MÜZİK ÖTESİ

Bir Yaz Gecesi Rüyası...

Vahey Kutsalkan - 31 Ekim 2006

Bir temmuz sıcağı... Parasını koli-basiliye yatırıp deniz kenarında güneşlenenlerle, evinde hamam keyfini sürdürmek isteyenler olarak ikiye ayrılmıştı şehir. Sokaklar bomboştu. Hiç kimse üçüncü seçeneği seçip, gün ışığına çıkmayı göze alamıyordu.

Aptallıktı bu sıcakta sokaklarda kavrulmak. Fakat şehirde bazı aptallar da vardı. Haber bültenlerine ve diğer her şeye düşman olanlar da...

Şansına sokaklar bomboştu o gün. Tekerleklerine dolanıp,neredeyse düşmesini sağlayacak ayaklar yoktu. Mutlu bir tebessüm belirdi dudaklarında, ardından nice vakittir bunu yapmadığını hatırladı. Hayır, gülmeyecekti. Hayat gülümsemeyi hak etmiyordu. Hayatın ona verdiği o tekerlekli sandalyeye karşılık, bir gülümseme hediye etmeyecekti.

Aklına kaza anını getirdi yeniden. Sadece karşıdan karşıya geçiyordu. Tüm kurallara uymuştu, tüm ışıkları incelemiş, tüm ilk okul bilgilerini uygulamıştı oysa. Ama ilk okula gitmeyenlerin de ehliyet aldığı bir ülkede yaşıyordu. Unuttuğu tek şeydi bu. Ani bir gürültü, ve yerde yatıyordu. Hiçbir şey hissedemiyordu baştan. Ölmek üzere olduğunu düşündü. Bir süre sonra acı başladı. Yanında feryatlar koparıp, yanına koşacak kimsesi yoktu. Birden başka hiç kimsenin de olmadığını fark etti yaşlı gözlerinin ardından. Yerde acılar içinde kıvranıyordu. Lanet olasıcalar tam ihtiyacı olduğu anda neredeydi. Az önce kaldırımlar onlarla doluydu. Yoksa bir şimşek herkesi kızartmış, onu da yere mi yığmıştı böyle. Yo! Sesler vardı. Git gide yaklaşıyordu. Hafifçe kafasını kaldırmaya çalıştığında yeterince "lanet olasıca" nın etrafında bir halka oluşturmuş, "Vah vah henüz çok da genç" veya "çarpan adamı gördün mü? Hiç umursamadı piç herif!" Dediklerini duyuyordu. Bir arabanın çarpmış olduğunu anladı o an. Neredeyse insanları seçememeye başlamıştı. Sesler, bandı sarmış bir kaset gibi boğuklaşıyordu saniye saniye. Niye kimse yardım etmiyordu? Tam bunu dile getirmeyi düşündüğü anda birden vazgeçti. Çok fazla gücü kalmamıştı. Ölmek üzereydi. Ve son enerjisini yardım dileyerek harcamayacaktı. Kimseye ihtiyacı yoktu. Kendini toparladı. Öylesine öfkelenmişti ki acısını unutmuştu neredeyse. Uykuya dalmak üzere olan biri gibiydi sadece. Uykuya dalmadan önce söylediği tek söz "İyi geceler" yerine, "S*ktirin başımdan!" olmuştu.

Gözünü açtığında hastanedeydi. Belden aşağısının felç olduğunu söylemişlerdi. Hepsini aynı gururla dinlemişti. Ta ki gece olup yatağında sessiz sessiz ağlayana dek. Daha koşacak ülkeler vardı, daha tırmanılacak dağlar vardı... Bunu hiç düşünememişti, bunun kabusunu hiç görmemişti. Haksızlıktı bu. Lanet olası bir haksızlıktı...

Olaylar dün kadar yakındı, seneler geçmesine rağmen üzerinden. Hatırladığı her sahnede, daha da silinmişti o tebessüm yüzünden. Birden sahile varmak üzere olduğunu fark etti. Bu kadar dalgın olduğu için bir kez daha küfretti kendine. Bir daha bir başkası ona zarar veremeyecekti. Bir kez hata yapmıştı. İlk ve son kez!..

Sahile vardığında her zamanki o en uç noktayı kestirdi gözüne. Şimdiye kadar kaç yaşamdan korkanın intihar ettiği o noktayı. Daha da hızlandırdı tekerlekleri çevirişini. Sıcak yüzünden epey de yorulmuştu. Olsun, sıcak sayesinde insanlar yoktu ya ortalıkta, bu kadar bedel ödemek olacaktı.

Öylece durdurdu sandalyesini. Rüzgar mora boyadığı saçlarını savuruyordu. Ufka odaklandı öylece. Nem titreşimler oluşturuyordu suyun üzerinde. Ufka baktı... Geçmişine baktı... Geleceğine baktı... Umutsuzluğuna, çaresizliğine, yalnızlığına baktı... En son, yalnız olup olmadığını anlamak için etrafına baktı. Dayanamayıp gözyaşlarını bıraktı öylece.  Yüzünden damlayan terlerle karışan damlalar düştü öylece uçurumdan aşağı. Biraz daha eklenmişti işte denize tuz. Eski bir gözyaşı gölü efsanesi geldi aklına. Gururlu, ve bir o kadar yalnız, insanların ağladıkça beslediği o göl. Evet, yapayalnızdı. Belki güzel bir kadındı. Güzel ve sakat bir kadın...  

Akşam çökene dek durdu öylece o uçurumda. Akşama dek izledi yalnızlığını orada. İnsanlar hala yoktu ortalıkta; ki bu bir hazine niteliğindeydi onun için. Bu sefer de yağmur başlayacak diye çıkmıyorlardı. Ufku izledikçe bulutları gördü. Geleceğinin nasıl karardığını izledi saniye saniye. Karanlık bulutların nasıl da üzerine doğru aktığına baktı. Islanmak istiyordu. Gözyaşlarını karıştırmak yağmur taneciklerine, gök gürledikçe haykırmak istiyordu bir yerlere. Hıçkırıklarını saklardı hep böyle yağmurlu günlere.

İlk yağmur taneleri coşkuyla düşmeye çalışıyordu yeryüzüne. Gözlerini kıstı. Başını kaldırıp kendini yağmura teslim etti.

...


"Romatizma olacaksın." dedi, ayakları tutsaydı sıçramasına neden olacak olan bir ses. Hızla arkasına döndü. Genç bir adam hoş bir tebessümle izliyordu kendisini. Uzunca boylu, kısa saçlı ve üzerinde garip takılar bulunan, bir o kadar garip bir adamdı. Yağmur kısa saçlarından hızla süzülüp, o tebessümü ıslatıyordu. Bir süre biriktikten sonra yere tükürdü damlaları. Kelimeler geldi aklına. Dalga geçmişti kendisiyle. Bu yağmurlu günde istediği son şey ilk önce gelmişti başına.

"Kendine eğlence olarak beni mi buldun? Defol git başımdan!" Sesi epey hiddetliydi. Görünüşe göre bu, adamda pek bir etki yaratmamıştı. O tebessümü hala koruyordu. O kadar sıcak bakıyordu ki, bir an için dalga geçmeyebileceğini getirdi aklına. Yo! Bu da onlardan birisiydi. "O sandalyeyle yorulmuyor musun?.. Bak bunların akülü olanları çıkmış..." ve bunlar gibi bir sürü laf söyleyip gidecekti.

"Biliyor musun, eski uygarlıklarda yağmurun günahları temizlediğine inanılır ve tüm kabile yağmurda bir oraya bir buraya koştururmuş." Kelimeler bittiğinde yanında yerini alıp çoktan yere oturmuştu. "Sanırım tek günahkarlar bizleriz şehirdeki." İlginç bir kahkahayla gözlerinin içine bakmıştı kadının. Kadın bir anda sanki daha ötesine baktığını hissetti. Derinlerde bir şey arıyordu sanki. "Sen kimsin ve buraya oturabileceğini sana kim söyledi?" bu soruyu o kadar içten sormuştu ki. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı bir anda? "Özür dilerim, burası senin miydi? Ah, pardon! Sanırım kendime bir uçurum satın almalıyım. Yoksa böyle kovuluveriyorsun işte." Ayağa kalktı. Geriye döndü ve gitti.

Bir şey demek istemişti kadın. Aslında hiçbir şey demek istememişti. Orada otursun istiyordu. Saatlerce konuşmak istiyordu. Hep gözlerinin içine, daha derinine baksın... Korkuyordu işte. Herkesten korkuyordu, anlamıyordu kimse onu, hiç kimse anlamıyordu. Belki bu adam anlardı... Artık çok geçti, gitmişti işte.

Aniden geriye doğru gittiğini hissetti. Herhangi bir yokuş yoktu bunun için. Geriye döndüğünde o adam vardı yine. Sandalyeyi sıkıca kavramış kordona doğru çekiyordu kadını. "Bırak beni. Sen ne halt yediğini zannediyorsun?" Öfkelenmişti. Bu sefer gerçekten çok öfkelenmişti. Adam durmadı. Devam ederken "Yağmurda gezmek istediğini düşündüm. Bu arada biliyor musun, saçların çok güzel." Sandalyenin yönü sahile doğru dönmüştü. İlk kez kendi ellerinden başkası yürütüyordu arabayı. Kimseden yardım istemezdi, özellikle ışıklarda geçerken. O sandalyeye mahkum olduğundan beri ilk kez bir üçüncü kişi vardı hayatında.

"Bana bak. Birincisi şu arabayı durdur. İkincisi beni yalnız bırak. Üçüncüsü de kelimelerim daha da kırıcı olmadan buradan defol git!" Sesi o kadar da öfkeli değildi aslında. Neden öyle olmadığını düşündü o an. Adam kalsın istiyordu aslında. Bu an hiç bitmesin istiyordu. Üçüncü bir kişi istiyordu işte.

"Pek fazla bir seçeneğin yok. Ellerim tuttuğu şeyi bırakmayacağını söylüyor. Eğer o freni kullanmaya kalkarsan bu sefer de seni kucağıma almak zorunda kalacağım." Sesi söylediği her kelimeden emin çıkıyordu. Diğerleri gibi yapay sözcükler değildi bunlar. Pes etmeye karar verdi. Sonucu ne olursa olsun bundan memnundu. Kaybedecek neyi vardı ki? Belki de kazanacak bir şeyi olacaktı. Belki de...

Konuşmadan sadece ilerlediler bir süre. İkisi de ileriye bakıyordu. Bir şey düşünemiyordu kadın. Tadını çıkarmak istiyordu her dakikanın. Yağmurun  huzur verici sesi dışında nefes bile almıyorlardı sanki. Sessizliği ilk bozan yine adam oldu.

"Romatizma olacaksın" dedi adam tanıdık bir ses tonuyla. Hayır adam dalga geçmiyordu. Çoktan gömleğini çıkarmış bacaklarına örtmüştü. Kadın bir tebessümle karşılık verebildi sadece. Aniden gülümsediğini fark etti. Bozmadı gülümsemesini. Hafifçe "Teşekkür ederim." dedi sadece.

Hızlanmaya başlamışlardı. Adımların ve tekerleklerin etkisiyle yağmur etrafa sıçrıyor, git gide hızlanıyorlardı. Ürkekçe "Ne yapıyorsun?" dedi kadın. Hızlanmış nefesiyle "Yağmurda koşmayı sever misin?" diye karşılık verdi adam. Yine gülümsemişti. "Evet." dedi. "En büyük hobim budur aslında."

Yağmur damlaları sertçe vuruyordu yüzüne. Sahilden yukarılara doğru çıkıyorlardı artık. Kadının gülümsemesi kahkahalara dönüşmeye başlamıştı. Adam ise nefeslerini düzene sokmaya çalışıyordu ancak. Yukarı, daha yukarı çıkmaya başladılar. En sonunda şehrin en yüksek doruğuna vardılar, her seferinde oraya çıkmak isteyip yarı yolda yorulduğu o yola....

"Şimdi..." dedi adam


"Benim adım..."

Tüm terkedilmişliğini, sökercesine:

"Benim adım ..." dedi kadın...

İnsanlar evlerinde oturmuş, yağmurun bitmesini bekledi. Ve bir kadın kahkahası duyduğunu zannetti bazıları. Korkup, bir iki dua edip,  günahlarının temizlenmesini dilediler Tanrı'dan sadece....






 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: