MÜZİK ODASI

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE "THE FINAL FRONTIER" ÜZERİNE.

Mert Yıldız - 19 Ağustos 2010

 

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

(1980 - 1990)
10 yıllık bir dönem düşünün. Popüler müziğin her açıdan tabu yıkıcı yönelimleri dinleyiciye sunduğu, kuralların baştan oturtulduğu, gitarın popüler müziğin sembolü olan enstrüman olduğu, "dev grup" kavramının başını alıp yürüdüğü, üretilen Rock müziğin her daim insan gücü üzerine kurulu olup, günümüzde bile büyük plak firmalarının yayınlamayı göze alamayacağı kadar radikal ürünlerin milyonlar sattığı, akabinde bu yönelime tepki olarak onun tam zıttını ortaya koyan Punk adı verilen çiğ ve yıkıcı bir müzik türünün ortaya çıktığı bir dönem.
Evet, 1970'lerden bahsediyorum.
Ve sonra, bu dönemin sonunda, pop müziğin ana enstrümanı gitar değil de klavye olmuş ve klasik Rock sound'u Punk yüzünden yeraltına itilmişken, bu et ve kemikle üretilen müziği Punk'ın saldırganlığı ile tazeleyen yeni bir akım çıkar İngiliz kıraathanelerinden: New Wave Of British Heavy Metal. Saxon, Def Leppard, Samson, Angel Witch, Diamond Head gibi İngiliz gençlerinin kahvede okey oynamaktan ve fabrikalarda kaynak yapmaktan arta kalan vakitlerinde ürettikleri bu müzik, doğru düzgün bir medya desteği bile olmaksızın tıpkı Punk'ın önlenemez bir "hareket" olarak ortaya çıkışı gibi yükselmeye başlar yeraltından kaldırımlara doğru.
Tabii ki asimile edilmeli, bölünüp parçalanabilir, satılabilir hale getirilmelidir bu tür de. Gruplarla bir bir anlaşılır, albümleri yayınlanır. Ancak Punk'ın aksine herhangi bir ideolojiyi savunmayan gençler oldukları için bu türün müzisyenleri plak firmalarının kendilerini yönlendirmelerine pek ses etmezler, "bu iş böyle yürüyor, örnek aldığımız gruplar da böyle yapmıştı" diyerek plak firmalarına radyo hiti armağan etmeye çalışırlar. Ve bu da bir bir yok eder o grupları (Diamond Head), ya da başka bir şeye dönüştürür ve bu şey Hard Rock sound'unun pop müzik ile evlendirildiği yeni bir müzik türüdür artık (Def Leppard).
İşte tüm bunlar olup biterken, tek bir grup zerre kadar taviz vermeden, herkese orta parmağını göstererek "biz sizin kurallarınız olmadan kendi bildiğimizi okuyarak da büyüyebiliriz" der. Ne medya destekler onları, ne MTV, ne radyo. Bileklerine güveniyordur onlar, savaş alanları sahnedir, orada izleyicinin önünde savaşlarını verirler, onları büyülerler ve tıpkı Spartaküs'ün peşine binleri takması gibi, onlar da yalnızca samimiyetleri ile birebir temas sayesinde kocaman bir kitle yaratırlar kendilerinde. Muadilleri olan tüm gruplar herkes tarafından kolayca kavranabilecek müzikler üretip ruhlarını fabrikalara satarlarken, onlar 14 dakikalık geleneksel epik progresif rock parçaları ile hem köklerini temsil edip, hem de geleceği yazmaktadırlar ve Amerika'da arenaları 4 gece üst üste tıklım tıklım doldurabilmektedirler. Başka gruplar "kız arkadaşlarını ellemek" ile ilgili sözler yazarken, onlar insani yönden yaklaşırlar ve genelevden kız kurtarmak ile ilgili sözler yazarlar. Hedonizmin değil, içgüdüsel olarak mitolojilerdeki erdem kavramının peşinden koşan, okulun hihihihi diye kızlarla fingirdeşen değil de kendi aralarında arka bahçede top oynayıp kavga çıkaran, sonra barışıp birbirine sarılan gençlerin ruhunu taşıyan büyümemiş erkek çocuklardır onlar. Ve işte bu "underdog"luk, bu "sokaktaki adamın müziğini yapma" tavrında bir nevi Rush'tan almışlardır bayrağı, üzerine bir de Phil Lynott'ın sahnede ilahlaşmasını sağlayan maço duruşunu eklemişlerdir.
Gösteriş ve rol değil, gerçek ve "delikanlı" olmaktır onların ideali, gitaristleri poz satmaz, vokalistleri kıvırmaz, basçıları ise deli bir kumandan gibi ateş gibi yanan gözleriyle her yanındadır sahnenin ve her saniye göz gözedir onu ilah gibi görenlerle. 80'ler olarak anılan 10 yıllık dönem boyunca dünyada "satılan" şeyin tam tersi istikhamette, kafalama koşmalarına rağmen devlik mertebesine yükselmişlerdir bileklerinin gücü ile.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

İşte Iron Maiden'dır bu grup.
Ve işte bu yüzden çok ayrıdır Maiden. Bu yüzden Iron Maiden fanı olan o kadar deli gibi bağlıyken sevmeyeni de nefret eder, çekemez, alaya alır. Bilirler çünkü, haçı görünce irkilen vampirler gibi, kendilerinin asla Maiden'ı hissedebilecek kadar erdem düşkünü olamayacaklarını, bunun için fazla zayıf olduklarını. Ve büyük penise tapma sendromu halinde sürekli Maiden'ı kıyaslarlar kendi sevdikleri gruplarla, Metallica ile ve çok satan diğer bol pompalanmış gruplar ile. Ama gerçek olan hep Maiden'dır, çünkü ne kadar hırbo da olsa, kepaze de olsa, Maiden eksiğiyle fazlasıyla kendisidir, sahtelik barındırmaz. Ve fanı da aynen böyle gerçektir Maiden'ın, dürüstlük ve samimiyet denilen o erdeme eğilimlidirler ve hiç korkmazlar yeri geldi mi Maiden'ı eleştirmekten. Büyük bir penisin arkasına saklanmaya çalışacak kadar kompleksli olmayan, gerçek müzik fanıdır, ellerinde tahtadan düello kılıçları ile ejderhaları öldürmeye çıkmış çocuklardır onlar. Yenilirler, düşerler, ama gerçek kalırlar. Ve dünya için fazla bir anlamı olmasa da yeterlidir bu onlar için, varsın domuzlar gülüp geçsinler.

(1995 - ?)
Burada ayrıntılı bir Maiden biyografisi yazmayacağım. Bu tip bilgileri Wikipedia'dan da edinebilirsiniz en basitinden. Basitçe özet geçmek gerekirse, 80'lerde şairane güzellikte ve özgünlükte 7 albüm üreten, 90'lar başında kare as gitaristleri Adrian Smith'i gruptan atarak 80'ler boyunca uzak durmaya çalıştıkları klişeleri benimseyip 2 vasat albüm üreten, fan kitlelerini bir yandan büyütüp diğer yandan bir kısmını bu yeni yönelimi ile yabancılaştıran Maiden için kırılma noktası, solist Bruce Dickinson'ın grubu bırakması ile gerçekleşti. Bir şoktu bu herkes için, bir insanın suratının derisinin tamamen yerinden sökülüp yenisinin takılmasına eşdeğer bir durumdu adeta.
İşte o noktada grubun lideri ve 80'li yıllar boyunca özgün stilini korumasına en büyük etken olan basçı Steve Harris birkaç adım geriye gidip karşısındaki manzarayı dışarıdan inceleyip analiz etti. O yayınlamış oldukları ve özgün tarzlarından uzaklaşmaya başladıkları 2 albümde azalmış olan, Maiden'ı Maiden yapan şeyi tespit etti: Kendi beste yapma tarzıydı bu, Maiden'ı yıllar boyunca özel kılan, melodik, duygusal, dinamik, hiddetli ve epik parçalardı. 'Hallowed Be Thy Name'di, 'Alexander The Great'di, 'Seventh Son Of A Seventh Son'dı, 'The Loneliness Of The Long Distance Runner'dı. Bruce Dickinson sonrası yayınlanan ilk albüm "The X Factor", tam anlamıyla özgün tarzdan uzaklaştıkları o 2 albüme bir tepkiydi; uzun parçalar, doyumsuz melodik kısımlar, tezahüratımsı vokal bölümleri ve kısacası büyümeyen erkek çocuğu parçaları. Tabii bunda o dönem Steve Harris'in boşanma sürecinde olması ve yaşadığı yalnızlık hissinin de payı var.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

Ancak bir problemi de beraberinde getirdi Steve Harris'in grubun kontrolünü tamamen eline alan panik halindeki korumacı tavrı: Yanlış kararlar ve yetersiz kalınan noktalarda bile müdahale etmekten çekinmeme. Tarzın melodik yöne çekilmesi ne kadar doğru bir kararsa, solist olarak kısıtlı bir ses aralığına sahip Blaze Bayley'nin seçilmesi de o kadar yanlış bir karardı. Çiğ bir prodüksiyon anlayışına dönmek ne kadar doğru bir kararsa, bu işten hiç anlamamasına ve kulağındaki işitme kaybına rağmen prodüksiyonu başkası ile riske girmeden Steve Harris'in kendi başına halletmesi de o kadar yanlış bir karardı.
Neticede yayınlanan "Virtual XI" albümünün, her ne kadar "The X Factor"ın bir devamı da olsa, tek bir taşın değiştirilmesi sonucunda "The X Factor"ı beğenenler tarafından bile beğenilmemiş olması aslında Steve Harris'in dönüşmüş olduğu "aşırı korumacı baba" karakterinin gruba nasıl zararı olduğunun bir göstergesidir. "The X Factor"ı "karizmatik" gösteren öğeler çıkarıldığı ve yerine "neşeli" bir hava konulduğu zaman dinleyici tepkisinin bu denli değişebilmesi demek, müziğin dinamiklerinin üzerinde durduğu sütunların aslında hiç de sağlam olmadığının bir ispatıdır.

YENİDEN YUMRUKLAR BİR ARADA
Maiden'da 1995 ile 1999 seneleri arasında bunlar olup albüm satışları ivme ile azalmaktayken eski solist Bruce Dickinson ise bir dizi farklı tarzda çalışmanın ardından, gruptan atılan Adrian Smith'i de yanına alıp solo olarak birbirinden güzel 2 albüm yayınlamıştı. Bunlardan "The Chemical Wedding" için günümüz modern Heavy Metal tarzının yapıtaşı albümlerinin en belli başlısı demek bile bence mümkün.
Neticede aklın yolu bir olduğundan yeni solist Blaze Bayley gruptan atıldı ve Bruce Dickinson gruba geri döndü, beraberinde eski gitarist Adrian Smith'i de getirerek. Bu da Adrian Smith yerine katılan gitarist Janick Gers de kadroda kaldığından 3 gitaristli bir Iron Maiden'ın oluştuğunu anlamına geliyordu.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

Her şey heyecan vericiydi, birlikte çıkılan turnede çalınan Maiden klasikleri, bu kadro ile üretilebilecek müzik Maiden fanlarının yüreklerini hoplatıyordu. Sonuçta piyasaya çıkan yeniden birleşme sonrası ilk Maiden albümü "Brave New World", Maiden dinlemeyi 80'lerin sonunda bırakmış dinleyici için hem nostaljik, hem de yenilikçi bir çalışma sunuyordu; Adrian Smith'in sert ritm gitarı ve Bruce Dickinson'ın ölümsüz çığlıkları geri dönmüştü, parçaların bir kısmı buram burak 80'ler kokuyordu ancak Bruce Dickinson'ın grubu bırakmasından sonra kazanılan daha uzun ve progresif parça yapıları da bir kenara atılmaksızın. Her ne kadar istikrarsız, düşük IQ sahipleri için yazılmış nakaratlar ve biraz fazla dolgu malzemesi içeren bir albüm de olsa taze bir başlangıçtı "Brave New World". Dahası, kötü prodüksiyonlu 90'ların ardından olgun ve oturaklı bir Maiden'ın oluşmakta olduğunu gösteriyordu.
O albümde atılan yenilikçilik tohumları bir sonraki albüm "Dance Of Death"de filizlenmeye başladı. Son derece çiğ ve rahat sound'u ile "Brave New World"e göre daha farklı bir havaya sahip olan bu albümde artık Maiden'ın kısa ve vurucu parçalardan ziyade uzun, tiyatral ve epik parçalar ('Dance Of Death', 'Paschendale') ile daha yenilikçi ve içine zor girilir parçalar ('Face In The Sand', 'Age Of Innocence') üzerine gittiğini görüyorduk. Bu arada 3 gitar kullanımından giderek daha çok yararlanılıyor, gitarlar Maiden müziğinde gerçekten de ilk kez bu kadar baskın rol oynamaya başlıyordu.
Bu iki albüm, izleyen turneler ve başarılı tanıtım çalışmaları sayesinde fan kitlesini büyük ölçüde genişleten Maiden için önemli hamle 2006 senesinde, "A Matter Of Life And Death" albümü ile geldi. Maiden beklenildiği gibi rotayı hepten Progressive Rock kökenlerine doğru çevirmiş, dolambaçlı ve alışılmışın dışında riff tabanlı, karanlık parçalar ile dolu bir geç dönem şaheserine imza atıyordu. Dahası artık Steve Harris'in Maiden müziğine yenilikçi tınıların eklenmesine kesinlikle karşı çıkacağını, "The X Factor" ile kazandığı tutuculuğu üzerinden atamayacağını düşünenlerin ağızları, Bruce Dickinson solo albümlerinden fırlamış gibi duran 'Brighter Than A Thousand Suns', 'Out Of The Shadows' ve 'Lord Of Light' gibi parçalar eşliğinde açık kalıyordu.
İçine gerçekten zor girilir, "ağır" ve cesur bir albümdü "A Matter Of Life And Death". Maiden'ın melodik yanına bağlı çoğu fanın reddettiği, başarısız bulduğu bir albüm oldu, tıpkı 1986'da birçok Maiden dinleyicisini soğutan fakat sonradan başyapıt olduğu anlaşılan "Somewhere In Time" gibi. Ancak grup albümün o denli arkasındaydı ki çıktıkları turnede bu 70 küsur dakikalık albümü baştan sona çaldı. Kendileri gibi "yaşlı" gruplar en popüler eski albümlerini sırf para için konserlerde baştan sona çalarken, Maiden en yeni albümüne bu muameleyi uyguluyordu.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

İşte bu, Maiden'ı sıfır medya desteği (hatta kösteği) ile kendi ayakları üzerinde bugünlere taşıyan "biz kendi bildiğimizi okuruz" düsturunun katı ve mükemmel bir örneğidir.
Maiden'ın popülaritesi turneler, belgeseller, şu-bu üzerinden tekrar dünyanın en üst seviye prestijli Heavy Metal grubu haline gelene dek yükseldi. Ve işte geldik 2010 senesine.

THE FINAL FRONTIER

İngiltere'den çıkmış hemen hemen tüm Rock ve Metal grupları için Amerika adeta "vaat edilmiş topraklar" olagelmiştir. The Beatles'ın Amerika'ya adım attığı günden beri bu böyledir. Gruplar için "El Dorado"dur Amerika, gerekirse tavizler verirler, maymun olurlar Amerikan piyasasına girebilmek için. Yaptıkları işin sanatsal yönünden vazgeçip müziklerini trendlere uydurmaya çalışırlar. Birçok Metal grubu kısa süreli AMARIHA başarılarının ardından işte müziklerini öyle temelsiz bir noktaya oturttukları için silinip gitmiştir, Judas Priest gibileri de 9 canlı kedi misali "Point Of Entry" ve "Turbo" gibi kepaze (ama tatlı) denemelerin ardından kaportalarını bir biçimde toplamayı başarmışlardır tekrardan.
"Fear Of The Dark" dönemindeki birkaç tesadüfi parçayı kenara koyarsak Maiden'ın tam olarak kendini uzak tuttuğu yol bu yol olmuştur, bu yüzden de Amerikan popüler kültürüne asla Priest kadar sağlam oturmamışlardır. Buna karşın son 10 senede Amerika'daki kitlelerini giderek büyütmeleri ve "A Matter Of Life And Death"in Billboard başarısı üzerine Maiden'ın bu yeni albümde izleyeceği yol merak konusuydu. Acaba daha kısa ve akılda kalıcı parçalar üzerine mi gideceklerdi yoksa önceki 3 albümdeki müzikal gelişim süreci devam mı edecekti?
Benim tahminim ikincisiydi ve bu albümü dinlerken yanılmadığımı görüyorum. Maiden'ın şu 10 senelik dönemde yayınladığı her albüm bir öncekini sıçrama tahtası olarak kullanan ilerici albümler. "The Final Frontier" için de "A Matter Of Life And Death" bir sıçrama tahtası olmuş zira bu albüm tam anlamıyla o albümdeki radikal riff-tabanlı parçalar ile Progressive Rock etkileri üzerine inşa ediyor kendisini.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

Öncelikle en başta birkaç noktayı belirleyelim:

- "The Final Frontier" en uzun Maiden albümü
- "The Final Frontier" ortalama parça süresi en uzun olan Maiden albümü
- "The Final Frontier" en komplike ve Progressive Rock kökenlerine en yakın duran Maiden albümü
- "The Final Frontier" en radikal denemeleri barındıran Maiden albümü

"The Final Frontier"da önceki 3 albümünü canlı olarak birlikte kaydetmiş ve beraber sayısız konsere çıkıp kendi aralarında bir dil oluşturmuş bir grubun kendine güvenini hissediyorsunuz buram buram. Albüm boyunca "Brave New World" ile alay edercesine farklı farklı gitar katmanları ve sayısız ayrıntı ile Maiden'ın gitarlar açısından en komplike albümüne şahitlik ediyorsunuz. Baslar 80'li yıllardaki gibi baskın ve ön planda olmamasına rağmen, Nicko McBrain'in artık iyiden iyiye oturaklı bir groove stile yönelen davulları ile yoğun gitarlar arasında sağlam bir köprü oluşturuyor. Vokallerde de Bruce Dickinson yer yer solo albümlerindeki gibi karanlık ve alaycı, yer yer de tipik vahşi ve hükmedici vokallerini sergiliyor. Bu kez dikkat çeken nokta vokallerin neredeyse tamamen çıplak yani ekstra vokal katmanları kullanılmadan kaydedilmiş olması ki bu konudaki fikirlerime daha sonra değineceğim. Son olarak belirtilmesi gereken de Adrian Smith'in bu albümde iyiden iyiye "ana besteci" konumuna gelmiş olması zira albümdeki 10 parçadan 6'sı onun imzasını taşıyor ve albüme genel rengini onun riff tabanlı besteleri veriyor, tıpkı "Somewhere In Time" gibi.
Şimdi albüme parça parça bakmak istiyorum zira gerçekten içinden kolay kolay çıkılamayacak kadar komplike ve ancak parçalar tek tek özenle incelenirse anlaşılacak bir albüm "The Final Frontier":

1. Satellite 15....The Final Frontier: Tekinsiz bir hava yayan synth bas'lar ve programlanmış tribal davullar ile giriş yapıyor albüm ve ardından "Event Horizon" filminin atmosferini çağrıştıran, sert ve çığlık çığlığa gitarlar giriyor devreye. Bruce Dickinson'ın hikaye anlatımına soyunan vokalleri eklendiğinde kendimizi ürkünç bir dokuyu incelerken buluyoruz . Maiden için kariyerinin en radikal denemesi sayılabilecek, tamamen Adrian Smith'in demosundan kopyalanan 'Satellite 15', 'The Final Frontier' parçasının hikayesi için mükemmel bir giriş yapıyor. En kaotik anında kesilen giriş, 'The Final Frontier'ın UFO'yu andıran klasik İngiliz Rock rifflerine geçiş yapıyor. 'Satellite 15'in karmaşıklığına inat albümün en basit parçası 'The Final Frontier', ancak 'Satellite 15' olmadan da açıkça havada kalıyor zira tamamen bu 4 dakikalık intro'yu tamamlamak için düşünülmüş bir parça bu. Demek istediğim, bir single olarak 'The Final Frontier' ne kadar başarısızsa, bir giriş parçası olarak da 'Satellite 15....The Final Frontier' o kadar görkemli.
2. El Dorado: Maiden albümlerinin ilk single'ları maalesef hep gümbürtüye gider. Albüm içinde dinlendiğinde iyi parçalar da olsalar dinleyicinin yüksek beklentisine yenilirler ve albümden önce dinleye dinleye eskitildikleri için CD'de atlanan parça halini alırlar. Burada da aynı sendrom söz konusu. 'El Dorado' Maiden usulü çok güçlü bir Hard Rock parçası ve tam anlamıyla Maiden'ın 'King Of Twilight', 'Rainbow's Gold', 'Juanita' gibi single'larında sergilemiş olduğu klasik Rock kökenlerine bir gönderme. Şarkının havası son derece alaycı, Dickinson'ın lirikleri ise tek kelimeyle dahiyane.
3. Mother Of Mercy: Albümün 3. parçası ve yine önceki ikisi gibi bir Smith bestesi. Akustik intro sizi yanıltmasın, savaş temalı ve müzikal olarak da "A Matter Of Life And Death"e benzeyen orta tempolu, sert bir parça bu. Öne çıkan kısmı ise kesinlikle akla kazınan nakaratı.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

4. Coming Home: Albümün tek balladı ve yine bir Smith bestesi. Açıkçası önceki albümde en beğendiği parçanın 'Out Of The Shadows' olduğunu belirttiğinden beri Smith'in bu tip bir parçayla gelmesini bekliyordum. Malum, duygusal bir abimiz kendisi. Yapı olarak Maiden'dan ziyade Bruce Dickinson'ın solo albümlerindeki 'Omega', 'Gates Of Urizen' ve 'Taking The Queen' gibi parçaları hatırlatan Coming Home'un öne çıkan yanları Dickinson'ın pilotlukla ilişkisini anlatan inanılmaz lirikleri ve şairane güzellikteki nakaratı.
5. The Alchemist: Albümün "eski Maiden"a en yakın ve en kısa süreli parçası Gers'ten geliyor. Önceki albümdeki 'The Pilgrim'i beğendiyseniz bunun hastası olacaksınız, ayrıca Dickinson imzalı lirikler yine harika.
6. Isle Of Avalon: Ve işte albüm asıl bu parçada başlıyor. Bu parçadan itibaren albüm tamamen uzun, Progressive epiklerden oluşuyor. Atmosferik, tamamen 70'ler Prog Rock'ına gönderme yapan uzun, ağır bir intro, patlama ile giren muhteşem nakarata bağlanıyor. Smith'in Progressive besteleri arasında belki de 'Paschendale' ve 'Brighter Than A Thousand Suns'ın bile önüne geçebilecek kadar sağlam, oturaklı, ancak içine zor girilen, son derece komplike bir parça olmuş bu. Enstrümantal kısımları çok güçlü ve lirikler ile birlikte yakalanan hava da rüya gibi. Melodileri sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz, ancak bu parçayı hazmedene ve "evet lan hakkaten iyiymiş" diyene dek bence kimse bu albüm hakkında iyi ya da kötü diye yorum yapmasın, zira bu parça albümün "aga vay be nasıl parçaymış, ilk dinlemede hiç dikkatimi çekmemişti" parçası.
7. Starblind: Albümün son Smith bestesi yine akustik introlu Progressive bir beste. Oluşturulan genel hava yine Maiden'dan çok Dickinson'ın Smith'li solo albümlerini andırıyor. Harika riffler, sololar ve yine Dickinson'ın aşmış lirikleri, hatta 'Revelations'dan beri yazdığı belki de en karmaşık lirikler bu parçada.
8. The Talisman: Girişteki 'The Legacy' çakması folk arpejleri ve Bruce Dickinson'ın tiyatral vokallerini duyunca "yandık" dedim ancak 9 dakikalık bu parçanın geride kalan 7 dakikası daha ziyade 'Ghost Of The Navigator'ı anımsatan yüksek tempolu, harika melodiler ile dolu bir epik. Harris'in lirikleri şaşırtıcı derecede derinlikli ve vokal melodileri bu parçada epey sağlam. Parçanın en olağanüstü bölümü ise sağ ve sol kanalların ikisinden de ayrı soloların çalındığı yer tabii ki. Janick Gers'in en güçlü bestesi bu olabilir.

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

9. The Man Who Would Be King: Gers'ten sonra Dave Murray'den bir epik geliyor. Yine yavaş bir intro ve dertli vokaller, ardından melodik bir geçiş bölümü ve sıkı riffler. Parçanın genel havası oldukça içli ve hüzünlü ama bir o kadar da agresif. Parçanın ortasındaki ritm değişimi ile birlikte gelen rüyasal groove kısım ise anlatılmaz yaşanır, Maiden için çok radikal bir deneme olmuş. Albümün en güçlülerinden.
10. When The Wild Wind Blows: Steve Harris'in tek başına el attığı tek beste ile de albüm kapanıyor. 'When The Wild Wind Blows' ismini nükleer facia ile ilgili bir romandan alıyor. Hikayenin kendisi oldukça vurucu ve Harris bu parçada adeta sinematik bir şaheser yaratmış. Albümde ayrıca tipik Maiden tarzı melodilerden en bol miktarda bulacağınız parça da bu. Her neyse, neticede komplike yapısı, harika lirikleri ve müthiş soloları ile melodisi daha ilk dinlemede dilinize dolanacak bir parça çıkmış ortaya. Albümün en iyisi olabilecek kadar sağlam.
Neticede "The Final Frontier" "A Matter Of Life And Death"in ardından bir değişim değil, gayet mantıklı bir ilerleme koyuyor ortaya. Steve Harris'in müzikal olarak daha açık fikirli hale gelmesi ve zamanında kabul etmeyeceği besteleri Maiden'a kabul etmesi çok olumlu bir gelişme ayrıca. Atmosfer olarak ise bu albüm "A Matter Of Life And Death"in karamsarlığına sahip değil, daha çok "Seventh Son Of A Seventh Son"daki açıklık hissine yakın.
Albüm bahsettiğim gibi komplike beste yapıları yüzünden ilk dinlemede vurması olası bir albüm değil pek. Bu noktada Maiden diskografisindeki diğer benzerleri ile karşılaştırıldığında bir farklılığı iyice göze çarpıyor "The Final Frontier"ın: Tipik Steve Harris melodilerinin azlığı. Eğer "The X Factor" ile kıyaslanırsa bu albümün neden içine daha zor girilir olduğunu anlaşılabilir; bu albümde futbol tezahüratı tarzı melodilerden çok çok az var, onu yerine sert ve oturaklı riffler ve sayısız gitar katmanı mevcut. Bu bazı dinleyicileri albümden soğutabilir ancak bu albümü iyi ya da kötü kılan bir etken değil.
Gelelim albümü daha iyi kılabileceğine inandığım şeylere. Öncelikle bu albüm kayıt konusunda ne kadar iyiyse, miksaj konusunda ve genel prodüksiyon mantığında da bir o kadar kötü. Albüm "Dance Of Death" gibi çiğ, prova hissi üzerine gidiyor. Ancak maalesef bu prodüksiyon bu denli karmaşık parçaları taşıyabilecek türden bir prodüksiyon değil, dinamikleri yansıtmada başarısız ve hali hazırda zor içine girilir bir albümü daha da zor dinlenilir bir hale getiriyor. Bu albümü "Brave New World" tipi bir prodüksiyonla sunmak bence çok daha akıllıca olurdu. Bir diğer önemli eksik ise yukarılarda bir yerlerde bahsettiğim, Bruce'un vokallerinin neredeyse albümün tamamında vokal armonilerine girilmeden tek vokal halinde kaydedilmiş olması. Kıyas istiyorsanız 'Flight Of Icarus'un stüdyo ve konser versiyonlarının nakaratlarını karşılaştırmanızı öneririm. Bence ekstra arka vokaller ile şarkılar şahlandırılabilirdi.
Bunlara rağmen "The Final Frontier" çok çok iyi bir albüm. Vasat nakaratlara ve yetersiz 3 gitar kullanımına sahip "Brave New World"den daha iyi olduğu zaten tartışılmaz, diğer yandan bir sürü çok sıkı hit'in yanında absürd zayıflıkta parçalar da içeren "Dance Of Death"ten de daha istikrarlı olması, hiç boş parça içermemesi sebebiyle birkaç adım daha önde. Bu albüm bir önceki albüm "A Matter Of Life And Death"e epey yakın bir yerde duruyor benim için Maiden diskografisinde.
Pekala, bir de fiziksel formatlarına değinelim. Albüm picture disc plak ve iki ayrı versiyon olarak da CD formatında piyasada. Plağı görmediğim için yorum yapamayacağım, yalnızca CD versiyonlarına değineceğim. Bunlardan ilki standart CD versiyonu. Albümün iç kapağını maalesef gereğinden fazla sade buldum ve FANTASTİK resimler yerine grup elemanlarının fotolarını tercih ederdim. Diğer CD versiyonu ise "mission edition". Metal bir kutunun içinde geliyor ve bu CD ile internet üzerinden grupla yapılmış özel video röportaja (20 dk toplamda), birkaç fotoğrafa ve duvar kağıdına, bir de shoot 'em up tarzı oyuna ulaşabiliyorsunuz. Sırf bu özellikler için o fiyat farkını ödemeye değer mi, normal bir fan iseniz bence hayır. Ayrıca metal kutu çok kalitesiz, albüm kitapçığı da standart versiyon ile maalesef aynı. Geçen albümün DVD'li versiyonunun yanında kesinlikle hikaye kalıyor "mission edition".

TUTUCULUKTAN YENİ SINIRLARA DOĞRU: IRON MAIDEN'IN SON 15 SENESİ VE

2010
Bugün (19.08.2010) itibariyle Billboard'a 3. sıradan, İngiliz listelerine 1. sıradan girmesi bekleniyor "The Final Frontier"ın. Arkasında medya pompası olmadan, MTV'de boy göstermeden, ekmek kaygısı için yolundan sapmadan geçirilen 30 koca senenin sonunda Maiden hala yükselebiliyor, hala gençleri etkileyebiliyor ve hala albüm satabiliyor? Siz sebebi istediğiniz katakulliler ile açıklamaya çalışadurun, ben yine anahtar kelimemi kullanmayı sürdüreceğim: ERDEM. 'The Trooper'da mertçe ölüme giden süvarilerin erdemliliği, 'Run To The Hills'te (ne eğlencelik parça he mi?) beyaz adam tarafından katledilen kızılderililerin erdemliliği, 'The Loneliness Of The Long Distance Runner'da sırf kendine karşı dürüst kalabilmek için yarışı birinci gelirken yarıda bırakan yetimin erdemliliği, "Seventh Son"da kendini öldüren kahinin erdemliliği, 'Montsegur'da haçlılar tarafından yakılırken bile inancından dönmeyen Cathar'ların erdemliliği, '22 Acaica Avenue'da bir fahişeye sahip çıkan adamın erdemliliği... Bunun izini yüreğinizde görebiliyorsanız Maiden'ı alır ve bir daha bırakamazsınız. Bu yoksa kasmayın. Genetik olarak Maiden'a müsait değilsiniz demektir. Ve ne güzel ki dünyada bu kadar çok erdem sahibi olma potansiyeline sahip insan var şu devirde bile. Ve iyi ki varsın Iron Maiden, iyi ki koruyorsun bizi domuzların kokusundan.

Mert Yıldız.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: