MÜZİK ODASI

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM IV

Seyda Babaoğlu - 20 Temmuz 2010

Clash of the Titans

27 Haziran 2010, Pazar

Sonisphere'in son günü! Yaşasın! (Neden yaşasın? Çünkü yeter, yorulduk!). The Big Four günü olması yorgunluğu bir nebze unutturuyor elbette. Ama daha saatler var çalmalarına. Önce Rammstein (R+) havaalanına bırakılacak.
İlk önce Flake'yi alıyorum ailesiyle kaldığı otelden. Ailesi ayrı seyahat edecek, sadece kendisi geliyor benimle. Diğer otele gidiyoruz, grubun geri kalanını almaya. Boş günlerini güzel değerlendirebilmişler mi diye soruyorum, gezmişler burunlarının dikine. Herkes yerleşiyor, yola çıkıyoruz. İstikamet Sabiha Gökçen. Özel uçakla seyahat ediyor R+. Bu "özel" olma durumu rahat bir şey, havaalanına 2 saat önceden filan gitmen gerekmiyor. Ama bir insanın kendini fazlaca "özel" hissetmesine de sebep olabilir, riskli bir şey!

Sonuçta artık her türlü koşturma, konser stresi vs. geçtiği için, tur menejeriyle daha önce konuştuğumuz gibi, şu imza olayını halledeyim istiyorum. "Yolda rahat rahat yaparız, ne de olsa o sırada yapacak başka bir şey yok" demişti. İmzaları benden isteyenler bazı çok sevdiğim öğrencilerim ve bir takım çok ciddi fanlar idi. 8-9 kişilik bir isim listesi vardı elimde, tur menejerinin kucağında da imzalanmak için hazır olan R+ fotoğrafları mevcuttu. Yani tek yapacakları, "Bilmemkim'e" yazıp altına imza atmak. Birilerini çok çok mutlu edecek, kendilerinin ise en fazla 2 dakikasına malolacak bir şey. 

Fakat R+ tayfası ne yaptı dersiniz? Bir saate yakın yol boyunca o 2 dakikayı harcamadı fanları için. Onun yerine Sabiha Gökçen'e vardığımızda tur menejeri elime daha önceden hazırlanmış, matbaa işi imzalı resimlerden verdi bu arkadaşlara ileteyim diye!! Gerekçe de "Immmm, şimdi yapamadık, bu hazırlardan verelim". Benim gözümde çöp ile eşdeğer bunlar - o çocuğun ismine özel bir şey yazamıyorsan, kendin o an o imzayı atmadıysan, kimbilir ne zaman sadece "promosyon için yapılması gereken bir iş" mantığıyla bir kere attığın imza baskıda çoğaltılmış, binlerce kartpostal haline getirilmişse ne değeri var ki o kartpostalın? Seri üretimi o genç ne yapsın?

Daha başka şeyler de var 40 küsür yaşındaki insanlarla bağdaştıramayıp çok kaba bulduğum, ama hadi bunlara girmeyeyim, belki başka bir yazının konusu olur bu gibi şeyler, kimbilir. Şimdi kısa kesmek istiyorum mümkün mertebe.

Yalnız şunu da söylemem gerekiyor: şimdi ben şımarıklıklara kızdığım zaman bazı fanlar bana çemkiriyor. Ancak onlara da şunu demek isterim: siz bu insanları tanrılaştırmak isteyebilirsiniz, buyurun tanrılaştırın. Siz bunların her yaptığını mübah görebilir, çok cool bulabilirsiniz, buyurun bulun. Sizin eşyanızı kırıp dökmeleri sizin için gurur verici olabilir, o zaman sokun evinize orayı kırıp döksünler, sonra da siz toplayın, zararı da siz ödeyin, kime ne. Size bir imza karalamayı çok görmeleri onları sizin için daha da ulaşılmaz, ilah vb. yapabilir, sevginiz daha da artabilir, buyurun sevin. Ama benden bunları, bu hareket ve tutumları sevmemi, desteklememi beklemeyin. Herkes duygu ve düşüncelerinde özgür. Ve en son baktığımda, bu yazı pozitif bilimler hakkında bir makale değil, tamamen kendi perspektifimden bir takım konser-kulis anılarını barındıran bir yazıydı! 

Gelelim esas kısma, Sonisphere'in büyük finaline: Big 4!!! Aslında Metallica'nın da rehberi olma ihtimalim vardı ama kimseyi istemediler, her şeyi kendileri hallediyormuş beklendiği gibi.. Zaten gelip, çalıp gideceklerdi hemen, dolayısıyla rehberlik bir durum da yoktu - ben de böylece mekanda sevdiklerimle vakit geçirebilmek üzere yola koyuldum.

Günün geri kalanı şöyle:

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM IV

Stadyuma vardığımda ilk işimiz Tom Araya ile röportaj yapmak. Kendisini beklerken Anthrax sahneye doğru yol alıyor kulis koridorlarında. Ben kafamda King Diamond şapkam ile oturmuş beklerken Frank Bello bana "Nice hat!" diyor geçerken- zevk sahibi adam kendini her yerde belli ediyor işte! :)

Derken Tom Araya ile röportaj vakti gelip çatıyor. Mütevazilikten öldü ölecek derken bu çok sakin, çok nazik, çok güleryüzlü insan ile Big 4, dini inançlar, şu bu derken yaptığımız söyleşi de son buluyor. Kendisi aslında zor bir röportaj partneri - çok fazla konuşmuyor, daha önce bunu telefonda da yaşamıştım. Ama "Hem Slayer fanı hem de manyak futbol fanı olsan, şimdi dünya kupası maçı mı seyrederdin, yoksa Slayer mı?" sorusuna "Slayer! Ne de olsa maçı kaydedebilirsin!" diye sırıtarak cevap vermesi son derece içten ve şirin. Sayın eşime "sör" diye hitap etmesi de ayrı bir hoşluk! Ben de Metehan'a "Lordum" diyeceğim bundan sonra! Slayer Box Set'imden çıkan banner'i imzalaması ise koleksiyonuma çok değerli bir parça daha katıyor.

Hadi Anthrax'ı yakalayalım diye dışarı çıkıyoruz. Anthrax'ı John Bush ile Wacken'de izlemişliğim vardı, şimdi de Belladonna koşturuyordu sahnede. Hastasıyız Anthrax'ın ama ses sistemi üzdü bizi. Megadeth'te de aynı durum söz konusuydu, o yüzden kulise çağırıldığımda açıkçası gözüm arkada kalmadı. Zira Lars Ulrich'in MTV röportajında bulunabilmek kesinlikle daha güzeldi!

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM IV

Karşımızdaki kanlı canlı - ve sakız çiğnemeyen! - Lars, Beşiktaş kupalarıyla dolu müze bölümünde önce etrafına bakındı, Beşiktaş ibaresini okumaya çalıştı, "Hmm, favori kulübüm!" esprisini yaptı, ve röportaj boyunca da esprili ve alçakgönüllü bir portre çizdi. Napster olayını soran arkadaşımıza verdiği cevap aslında bizim jenerasyonun bir problemine değiniyordu. Benden yaşça biraz daha büyük olmalarına rağmen bu konuda aynı nesil sayılırız, aynı durumdan muzdaribiz - hiçbirimiz internet ve getirdikleriyle büyümedik, hayatımıza çok sonra girdi bu meret. Dolayısıyla bazen sonuçlarını düşünmeden ya da tam olarak kestiremeden, doğru bildiğimiz gibi hareket ediyoruz, ama aslında bugünün dinamikleri içerisinde bu çok ters gelebiliyor genç nesillere! Napster olayında da Metallica, ilk kez oluşan, ilk kez başa gelen bir durumla baş etmeye çalışıyordu, ve şimdi "Çok iyi ettiniz" diyen adamlar o günlerde hep karşılarında durmuş, grubu yerden yere vurmuştu. Lars haklı olarak "O zaman neredeydiniz be adam?" diyebiliyor şimdi.

Ne yazık ki James yok röportajda - ve onu gidip görmek de imkansız. Lars ile konuşup - ayrıca King Diamond'dan selam iletip - fotoğraf çektirme şansımız oluyor, sonra o da yine odasına kayboluyor. Aklıma "Bizim Lars, Metalika diye bir grupta çalıyor" diyen hanım geliyor (bkz. http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/abigail-tatilde-ii.html), gülümsüyorum arkasından bakarken.

Ben kuliste Lübnanlı The Kordz grubunun vokali Moe ve arkadaşı ile muhabbete dalıyorum. Çok acaip hikayeleri var. Derken müzik sesi dikkatimizi çekiyor. Metallica, kendilerine ayrılmış stüdyoda konser için ısınıyor!!! Onları çalışırken dinlemek apayrı bir zevk. Sanki garajda çalan arkadaşlarımız, ve biz dışarıda hem onları dinliyor, hem sohbet ediyoruz. Çok özel bir an olduğu konusunda hemfikiriz. O sırada Slayer sahneye çıkıyor, çalıyor ve dönüyor yine - onları kaçırmış bulunuyoruz, ama ne yapalım, bu defa kaçırmış olalım…Herşey Metallica için!

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM IV

Bu arada bize o kadar "normal" gelmeye başlamış olmalı ki etrafta dolanan Scott Ian, Tom Araya, Kerry King, Jeff Hannemann, Dave Lombardo filan, sanki her zaman görüyormuşuz gibi selamlaşıyoruz - sanki gündelik, olağan görüntüler. Bir bakıyoruz Dave Mustaine karısının elinden tutmuş son derece dağılmış bir görüntü içinde geçiyor yanımızdan. Ses sistemine feci bozulduğunu öğreniyoruz. Bir bakıyoruz Tom Araya, yine yanında pek güzel bir hanımla - eşiyle - geliyor ve odasına dalıyor. Arada Dave Ellefson ile kısaca konuşuyoruz - ilk konserlerini biz organize etmiştik, daha sonra Hail! ile geldiklerinde de görüşmüştük, fakat konuşacak çok da fazla vakit yok.
Metallica sahne alacak neredeyse artık, ve biz bu dakikadan sonra kulisten çıkamıyoruz onlar çıkmadan! Yasak! "Hapis" olmuş şekilde stüdyodan çıkan Metallica'yı izliyoruz birkaç adım ötede - James gömleğini çıkarıyor, pantolonuna mermili kemer takıyor, beğenmeyip çıkarıyor, tekrar takıyor, üstünü giyiyor, ve sonra dörtlü fotoğraflar çektiriyor - arka planda bizim olduğumuzu bilmek güzel, o fotolarda görünmesek de! :)

İşte büyük an - önümüzde Metallica yürüyor sahneye doğru, ve biz arkadan, olabildiğince hızlı, çıkıyor ve tek yürek şeklinde atan hıncahınç kalabalığın arasında yerimizi alıyoruz! Artık bundan sonrası boş - ne yorgunluk, ne sinir, ne bel ağrısı, ne uykusuzluk…Sahnede dünyaya Metal getirsin diye yaratılmış James var. O duruş, o bakış, o sırıtış, o yürüyüş, o kurt suratı…Papa Het yine hepimizi "Puppets" haline getiriyor, "Master" olarak onbinleri parmağında oynatıyor, bizi özel hissettirmesini çok iyi biliyor ve bu büyülü gece de göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, kişisel müzikal tarihlerimizin ortak paydasına ekleniyor "en güzel anlar"dan biri olarak.

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM IV

Yalnız hala o Cola Turka görüntüsünü anlamış değilim ya neyse, hatta bir ara daha bis' e sıra gelmeden setlist'i ve bis'te çalınacak parçaları gördük, bir şeyler ters mi gitti nedir bilmiyorum ama kimin umurunda - konserin sonunda Kirk sahneden avuç avuç pena atarak stadyumu tohumlarken, önümüzdeki seneki pena hasadı bereketli geçeceğe benziyordu!

Kirk demişken, daha geçenlerde Some Kind of Monster DVD'sini tekrar izlerken yeniden takdir etmiştim kendisini. Egosunu inancı gereği tamamen törpülemeye çalıştığını, hatta Lars ve James'e de egosuzluk örneği olmak için çabaladığını söylüyor yeryüzündeki en büyük gruplardan birinin gitaristi. Kendisini örnek almak serbest!;)

Ve işte festival son buluyor, dağılmış kitle darmadağılmış stadyumdan o yana bu yana seyirtiyor, siyah tişörtlüler sarıyor İstanbul'un dört bir yanını. Enter night olmuş çoktan, ama exit light olana kadar konuşulan tek bir konu var bu İstanbul gecesinde - ve erkeklerin muhtemelen tümünün kafasının içinde tek bir düşünce dönüp duruyor o gece - "Keşke James olsam!".

Unirock yazısında görüşmek üzere!

Seyda "Abigail" Babaoğlu

Not: Sonisphere'in gerçekleşmesinde katkısı bulunan herkese bir teşekkürü borç bilmeliyiz, bu gibi büyük organizasyonlarda her bir halkanın, ne kadar ufak da görünse, büyük önemi var. ancak bir de hep göz ardı edilen, ama gece-gündüz demeden trafiğin içinde oradan oraya sevdiğiniz grupları ve ekiplerini taşıyan, üstelik akla hayale gelmedik ek sıkıntılar yaşayan şoför arkadaşlara ayrı bir teşekkür etmek istiyorum ben buradan. Hepsinin eline, emeğine sağlık!
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: