak zorundasınız!

Arjantin; bu sefer şeytanın bacağını kıracaklardı, 20 sene sonra.. Onları sevenlerin bundan hiç şüphesi yoktu, kadroları iyiydi, 2002'deki kadar aşırı bir baskı yoktu üzerlerinde.

İngiltere;  tarihinin kimilerine göre en iyi jenerasyonuydu "futbolun beşiği"nden gelmiş takımın. Brezilya'dan bile daha iyilerdi hatta, Adriano, Kaka veya Messi yoktu bu takımda belki ama, (istisnasız) her oyuncusu kendi bölgesinde takımının (dünyanın en iyi takımları bunlar) yıldızı olan bir takım vardı ortada.

Başaltı favorileri ise; İtalya, Fransa, İspanya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan'dı.. İtalya benim İngiltere ile beraber final oynar dediğim takım, hem (doğal olarak) savaşçı hem de tarihlerinin en hücumu da düşünen takımıyla gelmişti. Fransa ve İspanya olağan güçlüler, ayrıca İspanya iyi bir kadroyla oradaydı. Hollanda kupaya gelirken eleme grubundaki referansıyla favoriyken, Çekler de bu kadro bu sefer başaracak, "Nedved bir kupa almak istiyor" gazını düşünenlerin favorisiydi. Suudi Arabistan"ı bana değil sevgili Mustafa Denizli'ye sorun. Bazen yolda gençler önümü kesip soruyor, "Burak Hocam neydi Arabistan'ı favori yapan?" diye.. "Mustafa Hocam kupa öncesi söylediklerini çıkıp basın toplantısıyla açmadıkça" yorum yapmayacağım diyorum.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: