MÜZİK ÖTESİ

Bir ger-gevşet ve diğer klişeler semineri: Fargo!

Rayzan Başeğmez - 22 Ocak 2008

Keşke baştan söylemeseydim ne diyeceğimi diye tekrar tekrar döndüm yazıya ama ne yazının gidişini değiştirebildim nede başlık için daha 'kendinibilir' bir seçim yapabildim. Üstelik 'seminer' sözcüğünü seçişimdeki kinayi sırıtışımı oniki parmak bölgesinde yeniden öyle bir hissettim ki, artık "geri dönüş yok, bırak böyle yayımlansın" diyerek rahat bir şekilde arkama yaslandım.

 Aslında güzel bir jenerikle başlamıştı film, uçsuz bucaksız karlı bir ovada bir aracı takip ettik. Arkasında da bir başka aracı çekiyordu. Ağır çekim, dağıtıcı filtre... araç gider vede ufuğa doğru uzaklaşırken kamera arkasından bakıyor. Sol üst köşede kadrajdan çıkarken bir sonraki planda soldan ve daha yakın plandan kadraja giriyor. Filtre kaldırılmış, daha gerçekçi bir görüntü ile ve gerçeğe daha uygun bir çekim hızı ile üstelik artık arabanın sesi de efekt olarak girilmiş. Jenerik bitti; filme başladık duygusu çok temiz bir şekilde verilmiş.

Başlangıçta çok da ne olduğunu anlayamadığımız adamımız arıza iki adamla buluşuyor önüne arabasını park ettiği barda. Arıza adamlar derken; Buscemi olabilecek en iğrenç haliyle zaten film boyunca bir an olsun sevdiremiyor kendini sürekli "şunun suratını bi tokatlasam" düşüncesini pompalayarak. Bu nedenle arkadaşını -daha da arıza olmasına ve filmde işlerin çığırından çıkmasına neden olmasına karşın- sevme durumuna geliyoruz zaman zaman.

Fidye konuşması geçiyor aralarında. Adamımız karısını kaçırtıp zengin kayınpederinden para koparmaya çalışıyormuş (bu herif pek adamımız olamayacak galiba, yanıldık sanırım). O yüzden bu adamlarla buluşmuş vede sonradan -ilgili sahne geldiğinde hatırlayacağımız üzere- adamın biri de bu ikisine kefil olmuşmuş, o yüzden gelmişmiş. Bu lafı söylediğinde planlar boyunca her ikisine de dikkat kesiliyorsunuz ama asla "kefil" olunacak iki kişi görüntüsü yakalayamıyorsunuz.

Bir sonraki sahnenin ilk planı "adamımızın" (ne desek bu karaktere! Asıl adam örneğin? Çünkü "adamımız" uymayacak gibi görünüyor). Eve gelişinde kapıyı açışını, evin geniş girişinden kamerayla takip ediyoruz. Zaten merak etmiştik nasıl bir karısı var kaçırtacak vede nasıl bir kayınpeder diye. İkisini de gösteriyor Coen biraderler hemen dumanı tüterken merakımızın üzerinde.

Sinemanın bildik hatta fazlaca da tanıdık gelen bütün klişelerine artarda maruz kalıyormuşuz gibi bir hisle izleyelim bari diyoruz hafiften aptal yerine konmayı göze alarak. Ne de olsa Coen Kardeşler! Herkesin dibi düşüyor bu ikisinin filmlerine. Kadın bayağı ilgili bizimkine. Sofra hazırlanıyor. Bu arada babasının yemeğe geleceğini söylüyor. Bizimkinde belirgin bir gerilim hissediliyor. Üffffff biraz daha belli-belirsiz verebilirdi sanki bu duyguları.. neyse!

Kayınpeder geliyor. Buzzzz gibi bir ortam ama bizimki pek bir yılışık. Anlaşıldıııııı! Bizimkinde her yol var gibi. Biraz daha geç anlayıp daha da keyfine varabilirdik bu keşfimizin ama olsun Coen Kardeşler böyle uygun görmüş. Filmi beğenenleri de incitmemek gerek! Seyredelim bakalım.

Esas adamın bir otopark projesi var. Kayınpederden de finansal destek bekliyor. Beklediği destek 40.000 Dolar bir para. Hm? Ah! Evet, o ikisiyle de iki katı miktar için pazarlık etmişti. Nasıl da zeki konumuna konduk hemen biz seyirciler. Hemen anladık asıl adamın o pazarlıktaki üçkağıtçı tavrını!

Hemen ardından iki "kötü" kafadarın arabadaki muhabbetleri veriliyor ilk planda. İri olan gözleme istiyor, iğrenç Buscemi filozofça konuşmalar yapıyor, ancak adama helal olsun; sürekli her şeyi halledeceğini, hiçbir sorunun çıkmayacağını söyleyen kendinden emin bir kötü karakter. Karakterler belirgin değil başlangıçta ve yavaş yavaş veriliyor özellikleri ama ne bileyim "bu filmi görmüştüm ben" dedirten bir işleyişi var gidişatın. Kafanızda Hollywood tarzı korku, gerilim, gangster türlerinin en ıvır zıvır filmleri uçuşuyor. Her bir sahnede bir yerlerden, bir filmden plan anımsıyorsunuz.

Kayınpeder arıyor. Bizimkinin teklifiyle ilgileniyor. Aslında burada filmin girişinden önceki sahnelerini izliyoruz ama kötü ikilinin sahneleri kronolojik ilerliyor. Hmmmm! Bak bu iyi bir yöntem sinemasal açıdan ama durun bakalım arkası nasıl gelecek! Bu arada başroldeki -adamımız- William H. Macy rölünün bütün detaylarına bile hakim olduğunu anlamaya başlıyoruz.

Aslında film fena değil gibi. Yani bir yerlerden alıp sürüklüyor kabul ama ne merak etsek bir sonraki sahnede "cort" diye sokuluyor gözümüze. Tamam bırak da filmi seyredelim diyenleri duyuyorum ama birisi bana şu kafamdaki "klişeee klişeeeee" diye bağıran hücreyi durdurma yöntemini söyleyebilir mi?

 

Bizimki o iki adamla yaptığı anlaşmayı iptal etmek istiyor. Ana düğüm noktası! Geriliyoruz. Yok kinayi değilim bu sefer; cidden geriliyoruz. Hemen arkasından gelen sahnede kötü adamlar ilerliyor. Gerilim artıyor. Huzursuzuz. Hemen ardından iki arızaya yöneliyoruz anlatımın düğümlenen yerinde. Bizi adamdan ve adamın pişmanlığından uzaklaştırıp biraz bu ikisinin karakter yapılarına ve aralarındaki iletişime - yada iletişimsizliğine- yönlendiriyor çok başarılı bir şekilde, "aman konu kaçmasın, patlamış mısırlar boğazına dizilmesin seyircinin" formülü kullanılarak.

Ara planlar, "'bizimkinin" dolandırıcılığı, olayı deştikçe 'bizimkinin' dolandırdığı ve dolayısı ile gereksindiği para miktarı katlanarak artıyor. On binlerden yüzbinlere ulaşıyor. Milyonu görecek miyiz? Hiç şaşırmam, sürpriz olmayacak filmde anlaşılan.

Hani bizimki olaydan vaz geçmişti ya bir önceki sahnede! Şimdi eve dönüyoruz. Karısı evde yalnız, televizyon seyrediyor vede yün örüyor en damardan savunmasız ev kadını modunda. Pencereden adamları görüyor. Yüzleri kapanmış. Korkuyor. Adamlar eve giriyor. Gerilim artıyor ama içten içe bir gülme isteği de yok değil. İri arıza adam kadını yakalıyor, kadın adamın elini ısırıyor ve "ilginçtir ki" kurtuluyor pehlivan eskisi adamın elinden. Yukarı kata çıkıyor merdivenlerden bacağından falan yakalayan yok. Telefonu kapıyor, banyoya giriyor, kapıyı kilitliyor. Telefonu kaldırıp polisi arıyor. Sürekli bir "offf yakalandı" ve "ahhh harika, kurtuldu" ikilemi damardan veriliyor seyirciye ve bu periyodik ger-gevşet klişesi film boyunca birçok sahnede daha yineleniyor.

Karşı taraf telefonu açtı! Hadi kadın, hiç olmazsa ismini ver derken banyo kapısının altından kablosundan çekilip elinden kurtuluyor telefon. Kadın panik halde pencereye giderken fecaat bir "Shinning-Kubrick" göndermesi ile (keşke hiç ama hiç hatta hiç olmasaydı) banyo kapısı kırılmaya başlıyor. İçeri giriyorlar. Kadın yok! Pencereden mi kaçmış? Her bir halttan anlayan adamlarımız kadının basit hilesine kanıyorlar ve banyo perdesinin arkasında saklandığı olasılığını bile düşünemiyorlar. İğrenç Buscemi banyodan çıkarken iri sarışın arıza da krem arıyor ecza dolabında eline sürmek için. Zaten ısırıldığından beri buna takmıştı kafayı.

Bu arada iri sarışın arıza'nın karikatürize edilişi hoş ama aynı zamanda da içi boş. Yani bu kişinin karikatürize edilme amacı nedir? Bu tür suçlularla alay etmek, onları küçük düşürmek mi? Pek değil çünkü film boyunca cidden bu iri arıza herifi bir şekilde seviyorsunuz ve bu, onun filmin gelişimi içerisindeki rolü açısından çok ama çok ters bir durum. Katil doğanlar'daki Micky Knox karakterine mi öykünmüş biraderler? Yanılmak istiyorum.

Neyse efendim, iri arıza merhem ararken banyo perdesin arkasındaki kadını fark ediyor, kadın deli gibi panikle dışarı çıkmaya çalışıyor (fark edildiğini nasıl anladı?), perdeye dolanıyor, perdeden kurtulamayarak asla hiçbirimizin beceremeyeceği şekilde banyodan çıkıyor, her şeyiyle perdeye dolaşmış şekilde müthiş bir performansla yatakodasını geçiyor, kapısından çıkıyor, merdivenlere geliyor ve tabi görmediği için (hiç olmazsa yüzünü örten kısmı indir be kadın!) merdivenlerden yuvarlanıyor. Öldü mü? Bilmiyoruz ama öldüğünü düşünüyoruz. Filmdeki seyirciyi tek ters köşeye yatırma girişimi olarak görülebilecek bu plan sonradan ilerleyen bölümde çuvallamasıyla gözden öyle feci düşüyor ki üç David'in (Lynch, Fincher, Cronenberg) yaşarken dahi kemiklerini sızlatıyor.

Biz zavallı para ödemiş meraklı vede haklı çıkma kaygısındaki seyirci kitlesi sol elimizin (değilse de özür dilerim ben solağım) işaret parmağı tek kaşı kalkmış yüzümüzün sol çene köşesine dürtülmüş dururken vede zavallı kadıncağızın öldüğünü düşünürken 'bizimki' bir ofise giriyor bir sonraki planda kayınpederin kalantorların şahını oynadığı o muhteşem ofis sahnesinde. Kayınpederin damattan geri kalmayan yalakası arkadaşının da masanın önündeki koltuğa kurulduğu sahnede. Bu arkadaş teması neden konmuş? Damada alternatif mi? Kayınpederin bir uzantısı mı? Çok mu gereksiz detaylara dikkat kesiliyorum? Fakat o ne! Kayınpeder bizimkinin otopark projesini tutmuş, üstelik girişimde de bulunmak istiyor. Ama zavallı izleyici üzülüyor kadın öldü boşu boşuna ah tüh vah diye.

Filmde sürekli germe, hemen ardından rahatlatma durumları bombardımanından söz etmiştim ya! Hatırladınız mı? Burada bir başka düğüm oluşuyor; projeye olur diyen kayınpeder gerekli 750.000 Dolar'ı vermediği gibi işi kendi almak istiyor. Damada güven sıfır noktasında ama yine de işin başına yönetici olarak geçebileceğini söylüyor.

Veeeee, bir anda diğer plana geçiyoruz. Karla kaplı bir açık otoparkı üst genel plandan görüyoruz, tek bir araba var, aralar büyük ağaçlarla bölünmüş. Güzel bir plan. Alt sol kenardan bir adam giriyor kadraja, arabaya doğru yürüyor, kapıyı açıp içine giriyor, arabaya girdiği anda kamera arka koltuktan adamı veriyor bir sonraki planda. arkadan omuz plan, yüzünü görmüyoruz ama feci bir şekilde üzgün ve çaresiz olduğu anlaşılıyor. Mükemmel bir yalnızlık imgesiyle kendinize gelip film yönetimini eleştirmeyi bıraksam mı acaba düşüncesi ile cebelleşirken filmin bu anına dek zaten gözünüze çarpmakta olan vede filmi seyretmenin asıl keyfini oluşturan bileşenlere doğru artık iyice kayıyorsunuz; Macy ve Buscemi'nin oyunları, her detayı ince ince işlenmiş görüntülerin ellerine sağlık denecek görüntü yönetmeni ve giysilerden makyaja aynı detay mükemmelliğinde çalışan sanat yönetmeni de film yönetiminin önüne geçip filmi seyredilebilirin üstüne taşıyor. Fargo'nun bu denli beğenilmesi ve el üstünde tutulması da büyük olasılık bu iki ekibin yaratıcılığı ve titiz çalışması nedeniyle oldu oyunculukların düzeyinin yanı sıra.

Eve geliyor adamımız, eh artık fidyecilerin kendisini aradığı senaryosuna geçilmeli. Telefonda kayınpederi ile konuşma provaları yapıyor; suçlu, çaresiz, zavallı ve aptal. Ancak gerçekten aradığında ne konuştuğunu göstermeden bir anda bizim iki kafadara geçiyoruz bir sonraki planda. arabanın arkasında banyo perdesine sarılı bir şey var. Hmmmm kadın ölmemiş. Rahatlıyoruz. Filmdeki düğüm-çözüm kurgusu artık gına noktasına geliyor. Tümüyle formüle edilmiş olaylar zinciri izlediğiniz düşüncesi oturuyor içinize. Kadın bir kurtulup bir yakalanıyor, öldü mü derken aaaa yaşıyormuş oluyor. Kadına kurtuluş şansları verip sürekli umutlandırıyor ardından öyle olmadığını gösteriyor.

Arabada ikisinin konuşmalarında iri sarışın arıza sürekli suskun ve ikinci planda -hani sırf iki kişi çalışalım diye orada bulunan biri gibi- davranıyor filmin başından beri. ama o denli abartılı gözünüze sokularak gösteriliyor ki bu durum kesin birazdan dengeler değişecek dürtüsü dürtüp duruyor sizi rahat oturamıyorsunuz yerinizde. Dolayısı ile filmin sürprizleri hep bir adım önden gidiyor ortaya çıkacakları sahnelerden.

Tam o sırada arkalarından bir polis arabası çıkıyor. İğrenç Buscemi sürekli baskın lider pozisyonunda. "tamam" diyor, "merak etme, ben halladeceğim her şeyi", "bana bırak sen". Polis geliyor, işler sarpa sarıyor, Buscemi öyleydi böyleydi derken bizim iri sarışın karikatürize kötü adamımız sağ koltuktan uzanıp polisi tutuyor, kafasını pencereden içeri sokuyor ve iğrenç Buscemi'nin kucağında beynine sıktığı tek kurşunla öldürüyor adamcağızı. Polisin kanı foşşş diye iğrenç Buscemi'nin kucağına boşalıyor. Önceki sahnelerde tahmin ettiğimiz vede beklediğimiz gibi 'iri sarışın kötü' kontrolü bir anda ele geçiriyor ve iğrenç Buscemi'nin aslında çok da beceriksiz biri olduğu gibisinden bir görüntü çıkıyor ortaya. İyi bir yönetimle bu beceriksiz kişilik kocanın (bizimki) beceriksizliğiyle daha bir örtüştürülüp, paralel planlarla daha güzel bir anlatıma kavuşturulabilirdi. Neyse devam edelim biz, bir kere başladık filmi dökmeye!

Tam bu noktada yolun karşı yönünden bir araba çıkıyor ve biz "haydaaaaa" bile diyemeden içindeki çocuklar olaya tanık oluyorlar. Hem de ne tanıklık! Buscemi, kollarında ölü polisi yol kenarında arkaya doğru sürüklerken gördükleri gibi arabanın içinde 'iri sarışın kötünün' bile yüzünü görüyorlar. Her şey ama her şey tam zamanında ve yerliyerinde oluyor. Filmin genelindeki 'komple formüle edilmiş' hissi sürekli 'iyi kurgulanmış bir film' hissinin önünde kalıyor.

'İri sarışın kötü', hemen direksiyona geçiyor, sigarasını pencereden atıyor (böyle bir detaya ne gerek var!) gençlerin arabasını takibe başlıyor. Bir ara gençlerin arabası gözden kayboluyor. Yine aynı şey: gençler kurtardı mı acaba düşüncesi, bir umut! Hayır yoldan çıkmış araba şarampole yuvarlanmış. Devrilmiş arabadan çocuklardan biri çıkıyor, panik halinde koşmaya başlıyor. Bizim iri sarışın kötü arabadan çıkıyor, silahı doğrultuyor. Kamera aşağıdan almış, boy plan çekim. Güç onda evet vede böyle çekilmesi gerekiyor o sahnenin ama ne bileyim daha bir gözümüze sokmadan kullansaydı ya o plan çekimini! Neyse silahı doğrultup çocuğu sırtından tek kurşunla vuruyor, içerideki kızı da sıkışmış durumdayken silahı doğrultup ateş ediyor ve plan değişmeden sahne kararıyor (polisin beynini dağıttık seyircinin önünde, kanı da foşşş diye iğrenç Buscemi'nin kucağına boşaldıydı, şiddet dozunu fazla abartmayalım da ayıp olmasın devlet kurumlarına ayrıca Hollywood uzantılarına da iyi görünmek lazım). Ayrıca kalleşçe öldürmenin iki en baştaki klişesi de burada gözümüze sokulmuş durumda: sırtından vurma ve çaresiz, hareket bile edemeyen birini öldürme! Ya sabır! Şu film de yazısı da bir bitse hayırlısıyla! uzadıkça da uzuyor zaten yazılarım, derginin yarısını bana ayırdıklarını düşünüyordum halbuki!

Sahne kararıyor da neden bu kadar uzun sürüyor karanlık? Filmin dönüm noktası mı? Hayır! Ama olayın soruşturma kısmına geçiyormuşuz. Ayrıca Joel'in karısı giriyormuş filme. Bir giriş lazımdı tabi. Yatakodası, kadına gece telefon geliyor. Polismiş kadın, hamile de üstelik, olay yerine çağırıyorlar. Kadın kalkıyor, kadının tüm ısrarına karşın adam da kalkıyor, hamile karısına yumurta pişiriyor, filmin bundan sonrası sempatik, içten, sevimli vede hamile bir kadın polisin, kendisine düşkün, el üstünde tutan saf temiz kocasıyla olan evliliği ve cinayetleri çözümlemesiyle devam ediyor. Fidye temasının göbeğindeki aileye karşıtlık olsun diye konmuş sahne geçişlerinde birebir örtüşen karşılaştırmalı karakter uzantıları ve olay gelişimiyle. Her şey batmaya başladı filmde, bunlar olmasa aslında cidden hiç de fena film değil diyeceğim ama...

Bu arada kocasının polis eşine yemek hazırladığı sahne muhteşem: durağan kamera, salona bağlı olduğu belli duvarsız bir mutfak, sağda sokağa açılan kapı, dışarıda kar var, yol ve yolda duran polis arabası... kadrajdaki en dip köşeye dek kusursuz bir aydınlatma, ışık düzeni ve renk tonu. Olay yerinde kadının incelemelerini yaptığı sahnelerde uçsuz bucaksız karın içerisinde lekelerin dağılımı, renk ve ışık yine mükemmel düzeyde.

Kadın sevimli, içten, çevresinde de sevilen biri. Olayı çözme noktasında çok dikkatli ve zeki bir görüntü veriyor. Filmin gergin ve vahşet içeren bölümüne özellikle konmuş yumuşak bir sekans. Cesetleri izler ve başlarına gelen vahşi olayları kadının ağzından bir kez daha öğrenirken 'içimiz ısınıyor'. Şiddet dozu bırakın dengelenmeyi, kuyruğundan tutulup yeraltına çekiliyor.

Bir kafe sahnesine geçiyoruz buradan. Adamımız, kayınpeder ve arkadaşı oturmuşlar fidye olayını konuşuyorlar. Önde bir trabzan ucu, ardında masa, üçü oturuyor. Arkada pencere, dışarıda kar, kafenin önünde bir yol, yoldan geçen arabalar, yolun arka tarafında bir otopark, otoparkta duran arabalar... Tümü net, tümü en uygun şekilde ışıklandırılmış, dışarının bozuk mavimsi ışığı bile gerçekten de öte canlı. Yalnızca en öne konan trabzan parçası hafif bulanık, derinlik kazanmak için kullanılmış.

Nefis bir dağ evi planının arkasından iki kötünün kadını getirişini görüyoruz. Kadın elleri arkadan bağlanmış, gözünde de bir bant var, daha da acıyalım diye yalınayak çıkarılıyor arabadan ve ellerinden kaçıp sağa sola koşturuyor, ayağı kayıyor, ağaca çarpıyor, düşüyor... Buscemi gülüp alay ediyor, iri sarışın ifadesiz bir şekilde izliyor, tecavüzü düşünüyor gibi bir hava var. Zavallı seyirciye ise dizlerine vurup tüh-vah kadıncağıza demek düşüyor. Yaratıcılıktan yoksun, fazla uzun tutulmuş  üstelik gereksiz bir acındırma sahnesi.

Karakola dönüyoruz, bizim polisin kocası yemek getirmiş. Tam karşıt bir aile yapısı konmuş öncekinin karşısına. Tamam her filmde bu tarz karşılaştırma motifleri vardır kabul ama neden bu filmdekiler başağrısına neden oluyor? Filmin gidişatı birden kesilip bir planla hooooop kadın polisin ofisinde kendisine yemek getirmiş sevgili kocasını görüyorum ve bundan feci rahatsızlık duyuyorum. Para için kaçırtılan kadın-üzerine düşülen kadın; çocuğa ilgisizlik-doğmamış çocuğa ilgi; paragöz, üçkağıtçı koca-ilgili, sevecen, verici koca... bir şeyin de karşılığı boş kalsaymış keşke. '10 günde senaryo' yada '12 başlıkta yönetmenlik' kitaplarını okuyor gibiyim.

Hele burada araya konmuş, kadın polisin eski bir arkadaşının önce geceyarısı evden arayıp ardından hamile kadına buluştukları lokantada aşk ilan edip sarılmaya kalkmasıyla tam bir fecaate dönüşen bir sahne var ki neden senaryoda olduğu, filmde neden bulunduğu ve neden filmden herhangi bir prodüksiyon aşamasında çıkarılmadığı asla anlaşılır gibi değil. Hele de seçilen adamın Uzakdoğulu olması -hani yani hiç bir bağlantısı olmasa bile- insanın tek kaşını en üst noktaya dek botokslama kaldırıyor vede feci bir şekilde canının sıkılmasına neden oluyor.

Bu fecaatten sonra 'iğrenç Buscemi' bizimkini arıyor. İşin değiştiğini, kan döküldüğünü ve üç ölü olduğunu söylüyor ve 80.000 Doların tümünü istiyor. Bizimki feci karşı çıkıyor. Neden? Zavallı seyirciye "bu kadar da paragözlük olmaz" dedirtmek için mi? Seyrederken koşullarımız gittikçe zorlanıyor olağanüstü oyunculukların arasında ve sanat yönetmeninin elinden gelenin fazlasını yapmasına karşın. Bu arada cinlik yapmaya çalıştığı başka bir şirketten de arıyorlar bizimkini ve hukuksal sürecin başlayacağını söylüyorlar. Tam o anda 'bizimki' çaresizliği nefis bir yüz ifadesiyle vermişken, yönetmen kardeşler bununla yetinmiyor masanın üzerindeki sümeni aldırıyor zavallıya ve masaya vurduruyorlar. Bu kişiliğin bu şekilde bir dışadönük sinir hali göstermesi mümkün mü! Kafalarımız karışıyor. Karakter başka bir yöne mi sürüklenecek derken hiçbir şey değişmediğini anlıyoruz. Yalnızca Coen'lerden hangisi düşündüyse, bel plandan boy plana uzaklaşarak kayınpederinin ofisinden onun bakış açısından arasındaki camdan görüntü alalım da camda yansıma olmadan planı çekip millete parmak ısırtalım demişler.

Bu arada sahne geçişlerinde plan girişi olarak konunun gelişimiyle bağlantı kuramayacağımız açılar seçilmiş. Örneğin polis ve kocası yan yana dizilmiş yemeklerden seçip tepsilerine yemek alırken genel plandan değil de kime ait olduğu belli olmayan el-kol yakın planlarından giriyoruz sahneye. Filmde zaten o kadar çok şey olurken, zaten iç içe birçok düğüm oluşmuş ve nasıl çözüleceği belli değilken, zaten ortada kalmış birçok konu varken zavallı seyircinin kafasını her sahne açılışında bu şekilde karıştırmaya ne gerek var? Ana konudan uzaklaşıp, düğümlere odaklanamıyorsunuz. Ortaokul defterlerindeki kenar süslerinden öteye geçemiyor görüntü yönetmeninin nefis ışık, renk, netlik, leke dağılımı ve kadraj dersi niteliğindeki kareleri.

Neyse efendim film, bir yandan fidye ve kaçırma işi sarpa sararken bir yandan hamile polisimizin karnı burnunda haliyle tek tabanca olayları birer birer çözerek sonuca yaklaşmasıyla devam ediyor. Aslında her tarafa o kadar allı güllü süsleme yapacağına bu iki gelişimi paralel kurguyla ve gerilimi arttırma yönünde zekice kullanarak anlatabilirlerdi. Artık fidyenin verilmesi aşamasına gelinirken kadın polisimiz de birçok noktayı açıklığa kavuşturmuş emin adımlarla sona doğru ilerliyor ama şu okumakta olduğunuz cümle bile filmin bu noktadaki gelişiminden daha heyecanlı bir anlatım sunuyor.

Fidyeyi kayınpeder verecek, arabayla gidiyor buluşulacak yere ve tabi ki kıyamet kopuyor. İğrenç Buscemi kayınpederi vuruyor, kayınpeder iğrenç Buscemi'yi vuruyor. Sürekli bir "kurtulacak galiba" yada "bu sefer bizimki üstün" duyguları arasında gidip geliyoruz yine. Hemen ardından gelecek sahnede de kadın polisimizin tek başına üstelik de dağ başında, daha da üsteliği iki metre karın olduğu bir yerde o karnı burnunda haliyle, öldürdüğü ...... bacağını hızarda öğütmeye çalışan 'iri sarışını' kıskıvrak yakalıyor. Bunu yaparken de yine kanırtıyor, aman kadıncağıza bir şey olacak diye. Bu bağlamda toplarsanız aynı klişelerle örülü en azından 5 sahne sayabilirim filmde ardı ardına sıralanan.

Bundan sonrası bitmek bilmeyen final planlarıyla arka arkaya sürüp gidiyor; ahlak dersleri veriliyor, insanların nasıl olup da bu denli vahşi olabileceklerinin anlaşılmaz olduğu vurgulanıyor, mutlu sonlar ve diğerlerinin görüntüleri ardı ardına sıralanıyor.

Ortalamanın üstü sinema meraklıları ile çok az ters düştüğüm noktalardan biridir Coen kardeşler. Kalburüstü bir sınıflandırma içine sokulsalar da sinemasal anlamda hiçbiryerde değiller bana göre. En ketum seyircinin eh neyse bu sefer olmuş dediği "The Man Who Wasn't There" filminde de aynen ben de neyse bu sefer olmuş derken kaza sonrası polis sorgusunda birden gözlerim karardı ve "Postacı Kapıyı İki Kere Çalar" filminin tıpkıbasımını seyrediyor olmaktan dolayı kısa yollu bir şok yaşadım. Kabul ediyorum sanatta ve hatta sinemada çalıntı- benzer-komple aynılık gibi olaylar doğaldır ve herkese açıktır ama bunun bu denli klişe ve gözümüze sokula sokula yapılması beni -nasıl diyeyim- aptal yerine konuyormuşum gibi hissettiriyor. Belki canımı dişime takıp Coen'lerin ilk filmlerinden başlayarak külliyat halinde sırayla seyredip komple bir yorum yapmak. Ona da pek hevesli değilim açıkçası.

Sonuç olarak film kostüm, makyaj ve sanat yönetimi açısından tartışmasız bir şekilde yücelirken, oyuncular en yan rollerde bile birbiriyle yarışacak denli döktürürlerken sinemasal anlatımı tam bir düş kırıklığına dönüşüyor, çoğu yerde de en kenarda köşede kalmış yönetmenlerin kullanmaktan kaçınmayacağı klişelerle ders notlarına dönüşüyor kafanızda film asla kullanılmayacaklar listesinde.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: