MÜZİK ÖTESİ

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)

Can Ali Erdal - 23 Kasım 2010

O gece hayatımda hiç olmadığı kadar bünyem beni erkenden uyumaya zorladı. Göz kapaklarımın ağırlığı, yüz katına çıkmıştı. Saatler henüz on bir olmadan ben yatağımdaydım, tıpkı rütbesiz bir asker gibi. Bir yandan da yarını düşünüyordum. Stresli bir gün olacaktı. Daha uyumadan sabah kalkmak için kurduğum telefonun alarm zili beynimde zonkluyordu (Sırf fantezi olsun diye gidip Eminönü'nden ucuz bir telefon alacağım. Sonra alarmını kurup, o ucuz telefonun alarmıyla uyanıp, alarmı kapatmak için "alarmı kapa" tuşu yerine, telefonu kırarak alarm sesini durduracağım). Yatağa başımı koyar koymaz sızmışım. İğrenç alarm sesiyle uyanmayı beklerken gözlerimi açınca bir de ne göreyim; Kelebek Vadisi...

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)
Bu bir rüya mı yoksa gerçek mi pek anlayamıyorum. Bunları düşünmek -ki normalde hep saçma sapan ayrıntılar düşünürüm!- yerine kendimi vadinin büyülü atmosferine bırakıyorum…

Büyülü Kelebek Vadisi'nde tek başınayım. Huzur doluyum. Ne Murat'ın yüksek volümlü sesi ne Öncü'nün pinpiriklenmeleri ne de bendeniz Can Ali'nin tez canlılığı var. Sadece dalga ve kuş sesleri... Sonra kendi kendime şunu diyorum: "Ulan bugün işyerinde yardırmak yerine, Kelebek Vadisi'nde cirit atıyorum, birazdan şelaleye tırmanayım bari…"
 

Plajda volta atıyorum. Elli metre ileride, orta yaş üstü, garip dört adam dikkatimi çekiyor. Dikkat edilmeyecek gibi değiller hani. Denize girmek için deniz mayosu ya da şort yerine dördünde de omuzdan askılı "güreşçi mayosu" var! Bunlar ne ayak diye yanlarına gittiğimde gördüğüm suratlar karşısında hayrete düşüyorum. Bu, omuzdan askılı güreşçi mayosu giymiş dört zat, bizim "pür-ü pak"lar. Kimler mi?.. Geçen hafta Beyazıt'taki nargilecide Delikasap için röportaj yaptığımız Lenin, Stalin ve Atatürk... Ama tatile gelirken dört kişi olmuşlar. Bu dördüncü kişi ise Kruşçev!

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)

"Hazır bizim adam sendeci kankalar yokken şunlarla bir röportaj yapayım da Delikasap.com'da yayımlayalım" diyorum kendi kendime. Hem de görüntülü!

Yanlarına yaklaştım "Merhabalar, beni tanıdınız mı?" diye sordum.
Bu soruya ilk atılan Atatürk, "Sen Çapanoğlu ayaklanmasını başlatan çıbanbaşısın, yıkıl karşımdan deyyus!" deyivermez mi?

Atatürk'ün bu çıkışı bünyemde korku ve şaşkınlığa yol açtı. Ne diyeceğimi şaşırmış bir şekilde, "Yanılıyorsunuz. Yozgatlıyım ama Çapanoğlu ayaklanmasıyla zerre ilgim yok. O ayaklanma sırasında gamsız Ali dedem bile yeni doğmuştu. Yani benim orada olmam imkânsız" dedim.

 

Lenin ise lafı ağzımdan aldı; "Mustafa Kemal, hatırlamadın mı yahu, geçen ay bizimle röportaj yapmışlardı. Delikasap isimli bir dergi çıkartıyorlarmış, bu da onlardan" dedi.
Atatürk benim Çapanoğulları ile bir alakamın olmadığını anlayınca röportaj teklifimi kabul etti zor da olsa.

"Röportaja başlayabiliriz artık değil mi?" diye sordum. Stalin, "Önce bir votkalarımızı içelim de kendimize gelelim" dedi ve Kruşçev'e dönerek "Nikita bize üç tane votka getir!" diye ekledi. Atatürk, "Bana da rakı, duble olsun" dedi. Atatürk'ün rakı isteğini duyan Lenin'in "Mustafa Kemal sana içki yasak değil mi yahu?" sorusunun üzerine, Atatürk'ten yıldırım gibi bir cevap geldi: "Karışmayın ben tatildeyim!.."

Stalin, yoldaşları ve Atatürk'e dönerek; "Kesin artık yahu röportaja başlayalım, daha yamaç paraşütü yapacağım. Nikita sen de getir artık şu votkaları!" dedi.
Ben ise yarı heyecanlı bir şekilde ilk sorumu sormaya hazırlanırken arkamdan, yani deniz tarafından şu sesler gelmeye başladı:

- Ulan Öncullah, yaptın yine Öncullahlığını! Üç tane koca palamudu nasıl yedin ule!?
- Abartma Murat ya, iki tane yedim, hem küçüktü. Ayrıca kendine bak, sanki sen benden az yedin!
- Biraz dinlenip denize girelim de yediklerimiz yağ olmasın, İstanbul'a dönüşte "Tayland boksu"na başlayacağım da….
- Tayland boksuymuş, adam bildiğin zır deli!
- Bir şey mi dedin Öncücüğüm?
- Palamutlar ne kadar da güzeldi diyorum!

Aman Allahım, bu konuşmalar bildiğin Murat ve Öncü'ye ait!.. Arkamı dönüyorum ve "yazlıkçı" tipli, şnorkelli iki adam görüyorum. Evet, onlar: Öncü ve Murat!

Sonra Murat şöyle diyor: "Can Ali'ye bak burada da çıktı karşımıza! (Onlar da beni gördüğü için rahatsız zaar!) Amanın yanında kimler var? Hemen gidelim Öncü!"

Murat Arda yanımıza gelir gelmez şunu dedi bana: "Vay eşşoğlusu! Buralara kadar gelmişsin bize söylemiyorsun…" Sonra yumruklarını bir boks maçında dövüşür pozisyona getirip, dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti: "Omzunu getir omzunu, vuracağım. Çok sinirlendim!"

Yanındaki Öncü ise her zamanki kontrolcü ruh yapısını elden bırakmayarak Murat'ı dürtüyor ve bir yandan gözleriyle Stalinleri gösteriyordu.
O sırada Murat, Öncü'nün kulağına şöyle fısıldadı: "Kanka bırak bilinç vermeyi! Gördüm, merak etme! Amacım Can Ali'yi nötralize etmek, anla yahu!"
Ardından kıpkırmızı olmuş suratıyla "üç yüz altmış derece" dönüp gayet kibar bir şekilde şunu söyledi:
- Affedersiniz. Merhaba yoldaşlar! Nasılsınız paşam?

Atatürk ise;
- Evladım senin derdin nedir?
- Paşam, ben normalde çok sakin adamımdır ama bu Can Ali beni hep zıvanadan çıkartır…

Araya giren Lenin;
- Çocuklar röportaja başlıyor musunuz yoksa gidelim mi?
Bu tehditvari cümleyi duyan Öncü ise;
- Durun durun, hemen başlıyoruz. Sizlere soracağımız çok şey var…

Lenin;
- Başlayın o zaman, sizin iç hesaplaşmanızı çekmeye gelmedim buraya…
- Hemen başlıyorum. Şu anda Türkiye'deki en yaygın konu türban meselesi… Öncü daha lafını bitirmeden Atatürk girdi lafa;
- İnanmıyorum, gene mi?
- Maalesef gene, dedi Öncü.

Lenin ise Atatürk'e dönerek kinayeli bir şekilde;
- Rejimin çatırdıyor Mustafa Kemal!
- En azından senin rejiminden uzun sürdü ve halen sürüyor, dedi Atatürk…

Bu laf üzerine konuşmanın başından beri sessiz kalan Stalin, ayağa kalkıp sağ ayağını yere vurup, ellerini yumruk haline getirerek, iki omzunu da başına yakınlaştırdı ve her yerde yazılı olan "Vadimizde bulunan kelebekleri ürkütmemek için lütfen bağırmayın, hatta yüksek sesle bile konuşmayın" uyarısını hiç ama hiç iplemeyerek "Nikita" diye haykırdı!

O sırada votka almak için elli metre ilerideki bara gitmiş olan Nikita Kruşçev ise, "Hopdedik" diye cevap verdi.

Stalin, belli ki Atatürk'ün "Senin rejiminden uzun sürdü" lafına fazlaca takmıştı, tok ve kızgın birses tonuyla;

- Glasnost ve perestroyka (Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nde yeniden yapılanma, açıklık, şeffaflık; tabir-i caizse götü başı ayrı oynama) safsatalarını sen mi çıkardın? diye bağırdı Kruşçev'e...

Bunun üzerine Kruşçev, "Kaç kere diyeceğim yahu! Gorbaçov, Gorbaçov" diyerek inletti vadiyi!
Biraz önce aynı şekilde Kruşçev'e bağıran Stalin bağırdığını unutmuş olacak ki, "Bağırma kelebekleri kaçıracaksın" dedi . Sonra Öncü'ye dönerek sordu:

- Geçenlerde Noam Chomsky'nin bir panel için İstanbul'a geldiğini duydum, doğru mu?
Öncü önce işkillendi, sonra "Doğrudur" dedi.
"Peki ya sen gittin mi?" diye sorunca bizim Öncü daha da işkillendi. Herkesin duyacağı şekilde boğazından şöyle bir ses geldi: GLOOKK! Bu Öncü'nün yutkunma sesiydi. Stalin sorduğu sorunun cevabını almak istiyordu. Tükürüğünü yutan Öncü, çatallı bir ses tonuyla;

-Bizim dergide bir arkadaş var, Orçun diye... O zorladı beni yoksa ben oturup paşa paşa TUS'a çalışacaktım!
- Orçun mu?
- Evet Orçun!?
Stalin iki saniye uzaklara baktıktan sonra konuşmaya başladı;
- Tamam. Şimdi hatırladım bu Orçun'u. Hani Frankfurt Okulu'yla ilgili bir makale yazmıştı, hafif postmodern. Hatta şu an Amsterdam'da ikinci master'ini yapan Karkas'ın da kardeşi aynı zamanda…

 

"Tam üstüne bastınız. Ta kendisi" dedi Öncü.

Stalin'in bizim hakkımızda bu kadar şey bilmesi üçümüzü de şaşırtmıştı. Murat'ın ise kulağıma eğilip kısık sesle "Kanka bu Stalin kesin MİT ajanı ellam!" demesi beni daha çok şaşırtmıştı…

Stalin'e hemen sordum, "Nereden biliyorsunuz bunları?"
"Takip ediyorum evlat" demesin mi bana! Sonra edeceği sözler daha da ilginçti:
- Sizin radyo programınızı mesela geçen Vlademir ve Mustafa Kemal ile birlikte dinledik. İki kişi var DJ yanılmıyorsam. Biri gayet kibar ve yatıştırıcı, diğeri ise tam fırıldak.
Bizim Alp Eren ve Mert Yıldız'dan bahsediyordu.

Lenin ise Chomsky'i merak ediyordu ve bize şunu sordu: "Madem gittiniz anlatın bakayım Chomsky  neler anlattı!?"

 

Araya giren Stalin, "O adam beni hiç sevmez, kesin saydırmıştır bana" dedi.
Biz allem kallem edince Stalin şunları söyledi:

 

- Vay canına! Demek adam halen beni eleştiriyor. Hiç unutmam 1950'li yılların başıydı. Chomsky benimle röportaj yapmak istedi. Bir tez hazırlıyordu. Yanılmıyorsam üniversiteyi bitirme teziydi bu. Konu ise "Stalinizm"di. Chomsky o zamanlar tam bir Stalinist olduğunu söylüyordu bana ama ne fayda! Adam benimle röportaj yaptıktan bir-iki ay sonra Troçkistler'in düzenlediği Dördüncü Enternasyonal'de Stalinist Sovyet rejimini en ağır dille eleştirdi. Yani çocuklar, lafı nereye getireceğim? Chomsky beni ta altmış sene önce eleştiriyordu, siz ona kulak asmayın... dedi.
 

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)

Stalin, Chomsky olayına gerçekten bozulmuştu, ortamda kısa süreli bir sessizlik oldu. Bu sessizlik,

Atatürk'ün Murat'a şu sorusuyla sona erdi:
- Çocuk!
- Buyur paşam.
- Bu Delikasap internet sitesiyle, kağıt dergisiyle, radyosuyla şu an çok iyi bir yerde, takip ediyo... derken Murat heycanlanmış olacak ki pek yapmadığı bir şeyi yapıp hemen araya girdi:
- Teveccühünüz paşam… diyecekti ki, Atatürk hemen bastı fırçayı;
- Kesme sözümü yahu! Ne diyordum? Ha bunların yanına bir de televizyon programı iyi gider…
- Size ne diyeceğimi bilemiyorum. Biz de en geç iki ay içerisinde inşallah bir televizyon kanalında programa başlayacağız. Ön görünüze hayranım efendim!
- Hadi bakalım…

Bardağının sonunda kalan votkayı bir hamlede fondip yapan Lenin ise şöyle dedi:
-Delikasap üretim araçlarını yaygınlaştırıyor ha!...

Lenin'in bu lafından sonra Öncü, tenor mu yoksa bas mı olduğu anlaşılmayan bir tonla, kısa ama gevrekçe güldü. Lenin'in bu övgü gizli lafı Öncü'nün hayatında duymak istediği belki de en öncelikli laftı. TUS'u kazanması bile onu bu kadar mesut etmeyecekti.

Hava sıcak, ortam mayışmaya elverişliydi. Kruşçev, Stalin'in kulağına bir şey fısıldadı (hayatta kaçırmam bu tip şeyleri). Sonra Stalin, kendi "orta yaş üstü" grubuna dönerek;
- Yahu şelaleye gitmeyecek miydik biz? Fazla vaktimiz kalmadı, yarın Leningrad'a döne…. demeden

Atatürk yine celallendi:

- Yok yaaa! Önce İstanbul, sonra Selanik, en son Leningrad?
Sıcağın altında daha fazla tartışmak istemeyen ve bir an önce tatilin son gününde daha önce görmediği şelaleye gitmek isteyen Lenin, Stalin'e "Tamam sorun çıkarma" der gibi gözlerini kapatıp, kafasını hafifçe sol omzuna doğru rotasyon yaptırarak aşağı ve yukarı doğru yavaşça salladı ve "İstanbul ve Selanik'e uğramadan Leningrad'a hiç döner miyiz sevgili dostum" dedi.
Atatürk çok duygulanmıştı. Nemli gözlerle Lenin'e bakarak, "Hep en zor anlarımda yanımdaydın Vladimir, var ol dostum " deyiverdi!

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)

Artık içkiler de bitmişti, bizim sorularımız da. Onları daha fazla sıkmak istemedik ve hava kararmadan bir an önce şelaleye gitmeleri için Murat ve Öncü'ye bakarak surat ifademi "Haydi yavaştan biz de uzayalım" moduna getirdim. Onlar da plajdaki malzemelerini, bir çuvalı andıran çantaya koyarak şelalenin yolunu tuttular. Beş altı adım yürüdükten sonra Lenin arkasına dönerek "Üç gün sonra İstanbul'dayız çocuklar. Kim bilir belki orada da karşılaşırız ha" diyerek bize göz kırptı. Sonra kendinden dört beş adım uzaklaşan kankalarının yanına dönmek için adımlarını sıklaştırdı.

Biz ise gerçekten de çok mutluyduk. "Yine bomba bir röportaj yaptık" diye birbirimizle konuşurken, açıktan gelen bir zodyak motoruyla birden bire gözlerimizi denize çevirdik. Zodyak öyle bir hızla karaya yanaşıyordu ki aklıma Japonlar'ın "Pearl Harbor Çıkarması"nı getirdi. Zodyaktan inen adam, yuvarlak gözlüklü, keçi sakallı entelektüel görünümlü biriydi. Bize doğru hızla yaklaştı ve kim olduğunu öğrenmemiz uzun sürmedi. Bu Troçki'ydi!

Can Ali'nin Kasap Vitrini - Rüya (Lenin, Stalin ve Atatürk)

Aman Allahım yine bulmuştu bizi. Yanımıza bir hışımla yaklaştı ve direk Öncü'nün boğazına sarıldı. Murat ve ben şoka girmiştik. Kankamızı tavuk gibi boğazlayan Troçki'ye herhangi bir şekilde müdahale edemedik. Öncü'den bir hindiyi andıracak sesler geliyordu: Gluukkk, gluuuppp!... Öncü tam ruhunu teslim edecekti ki, Troçki bıraktı bizim kankayı ve üçümüze dönerek, "Stalin nerede! Biliyorum buradaydı! Votka bardağı burada! Eminim burada!" dedi ve tam benim gırtlağıma yapışıp beni de Öncü'ye yaptığı gibi bir kümes hayvanı gibi boğazlayacakken saatimden gelen iğrenç alarm tonuyla uyandım.

Başındayken rüya olduğunu tam net olmasa da anladığım rüyamın, sonuna doğru rüya olduğunu unutmuştum. Terler içerisinde kalmıştım… Yatağımdan kalkıp yüzümü yıkadım. Troçki'nin rüyamda Öncü'yü boğazladığı sahne bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. Bir yandan gülüyor, bir yandan da rüyanın etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. İşe gitmek için otobüse binip kafamı otobüsün camına koyduğumda Tanrı'dan tek dileğim şuydu: Bir daha bu tip rüyalar görmemek. Rüyamda, Lenin bana "Üç gün sonra İstanbul'dayız" demişti. Kesin bu seferde Taksim'de takılacağız bunlarla rüyamda. Of of! Sonunda Troçki basmasa bari…

Yukarıda yazdığım hikâye tamamıyla hayal ürünüdür. Gerçekle yakından uzaktan ilgisi yoktur.  İsmi geçen kişilerle ilgili herhangi bir öznel düşünce yer almamaktadır…

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: