MÜZİK ÖTESİ

Bizi Biz Yapanlardandır, "Yaşanmışlıklar"!

Sadi Tirak - 1 Ekim 2006

Ve eğer onlar olmasa, o yaşanmışlıklar ve o hatıralar Ne anlamı olurdu hızla akmaya devam eden bu zamanın? Bizler hatırladıkça, bizler unutmadıkça "biz" olmuyor muyuz daha çok? Ve o unutmayı en çok istediklerimiz yok mu?! Zamanın bu karşı konmazlığı içerisinde bizi şekillendiren ve yönlendiren Sizin hiç kaybetmekten ölesiye korktuğunuz bir aşkınız oldu mu? Eğer cevabınız hayır ise bu yazının devamını okumasanız, bu filmi seyretmeseniz de olur. Bu film ve bu yazı, cevabı evet olanlara

Daha önce "Being John Malkovich", "Adaptation", "Confessions Of A Dangerous Mind" adlı filmlerden tanıdığımız Hollywood'un son dönemlerdeki dahi senaristlerinden Charlie Kaufmann'ın senaryosunu yazdığı, çektiği video kliplerle (bkz. Bjork ve Chemical Brothers klipleri) adını duyduğumuz Michel Gondry'nin  (That Is That Productions) yönettiği (bu ikili daha önce "Human Nature" adlı filmde de bir araya gelmişti hatırlarsanız) ve 2004 içerisinde Focus Features tarafından yayınlanmış bir filmdir "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind".  "Hayatlarımızın sinema dergisi" Empire'ın 2004 yılının en iyi filmi seçtiği ve aynı yıl "en iyi orijinal senaryo" ile "en iyi kadın oyuncu" (Kate Winslet) dallarında Oscar kazanan bu eser, ülkemizde gösterime ancak 2006 yılın Mayıs ayında girebildi. (Hiç girmemiş olmasından iyidir değil mi?)


Adını Alexander Pope'un "Eloisa To Abelard" adlı şiirinde geçen bir mısradan almış olan filmin (Charlie Kaufmann, önceki filmlerinden biri olan "Being John Malkovich"de birbirine mektup yazan sevgililerin olduğu kısa kukla oyununu da bu şiirin bir sahne uyarlaması olarak tasarlamış, yazmıştır) sloganı veya spot başlığı ile konuya inceden bir giriş yapalım: "You can erase someone from your mind, getting them out of your heart is another story" (Birini aklından silebilirsin, kalbinden atmak ise başka bir hikâyedir.)


how happy is the blameless vestal's lot

the world forgetting , by the world forgot

eternal sunshine of the spotless mind!

Each pray'r acceppted , and each wish resign'd"

Alexander Pope , Eloisa To Abelard


"Ne mutludur suçsuz bakirenin dostları

Unutulan dünyadan, dünya unuturken

Lekesiz zihnin ebedi gün ışığı

Her dua kabul olunmuş

Ve her istek bırakılmış."


Kahramanlarımız: Jim Carrey (Joel Barish), Kate Winslet (Clementine Kruczynski), Kirsten Dunst, Mark Ruffalo, Elijah Wood ve Tom Wilkinson.

Herhangi ilginç veya sıra dışı bir yanı olmayan Joel'in, kardeşi ve onun eşiyle gittiği bir sahil partisinde; deniz kenarında uzun uzun izlediği ardından yanına gelip konuşmaya başlamasıyla tanıştığı; renkli saçlı, uçuk kaçık hal ve tavırlara sahip olduğu hemen anlaşılabilen ve sıcakkanlı Clementine'a âşık olması ile başlıyor bu "aşka övgü" hikâyesi.

Evet, "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind" sinema tarihinde "aşkı felsefik bir dille anlatan ve kişilikler vs. sevgi ikilemiyle alakalı" yapıtlar arasındaki yerini almış durumda. Hiç kuşkusuz ki bir gerçeklik sorgusu (bellek silinebilir mi?) ve aşkın gücüne karşı bir övgü de söz konusu. Fakat bunu yaparken sıkıcı romantizm budalalığına düşülmediğini de belirtmek gerek. Hollywood'daki kusursuz aşklar kime inandırıcı geliyor ki artık? Kusursuz olan herhangi bir aşk yaşanmış mıdır ki? Zaten aşk bir kusursuzluk oyunu değildir ki! Hayat da öyle Hata olarak görülmemeli yaşanılan sıkıntılar! Ne de olsa her güzellik bir zorluk istemiyor mu?

Joel ve Clementine ikilisi birbirlerini bile şaşırtacak derecede mutlu bir çift oluveriyorlar 2 yıl boyunca. Fakat ilişkilerin günümüz dünyasındaki en büyük (kolay kolay kaçınılamayan) sonlarından bazıları olan; rutine bağlanmanın yarattığı sıkıcılık, heyecanın yavaş yavaş yitirilmesi, karşılıklı olarak çok iyi tanınmadan kaynaklanan "gizem" duygusunu kaybediş, sahip olunanın çekiciliğini yitirmesi ve her iki kişinin de birbirine "antipatik" gelmeye başlaması gibi sebeplerden dolayı ilişkileri sonlanıyor.
Ve tabii ki ilişkiyi sonlandıran; kendi halinde sessiz sedasız bir hayat süren ve hayatını sıkıcı bulan Joel değil, hayatın her anını dolu dolu yaşamayı, her olanağı ve fırsatı değerlendirmek için sürekli zamanla yarışır bir halde olan "renkli kişilik" Clementine!

Buraya kadar her şey ne kadar da normal değil mi?

Fakat olayın ve filmin "aslı" bu ilişkinin bitiş şeklinde

Clementine, Joel'i "hafızasından sildiriyor"!
Joel'i ve Joel ile ilgili olan herhangi bir anıyı bir daha hatırlamamak üzere üstelik

Sloganı "Don't forget, with Lacuna you can forget" (Unutmayın, Lacuna ile unutabilirsiniz) olan Lacuna Inc. adlı bir şirketin "hafızada hatırlanmak istenmeyen anıları ve kişileri silme yöntemi" ile Joel'i unutan ve onun bu şekilde kendisini sildirdiğini fark eden Joel'in, Beck'in "Everybody's Gotta Learn Sometimes" yorumu eşliğinde aşka inanan herkesi rahatlıkla ağlatabilecek sahnesi ile filmin anlatılmaz yaşanır büyüsü başlıyor.

2004 yılındaki sevgililer gününe 3 gün kala -hala birlikte olduklarını zannettiği- Clementine'ın çalıştığı kütüphaneye gidip, erken alınmış bir sevgililer günü hediyesi ile aradaki buzları eritme amacına sahip Joel, Clementine'ın kendisini tanımaması üzerine karmakarışık bir şekilde kız kardeşinin evine döner. Onun bu haline daha fazla dayanamayan eniştesi ise bir süre sonra; Lacuna Inc.'ten gelen ve "sildirilen kişiye gösterilmemesi gereken" uyarı kâğıdını Joel'e okutur.

Joel bir süre -doğal olarak- toparlanamamış bir şekilde bu olayı sorgular, Lacuna Inc. adlı şirkete gider, tüm olayı öğrenir ve!!!

İçinde bulunduğu yıkılmışlık, hayal kırıklığı, öfke gibi negatif duyguların etkisiyle, Clementine'ın kendisine yaptığının aynısını yapmaya, yani Clementine'ı hafızasından sildirmeye karar verir.
İşte film hakkında bir şeyler anlatmak için ifadelerin yer yer yetersiz kalabileceği anlar da tam bu noktada başlamaktadır.

Joel'in hafızasından anılar teker teker silinirken, karar verdiği bu "sildirme" operasyonu için duyduğu can acıtıcı "pişmanlık", aşkın gücüne inanan hemen herkesi sarsacak nitelikte. Bugüne kadar filme dair yapılan övgülerin de yüzde 90'ı işte filmin bu kısmıyla, yani Joel'in hafızaları teker teker silinirken, beyninde dolaştığımız dakikalar ile ilgili.

Flashback ve flash forwardlarla dolu ve ilk başta izleyiciye karmaşık gelebilen kurguyu adım adım çözerken içimizden geçenleri anlamlandırmak ise pek zor olmasa gerek...


Bazılarımız Joel oluyoruz anında, bazılarımız Clementine Fakat kendini Clementine yerine koyanların bile Joel için gözyaşı dökebileceği sahnelerin fazla olması da ayrı bir gerçek... Zaten filmin tam olarak anlaşılması için birden fazla izlenmesi gerektiği görüşü de bu bağlamda kuvvetleniyor.

Bir merak uyanıyor ansızın daha sonra Acaba diyorsunuz Acaba Clementine de hafızası silinirken, Joel gibi kendi benliği içerisinde acı çekip, pişmanlık duydu mu? Acaba Clementine de hafızası içerisinde oradan oraya koşturdu mu Joel ile birlikte yaşadığı güzel zamanların anılarını kurtarmak için?

Derken aklınıza "silinebilir tükenmez kalemler" geliyor. Bir gün silmek isteyeceksek neden tükenmez kalemle yazıyoruz ki diye haykırmak istiyorsunuz karşı konmaz bir hüzün dalgalanmasıyla. O sırada Joel da donmuş Charles nehrinin ortasında haykırıyor zaten "Hayır, bunu silmeyin!! Bari bu kalsın, bunu silmek istemiyorum, hayır!!!" diye.

Aklınızdan geçenler bununla da sınırla kalmıyor elbette. Bunun bir korku filmi olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Yalnız kalma, yalnız olma korkusu insanın şu fani dünyada en büyük korkularından birisi değil miydi hani?

Bazı sorulara cevap arayışları başlıyor kalbinizde.


Birlikte olduğumuz insanı fazlasıyla tanıdıktan ve onun her hareketini ondan önce öngörebildiğimizde aşkın heyecanı kayboluyor mu?

Biten aşk değil de insanların birbirlerine olan tahammülleri midir yoksa?

Güzel şeyleri öldürmeyi neden bu kadar istiyor veya seviyoruz ha?

Ufak ayrıntıları bir kenara atmayı başaracak olsak ve şartlanmalardan kurtulsak, içimizde hala o insana olan aşkın aynı şiddette kaldığını görebilir miyiz ya da?

Daha önce âşık olup, ilişkimiz hüsranla bitse bile; aynı kişiyle tekrar karşılaştığımızda başka bir yaşamda neler hissederiz?
İnsan ne kadar acı çekerse çeksin anılarını sildirdikten sonra (böyle bir şey gerçekten mümkün olabilseydi eğer) kendisi olabilir mi bir daha?

Peki, böyle bir şey gerçekten mümkün müdür?

Acaba makine olsa da olmasa da unutup aynı şeyleri tekrar yaşamayı seçer miydik?

İntihar eden biri tekrar hayata dönme fırsatı bulduğunda hayata dönüp de yine intihar edeceğini bile bile aynı yolları seçer miydi?

Gerçekten unutulabilir mi bir ilişkiye ya da bir kişiye dair her yaşanan?


Aklınızdan bu soruların olası ve yer yer ürpertici cevapları akarken, filmin yarattığı sarsıntıdan ağlayacak kadar yoğunlaşamadığınızı fark ediyorsunuz bir süre kendinize...


Altyazı dergisi editörü Fırat Yücel'in film hakkında yaptığı bir tespit bu noktada anlam kazanıyor bir anda. Zira bu film "o'na sahip olmaktan öte, onunla yaşanan anılara sahip olmak" ile ilgili biraz da


"Unutmak unutulanı yıksa da, unutanı da eksilten bir şeydir" de filme dair söylenmiş gerçeklik payı tartışılmaz boyutlarda olan bir başka yargı Üzerine ekleyecek fazla bir şey var mı sizce?


"Unutarak kaçamayız; ya da kaçarsak bile saklanamayız..." ise filmin başı, hikayenin sonuyla ilgili yapılabilecek en anlamlı tespitlerden birisi Zira daha bir gece önce çok sevdiği sevgilisini hafızasından sildiren biri; ertesi sabah durduk yere, -aklına eseni yapmayan biri olmasına rağmen- aniden Montauk'a ("meet me in Montauk") gider ve orada kiminle karşılaşır dersiniz?

Ahmet Altan, bir kitabında filmin aşk temalı konusu dahilinde hatırlanabilecek çok doğru bir şey anlatıyor:
"...bana öyle geliyor ki sanki hepimiz, içimizde bir başkası için ayrılmış bir yerle doğuyoruz. Bir parçası kayıp bulmaca gibi... Hayatımızın önemli bölümünü garip bir eksiklik duygusu ile geçirmemiz, bazı sabahlar anlaşılmaz sıkıntılarla uyanmamız, bazen isimsiz umutlarla neşelenmemiz, sanırım o boşluğun içimizde yarattığı girdaptan kaynaklanıyor. Karşılaştığımız her kadına ve erkeğe, belki de hiç farkında olmadan, girinti çıkıntıları o boşluğun kesiklerine uyacak diye mi bakıyoruz?


Tam olarak neyi ya da kimi aradığımızı bilmiyoruz. Bize öğretilen bilgilerden yola çıkarak aradığımız insanla ilgili birçok olumlu özellik sıralıyoruz ama söylediklerimiz gerçeğe çok uymuyor. Sonra birden birisi hayatımıza giriveriyor. O'nun sahip olduğu bir şey, belki kokusu, belki dokunuşu, belki gülüşü, belki zekâsı, belki hayata bakış tarzı, belki zevki, belki aldırmazlığı, belki ihtirası, belki de kötülüğü, içimizdeki boşluğun bütün girinti çıkıntılarını dolduruyor.


O insandan daha güzelini, daha yakışıklısını, daha zekisini, daha güçlüsünü, daha güvenilirini bulsak da sonunda gene bizim aradığımız sorunu ve mutluluğu bize yaşatacak olana dönüyoruz..."

Sonuç itibariyle Michel Gondry ve Charlie Kaufmann'ın gerçek birer dahi olduklarının kanıtıdır bu film. Gondry, oldukça düşük bir bütçe ile son derce başarılı görsel efektleri ve etkileyici kamera numaralarıyla ön plana çıkarken; Kaufmann, Philip K Dick'den esinlendiği üslubunu bu eserde olağanüstü boyutlara taşımış durumda.

"The Truman Show" dışındaki tüm filmlerinde şekilden şekle girerek, inanılmaz mimik hareketleriyle insanları güldürmesiyle meşhur olan oyuncu Jim Carrey'in birçoklarına göre şimdiye dek oynadığı, olağanüstü bir oyunculuk gösterdiği ve "bu sefer ağlattığı" en iyi filmidir "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind".

Filmi izledikten sonra, eğer sevdiğiniz insan yanınızda ise aşkınıza başka bir gözle bakıp, birlikte geçirdiğiniz zamanları farklı bir açıyla değerlendirmeye başlamanız ve sevdiğiniz o insana sıkı sıkıya sarılmanız ihtimal dahilinde olan şeyler. Eğer bunları yaptıysanız/yaparsanız şaşırmayın.
Eğer "o" artık yanınızda değilse ve hatta nerede olduğunu, ne yaptığını dahi bilmiyorsanız ise "unuttuğumu sandığım ne çok anım varmış meğer "o"na dair İyi ki de unutmamışım!" şeklinde tepkiler vermeniz kaçınılmazdır.
Zaten şöyle süründüren cinsinden bir aşk acısı çektiyseniz, ne onunla ne onsuz sendromu yaşadıysanız, her düşündüğünüzde kalbinizi sızlatan bir sevgili varsa anılarda veya yakınlarda; aşkın bilimkurgusu olan bu filmi sevmemek, karakterleri hissetmemek imkânsız!

"Rüzgâr dedi ki güzel şeyler biter
kalbim dedi ki unutmasın yeter"


Joel : ok
Clementine : ok

-son-






Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: