MÜZİK ODASI

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

Seyda Babaoğlu - 4 Ağustos 2010

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

3 Temmuz 2010

Kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Cannibal Corpse'ı uğurlamıştım, bugünden itibaren Obituary'nin rehberi olacaktım. Donald Tardy bana SMS atmıştı gecikeceklerine dair, bu da bana bir miktar uyuma şansı verdi. Saat 17.00 sularında Maçka Küçükçiftlik Park'a ulaştım. Necrophagist'in soundu billur gibi geliyordu taaa uzaklardan bile. Ne yazık ki ancak sonlarına doğru yetişmiştim. Birkaç dakika sonra acaip yetenek Muhammed (Suiçmez) backstage ortamında belirdi ve köşede onu bekleyen fanlarıyla uzun bir imza ve foto session'ına başladı. Ardından ben de iki çift laf etmek için yanına gittim, daha önceden tanışıyorduk, içten ve sempatikti yine. Arkada takılmakta olan Dark Funeral elemanları ise kostüm-makyaj hazır şekilde sahne sıralarını bekliyorlardı. Gördüğüm kadarıyla bütün o görüntünün aksine eğlenceli ve güleryüzlü tiplerdi, ama çok istememe rağmen onları da fazlaca izleyemedim, çünkü Obi'yi gidip havaalanından getirme vaktim gelmişti.

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

Tur menejerleri Mon daha önce gelmişti, o yüzden o da benimle karşılamaya geldi. Yol arkadaşı olması iyi oldu, Alman olması sebebiyle bolca ortak konu bulduk. Bir diğer sevindiğim şey ise basçı olarak Steve DiGiorgio'nun geleceğini söylemesiydi. Sadus'taki basçılığından dolayı çok sevip saydığımız bir müzisyen olmasının yanı sıra onunla da daha önce Sebastian Bach ile geldiğinde beraber İstiklal turu yapmıştık, çok sevimli bir insandı.
Uzun bir bekleyişten sonra (ya da bu aralar fazlaca havaalanı görmekten dolayı bana uzun gelmiş olabilir) nihayet geldi Obi tayfası. Otele vardığımızda planımız belliydi: odalara kısa bir yerleşme ve ardından yemek. Fazla uzaklaşmaya gerek yoktu, otele çok yakın güzel bir yer bulduk ve dışarıdaki bir masaya yerleştik. Öncelik bir an evvel bira içmekteydi - bu redneck tayfası nasıl içiyor anlatamam! - ve tabiî ki hemen ardından çeşit çeşit yemek söylendi, karışık ızgaralar, şişler vs. Bense mantı istedim, tabiî ki herkese de tattırdım, çok da beğendiler.

Yemek muhabbeti acaip komikti, burada binde birini bile aktarmak imkansız. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki her yemek masasına Tardy'ler, ya da özellikle Donald Tardy gibi biri lazım - gebertti gülmekten, özellikle Benji adlı köpeğin hikayesiyle…Masamızdaki genel hava zaten sanki kankalarla barbekü partisi yapıyormuşuz gibiydi. Trevor (Peres)'un üzerindeki BBQ sosu reklamlı tişört ise meğer kendi ürettiği barbekü soslarının marşandiziymiş. Akşam yemeği için uygun bir tekstil seçmişti üzerine gerçekten! Trevor'un Chewbacca taklidi ise benim gibi über bir Star Wars fanını ziyadesiyle mutlu etti, "Saçları açınca daha çok benziyorum!" dediğinde hiç kuşku duymadım, kıl-tüy yumağı Obituary komple Wookie sayılırdı zaten.

Sağımda oturan Ralph Santolla'nın ise ilginç bir durumu vardı, daha doğrusu üzücü denebilir. Ekibin "aman abi, o herif çok sorun çıkarır, her saniye başka bir şey ister, başa bela olur" vs. dedikleri insan aslında belli ki son derece akıllı ve hassastı, ama işte muhtemelen tam da bu yüzden belli sıkıntılar yaşıyordu. Kolundaki ülke bayraklarından oluşan dövmede Türk bayrağı da vardı, ama bakarken fark ediliyor, elleri fena titriyor…Şu an ise şarj ve adaptör derdi (!) yaşıyordu, bir ara bir dükkana kadar bile gitti. Arkadaşları "Geri gelmez umarım hahaha" dese de döndü yanımıza. Bir ara bir hikaye anlatıyordu, "Falanca olmasaydı şu an burada olmayabilirdim, sizle çalıyor olmayabilirdim" dedi, Steve direk "Olmasaymış keşke!" diye cevap verdi. Devamlı takılıyor Ralph'a bu şekilde, ama "O benim çocukluk arkadaşım, onu her daim korurum" da diyor, detaya girmeden, onurunu zedelemeden. Ralph de belli ki bozulmuyor bu takılmalara. Zaten diğerlerinden daha farklı bir yapıda görünüyor. Diğer dördü bildiğin redneck olup bununla gurur duyarken Ralph daha açık fikirli, daha meraklı, daha entelektüel bir portre çiziyor. Ama neticede hepsi son derece sıcakkanlı ve sevimli. Gülüp eğlenirken piyanist-şantör ikilisini bile bir ara ekarte edip kendileri enstrüman başına geçmeyi düşünmediler değil! Saatler geçiyor, muhabbet gitgide koyulaşıyor, bira üstüne bira içiliyor ve arada dünya kupası haberleri alınıyordu. Onlar koca koca biraları yuvarlıyorlarken benimki yarıda kaldı, pof dedim bıraktım, onu da Steve bitirdi! Yemeklere ise bayıldı herkes - Türk mutfağına kim bayılmaz? Hesap geldiğinde Tardy'ler ödedi gayet centilmence. Sonra Mon ve ben müsaade istedik, o biraz erken yatmak istedi, otele döndü. Diğerleri belli ki daha içecekti. Ben de kocamı özlemiştim, onunla Amorphis izlemek için buluşmak üzere mekana döndüm.

Amorphis'in sonunu yine gayet cillop bir sound ile izleme şansı buldum. Günün headliner'ı olmayı her şekilde hak ediyorlardı. Aklıma yıllar önceki Amorphis konseri geldi, Rock House Cafe miydi mekanın adı?...Ne kadar gençtik, onlar da ne kadar gençti, ne kadar kötü bir sound vardı o gün, ama o dönemin ruhunu ne kadar da özlüyorum bazen…

4 Temmuz 2010

Bugün saçma bir durum vardı. Ailemizi ilgilendiren bir nikah ve yemek hadisesi, tam da grubumun çalacağı günle çakışıyordu. Ama biz elimizden geleni yapıp her ikisini de başarılı bir şekilde ve ödün vermeden hallettik. Bir ara grantuvalet kılıkta gördüyseniz bizi, işte o Obituary için özellikle şık giyinmeye çalıştığımızdan değil, nikah sebepliydi. Ben her şey yolunda mı diye gün boyu telefon bağlantısını sürdürdüm, bir ara kulise de uğradım her şeyi yerinde denetlemek için. Asayiş berkemaldi ama çok komik görüntüler de yok değildi kuliste - bunlar başka bir yazı konusu olacaktır zamanı geldiğinde.

Nihayetinde akşam şova da yetişebildim! Obi'yi Obi'den anlayan kankalarla (Umur Akaydın, Barış Ertunç gibi) seyrederken oh dedim, bir gün daha gayet süperb bir şekilde son bulmuştu. Nevermore'u sevmediğim için ona kalmadık, çünkü ertesi gün Obituary tayfasının boş günüydü ve benim özel bir planım vardı onlar için!

5 Temmuz 2010

Bugün rotamız Büyükada idi! Yanlış okumadınız - daha önce hiçbir grup ile adaya gitmemiştik, ama Trevor sahil çocuğu olduğu için bugün deniz kenarında olmak istediğini laf arasına sıkıştırdığında aklıma bu alternatif gelmişti. Bundan sonra her kim ki bir grubu adaya götürecek olsun, ilk örneği budur, kopiraytı benimdir! :)
Lobide gayet dakik bir Steve ile buluşuyorum ilk önce. Yanında Beril adlı bir arkadaş var - meğer bu ikisi yıllardır kankaymış, dün de konser sonrası otelde birşeyler içerlerken (evet, yine içmek!:p) Steve Beril'e de haber vermiş burada olduklarını, o da dünki içme seansından sonra bugün bize katılmaya karar vermiş. Beril'e kanım kaynıyor daha sohbetin ilk dakikalarında, derken Sadi (Tirak) da bize katılıyor. (Sadi'nin festival notlarını bu ayki Blue Jean'in Headbang ekinde - Ağustos sayısı, Sayı 40 - okuyabilirsiniz!)

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

Steve, Tardy'lerin otelde kalacağını söylüyor. Gezme-tozma, kültür tanıma filan ile işleri olmazmış. Otel odasında takılma / TV / dünya kupası onları mutlu eden şeylermiş. (Hele ki dünya kupası akan suları durdururyor! Geçen hafta Rammstein'dan Richard ile de bu muhabbeti yapıyorduk, "Ben takip etmiyorum ama galiba Almanya Sırbistan'a yenilmiş?" dediğimde suratında mahçup bir sırıtış ile "Biz o konuya hiç girmemeyi tercih ediyoruz hahaha" demişti). Yemek desen McDonald's'dan başka bir şeyi tercih etmezlermiş Tardy bradırs.
Trevor saçlarını tarayıp gelecekmiş, Ralph ise Aya Sofya'ya gitmeyi kafaya takmış. Onu ikna etseymişim ya diyorlar. Peki diyorum, Ralph gelince Sultanahmet kültür-sanat ortamını yarın sabah da rahat rahat gezebileceğini, uçaktan önce yeterli vakit olduğunu söylüyorum. İkna oluyor. Trevor da gelince hemen yola koyuluyoruz, deniz otobüsüne yetişmemiz lazım! (Öküz gibi death metal yapan adamı zihnimde saç kremleriyle yumuşattığı zülüflerindeki düğümleri açmaya çalışırken canlandırdığımı ve ortaya saçma bir görüntü çıktığını söylüyorum, hep beraber "Günde 100 fırça darbesi" diye gülüyoruz).

Fakat o da ne! Zamanında yetişmemize rağmen dolduğu için deniz otobüsü 5 dakika erken kalkmış, arkasından bakakalıyoruz! Deniz otobüsü yerine vapuru beklemek zorundayız. Dolmuş mu bu yahu diye söylensek de keyfimizi hiçbirşeyin kaçırmasına izin vermiyor ve Kabataş'ta bir sahil çay bahçesine oturuyoruz. Tost, patates kızartma gibi atıştırmalıklarla açlığımızı geçiştiriyoruz. Trevor ile muhabbetim esansında öğreniyorum ki kendisi esasen grafik okumuş, Obituary web sitesinin tasarımı vs. hep ona aitmiş, şu sıralar da yenileniyormuş zaten site, ama içerik ile John Tardy (Tardy kardeşlere kısaca JT ya da DT diye hitap ediyorlar) ilgileniyormuş. "JT'ye nasıl çalıştığını öğretmem lazım" diyor yeni site ile ilgili.

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

Nasıl olup da barbekü sosu işine giriştiğini merak ediyorum, anlatıyor. Tabii adamlarda zaten bir BBQ geleneği var, çevrelerinden etkilenmeleri de doğal. Trevor da bir noktadan sonra kendince deneme-yanılmalarla ve bir de internetten araştırarak en başarılı pişirme tekniklerini öğrenmiş, en güzel sosları yaratmış. Derken araba yarışlarına catering filan teklif etmişler, böyle böyle iş büyümüş. "…Fırından çıkarıyorsun eti böyle, daha alüminyüm folyonun içinde nasıl dağıldığını hissediyorsun elinde tutarken…" diye öyle bir anlatıyor ki "Yeteeeer, acıktıııııkkk!!!" diye isyan edesin geliyor. Merak eden için, sitesi aha bu: http://www.tbonesfamous.com/

Obi elemanlarını, Krisiun elemanlarıyla beraber barbekü başında görebileceğiniz fotolar da mevcut sitede. Of, canım mangal çekti bak yine!

Bir de Trevor'un İtalyan kayınpederini anlatışı müthiş. "Tavuklarım benim!" diye karga sürüsü besleyen bu zat kızına daha önceleri hiç kimseyi yakıştırmazken Trevor'a daha ilk görüşte bayılmış. "Ne de olsa o da bir redneck, hahaha!!" diyor Trevor bu konuda. Ve yine - sık sık yaptığı gibi - eşini arıyor, "Şu an Avrupa'dayım ve karşımda Asya kıtasını seyrediyorum" diye anlatıyor. Karısını çok seviyor, çok özlüyor, o kadar tatlı ki.

Vakit gelince vapura gidiyoruz, yer bulmak zor, sanki dünyadaki tüm turistler "Hadi olm bugün hepimiz adalara gidiyoruz!!" diye anlaşmışlar. Vapurda dışarıda bir yer buluyoruz zar zor. Ortam mülteci vapuru gibi - Mısırlılar çocuklarını zaptetmeye çalışıyor, kapıyı açamayan Hintli kadına yardımcı oluyorum, orada bir Arap aile hararetli bir konuşma içinde, Türkler desen onların geri kalır hali yok, bir de bu mozaik Amerikalılarımızla renkleniyor, tam cümbüş halinde yaklaşık birbuçuk saatlik yola çıkıyoruz. Bizimkilerin "BİRA!" derdini gidermişiz az çok, ama vapurda içki olmaması onları fazlasıyla sarsan bir durum! Ralph kısa bir süre sonra uykuya dalıyor temiz havada, ama Trevor ve Steve hayran hayran etrafı seyrediyor. Özellikle uzaklaşınca bile sadece ufacık bir bölümünü gördükleri İstanbul'a "Oha olm bu nasıl akılalmaz boyutta bir şehir böyle!!!" diye şaşıp şaşıp üstüne bir de tekrar şaşırıyorlar!
Steve bir ara cebinden madeni paralar çıkarıyor, gittiği her ülkeden topluyormuş. Eksiği olan güzel parlak bir 50 kuruş veriyorum ona. Bir ara hepimiz "Yunus!" diye heyecanlanıyoruz, ama bu güzelim yaratıklar olmadan da manzara büyülemeye devam ediyor dostlarımızı, tahminimden çok daha fazla hem de. Daha sonra bir ara Steve de Ralph'in yanında uykuya dalıyor (dün gece çok ama çok içmişler, hala bir hangover durumu var). Trevor muzip muzip iphone'unu çıkarıp ikisinin fotoğrafını çekiyor bu halde.

Yunuslardan konu açılmışken bir ara Florida'daki hayvanatı konuşuyoruz Trevor ile (Tampa Florida çok sevdiğimiz bir coğrafyadır malum sebeplerden, en iyi death'çiler orada yetişir, çok iyi mahsül vermiştir geçmiş yıllarda) - zehirli yılan ve örümcekler için cennet olmasının yanı sıra alligator'lar ve croc'lar hakkında da bilgilendiriliyoruz. "Biri seni boğup su altında çürümeye bırakırken -iyice yumuşayınca yer - diğeri daha sen çığlık atarken seni parçalara ayırıp mideye indirir!" diye anlatıyor tarifsiz bir zevkle. :) Eh, bu ortamdan death metal çıkmasın da naapsın! :))
Meğer Ralph'in de Kara Dul örümceği ısırıklarından hiç geçmeyen yara izleri varmış birkaç tane. Birkaç olay daha anlattı böyle, gitmeyesim geldi oralara tüm gönül bağlarıma rağmen. :)

Nihayet varıyoruz son durak olan Büyükada'ya. Vapur yolculuğunun kendisini bile çok sevmiş olan grubum adanın kendisine hayran kalıyor. İlk olarak fayton gezisi yapıyoruz. Kısa turu seçiyoruz, zira karınlarımız da aç.
Beril, Steve ve Ralph bir faytona, Trevor, Sadi ve ben bir diğer faytona biniyoruz. Turumuz boyunca Trevor'un tekrar ettiği bir şey var ki o da buranın muhteşem bir yer olduğu. İtalyan asıllı karısı Sardinya adası'ndanmış esasen, burası da oraya çok benziyormuş, ileride zaten oraya yerleşebilirlermiş, ev fiyatları çok makulmuş, ama karısı burayı görse adaya bayılırmış.

Eşiyle nasıl tanıştığının hikayesini dinliyoruz, o kadar romantik, o kadar güzel ki, hani böyle "filmlerde olur ancak" dediğimiz cinsten. Benim kocam da benden böyle bahsediyorsa benden mutlusu olamaz doğrusu! Allah herkese böyle bir eş nasip etsin diye geçiriyorum içimden en içten şekilde. Bu kadar sene ve iki çocuktan sonra bile ilk günkü gibi aşık, karısı hakkında bu kadar onore edici biçimde konuşan, sadece iki kez ufak bir fikir ayrılığı yaşadıklarını söyleyen, onu bu kadar özleyen, bu kadar sadık, saygı, sevgi ve ilgi dolu bir eş ne kadar güzel bir şey, sanırım dünyanın en değerli şeyi hatta. İkisine ömür boyu mutluluk dileyelim, maşallah diyelim, aman nazar mazar değmesin, böyle örnekler hep lazım!

UNIROCK FEST / BÖLÜM II

Fayton bir noktada mola verdiğinde atları inceliyorum, kendimi bildim bileli at tutkum her şeyin ötesindedir, çocukluğumdan beri de binerim. Dolayısıyla fayton atlarının ne durumda olduğu beni çok ilgilendiriyor, ne yazık ki durum içler acısı. Steve de atları inceliyor, kendi atları da varmış zaten, çok üzülüyoruz. Aslında hiç bu duruma ortak olmamak lazım, para kazandırmamak lazım atlarına bu şekilde bakanlara…Kime şikayet etmeli, ne yapmalı, bir araştırmalı…ama bu da başka bir yazının konusu olmalı…

Faytonların da fotoğrafları çekiliyor çok koyu bir muhabbetin şenlendirdiği geziden sonra, ve artık guruldayan karınları doyurma vakti geldiğinden sahil kenarında bir restoran seçiliyor beyler tarafından "Burası süper!" denilerek. Denize daha yakın olması imkansız, direk suyun yanıbaşı, tenha ve havadar bir restoranda nefis deniz ürünleri yiyoruz Steve dışında - meğer balık sevmezmiş. Kendisi başka tercihlerde bulunurken Trevor önüne bütün haliyle gelen Çipura'ya bayılıyor. "Amerika'da olsa balık istediğinde önüne güzelce temizlenmiş bir fileto getirirler, asla böyle koca hayvanı değil!" diyor gözleri parlayarak. Bir tek "Crab Shack" diye bir yer varmış, orası bizim kafadaymış böyle.
İçecekler konusunda muhafazakar olmayan Trevor ve Ralph Rakı'yı beğeniyorlar. Trevor biraz meyankökü şekerlemesine benzetiyor (haklılık payı var), ama özellikle Ralph "Aslan sütü'nü çok sevdim!" diyor. Her ülkenin en tipik sigarasını da denemesi - son derece sağlıksız bir hareket olsa da - Ralph'in merak ve ilgisine dair başka bir örnek.

Şimdi bütün muhabbetleri yazmak imkansız olduğundan yine kısa kesmeye çalışayım, arada rüzgardan sığınıp masamıza oturmaya gelen gece kelebeğini beslemeye çalışan Steve'i anlatayım sadece (aha anlattım), sonracıma balıkları beslediğimizi (aha bunu da anlattım), bir de bu üçlünün burayı ne kadar sevdiğini. Efendim o kadar sevdiler ki Trevor'un başı çekip "F.ck Stockholm!!! Ne işimiz var orada, bir boş günümüz daha varken onu niye orada geçirelim ki? Ben oteli bir gün daha uzatacağım, uçak biletimi de değiştireceğim, burada kalacağım!!" demesiyle diğer ikisi de sonuna kadar hak verdi, "Sen bunu ayarlıyorsan biz de varız!" dediler ve ben de bugün bu kadar iyi vakit geçirmelerinden ekstra mutlu oldum.

Dönüşü deniz otobüsüyle yapıyoruz bu sefer. Ralph yine anında uykuya dalıyor, Trevor ve Steve ise artık ahalinin yeterince dikkatini çekecek kadar içmiş durumda! Çok gülüp çok eğleniyorlar, biz ise yemek rehavetiyle biraz daha sakiniz, biraz da bağırıp çağıran çocuklarından dolayı utanan ebeveyn psikolojisi yaşıyoruz. :) Dönüş yolculuğunun kısa olması işimize geliyor, anakaraya vardığımızda planımız Tophane'de nargile içmek.
Beril'in tavsiye ettiği bir yere gidip yerleşiyoruz. Kendim tütün ürünlerinden oldum olası uzak durduğum için kahve söylüyorum, diğerleri elmalı nargile deniyorlar yerleştikleri kocaman yastıklara yayılmış vaziyette. "Paşalara benziyorsun!" dediğim Trevor çok eğleniyor. Kendisine ısrar üzerine yine Chewbacca taklidi yaptırıyorum, bu sefer saçları açık olarak - ve elinde nargileyle! Kayıt ediyorum bunu ve sanırım dünyanın en saçma görüntüsünü çekmiş bulunuyorum! :)) Sevgili dostumuz Nikki Wild, ya da nam-ı diğer Punk Levent de bir süre sonra bizimle buluşuyor - rock star'lardan daha rock star yegane insan olur kendisi. Bizi şaşırtmıyor "Yeni kalktım" diyerek, ve muhabbete o da katılıyor.

Saatler geçiyor, ve artık eve dönme vakti geliyor. Hepsiyle vedalaşıyorum belki ertesi gün görüşemeyeceğimiz için, hepsi çok teşekkür ediyor her şey için, ve evin yolunu tutuyorum, yorgun ama güzel bir gün geçirmiş olmanın huzuruyla.

6 Temmuz 2010

Bugün sabah Donald ile konuşuyorum, Tardy kardeşlerin Stockholm'e uçuşunu koordine ediyoruz, onun dışında Trevor ile haberleşiyorum ne yaptıkları konusunda. Gerçekten bir gün daha kalıyorlarmış, her şey hallolmuş. Ona Sultanahmet önerileri veriyorum, daha sonra öğreniyorum ki gerçekten de günü Aya Sofya'da geçiriyorlar. Beril'in de onlara katılımıyla yanlarında bir Türk de oluyor, Kapalıçarşı vs. ne varsa güzelce geziyorlar. Telefonla da tekrar vedalaşıyoruz, ve böylece iki haftalık Sonisphere-Unirock maratonu nihayet bir son bulmuş oluyor benim için. Gerçi tatilde bir de Zeytinli Festivali söz konusu olacak, ama orada yan gelip yatacağım doğrusu!

Bol müzikli, bol eğlenceli bir yaz diliyor, stay heavy diyor ve kaçıyorum!

Seyda "Abigail" Babaoğlu 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: