MÜZİK ODASI

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM I

Seyda Babaoğlu - 2 Temmuz 2010

Ich habe keine Lust!!!

Ama yine de bu yazıyı yazmak şart oldu! Ortalık çalkalanıyor yahu Rammstein'la kebapçı'da yemek yedik diye. Çok eğlenceli!

Millet link göndermeye başlayınca ben de merak ettim, bir aratayım dedim, girdim Google'a "Rammstein kebapçı'da" diye, çıktı karşıma bin tane sonuç!

Hürriyet, CNN Türk, Star ve daha birçoğu - hepsi konu etmiş, hepsi fotoğrafımı izin almadan, kaynak ve isim belirtmeden kullanmış. CNN Türk neyse ki düzeltti sonra bu durumu. Diğerlerini bilemiyorum, takip edemedim!

Hele o forumlar, hele o kişisel sosyal paylaşım sayfaları. Kopyala-yapıştır, sonra uydur altına bir şeyler Allah ne verdiyse!!! Okuma-yazma-araştırma özürlüsü sevgili insanlar kendilerince atıp tutmakta o kadar başarılı ki neredeyse ben bile inanacağım oraya gitmemizin organizasyonun korkunç bir kararı olduğuna!!!

Bu fotoğrafı kişisel bir anı olarak çektirmişim, "sadece arkadaşlarım görebilir" ayarlı bir albüme koymuşum, hadi yine de oradan alan ve paylaşan bazı arkadaşlar en azından kaynak belirtmiş, taglemiş beni filan, ama ya diğerleri?

"Şeyda abla" (SEYDA yazıyor orda yavrucuğum, ismim Şeyda olsa Şeyda yazarım dimi ama???) yazdıkları zaman tüylerimin diken diken olmasını geçtim, bir de komple hikaye uyduranlar var ki amanın, kendileri acilen fantezi roman yazsınlar, hadi olmadı, fantaaağzi müzik yapsınlar.

Hadi size işin doğrusunu anlatayım isterseniz. Komple halis-muhlis Sonisphere anıları buradaaaaa!!! Giiielll vatandaşşş!

Rammstein (bundan sonra R+ olarak anılacaktır)'ın rehberi olacağım çok önceden belli olmuştu. Ne de olsa toprağım! Ama sadece doğma-büyüme bir Almanya'lı olduğum için değil, 15 yıllık grup rehberliği tecrübemle, tam 20 yıldır metal piyasasına verdiğim emekle (die-hard bir metalsever ve metal-destekler olmanın dışında müzik yazarlığı, tercümanlık, organizasyon, grup rehberliği ve radyoculuk) ve bu müziğe olan adanmışlığımla da onların rehberi olarak akla ilk benim gelmem normaldi.

("Şans" diyenlere istinaden bu açıklamayı yaptığımı belirteyim! Onca yıllık emek, yorgunluk, uykusuzluk, ağrı-sızı, cepten ödenen masraflar, ama karşılığında cebe giren sıfır kuruş, harcanan zaman, katlanılan türlü zorluklar, sağlığa verilen zararlar vs.vs. karşısında senin mi o ünlüyle fotoğrafın olması normal, yavrucuum, yoksa benim mi? Şöyle bir külahımızı önümüze koyup düşünelim bir dakika lütfen. Tenks.)

R+, üç-beş şarkısı dışında, pek sevdiğim bir grup değildi. Fakat elbette Sonisphere Festivali'ne bir şekilde katkıda ve destekte bulunabilmek istiyordum. Tecrübem ile profesyonelliğim bu insanların buradaki zamanlarını hem en iyi şekilde değerlendirmelerini hem de iyi bir şov çıkarabilmeleri için gerekli şartları sağlayacak unsurlar arasındaydı, daha önce sayısız konser ve festivalde olduğu gibi.

24 Haziran Perşembe günü grubu havaalanında karşıladım. Çarşamba günü telefonda tanışmış olduğum tur menejerleri Heike, Till Lindemann, Richard Z. Kruspe, Paul H. Landers, Christian "Flake" Lorenz, Oliver Riedel ve grubun güvenlik sorumlusu Finger ile minibüsümüze yerleştik, bir de iki adet Rus kız vardı yanımızda. Bu Rus hayranları bir şekilde öğrenmişler nereye kaçta ineceklerini ve karşılamaya gelmişler. Kızlardan biri muhteşem bir yağlıboya tablosunu yapmış R+'ın, bir de R+ matruşkası. Gerçekten çok başarılıydı. Kızları da Ortaköy'e kadar götürdük.

SONISPHERE 2010 / BÖLÜM I

Bu arada grup 2 minibüs istemişti, ama sadece birine ihtiyaç duyuldu ve öteki minibüs boşuna gitmiş-gelmiş olarak geri gönderildi.

İçimden "hadi hayırlısı" diye geçirdim ve otel yolunu tuttuk. Yolculuğa diyeceğim yok, o kısım güzel geçti sayılır, hatta adamlar hakkında beklemediğim bir pozitif izlenim edindim ilk önce. Yolda giderken önde oturan Paul ve Richard ve ben muhabbet ettik (Till en arkada yattı, diğerleri camdan baktı ya da arkada kendi aralarında konuştu). Türkiye'nin politik durumunu sordular biraz, "eksen kayması" konusu, AB'ye ne kadar uygun olduğumuz vb. gibi konuların yanı sıra önceki gün bir basın organında Rammstein ve Sonisphere ile ilgili çıkan karalama yazısı da hayli ilgi çeken konulardı. Bu yazıdan bahsettim onlara - okuyanlarınız hatırlayacaktır - elmalar ve armutlar birbirine karıştırılarak bir müzik festivali politik arenaya çekilmeye çalışılıyor ve hatta iptali isteniyordu. Çok şaşırdıkları söylenemez, ama Richard merak etti, bizde bu tip fanatikler insanlara "Git bunları yok et! Özellikle gitaristi, hani şu küçük olanı!" der miymiş. "Yok" dedim, "öyle git bunları bombala şeklinde bir saldırı olmaz, merak etmeyin". Kendileri sahnede adam yakmakta bir beis görmüyorlar ama! Paradoksa koş! J

Paul'ün ilk bilmek istediği şeylerden biri Türkçe'de nasıl teşekkür edildiği idi. Ayrıca bol bol fotoğraf çekti yolda giderken. Bostancı köprü taraflarındayken "Bak, bu tarafta oturuyorum ve her gün buradan Avrupa'ya işe gidiyorum!" dedim. Kıta değiştirecek olmamız ve Asya'dan Avrupa'ya geçerken bunu tabelaların belirtiyor olması Paul'ün acaip hoşuna gitti. Dört gözle Boğaz köprüsünü ve "Welcome to Europe" tabelasını bekledi.

O arada Finger, Karadenizli arkadaşlarının düğünlerinde edindiği izlenimleri de paylaşıyordu bizimle bir yandan. Ne kadar erkek egemen olduklarından, orada karısı ile konuk oldukları zaman karısının diğer kadınlarla beraber oturmak zorunda kalıp sıkıntıdan patlarken kendisinin de - uyku ve dinlenmek hak getire - devamlı birileriyle tanıştırılıp gezdirildiğinden ve iki dakika rahat bulamadığından yakınıyordu.

Ollie "Buralarda gidilmemesi gereken yerler var mı? Kadın olarak mesela neler tehlike arz eder senin için sokakta?" gibi sorular ile ilgilendi. Çeşitli örnekler verdim kadın-erkek ayrımı yapmaksızın.

Sonisphere afişlerinin yanından geçerken "Oha - Metallica ile aynı nefeste anmışlar bizi!" demeleri üzerine şaşırdım. Sevinebiliyorlardı demek ki buna. Güzel.

Paul'ün boğaz'a "nehir" demesi ayrı bir ilginçlikti. Yanlış bilgileri düzelttik, "Hmm, tuzlu su mu yani orası?" sorusunu da cevapladık. Ortaköy'de otele doğru yol alırken daha bir heyecanla bakınmaya başladılar etrafa, ne de olsa Ortaköy hareketliliği ve dükkan bolluğu ile bakılmayacak gibi değildi.

İşte o sırada "Aaa, yan yatan kebap!!! O yan yatan kebaplardan yiyelim!!" kararı alındı büyük bir heves ve merakla. Daha sonra Özen Kebap'ta kokoreç yenmesinin temeli daha minibüste atıldı yani. Ne Sonisphere'le alakası var, ne benimle.

Otele vardık, bir tek Flake ailesiyle başka bir otelde kalacağı için o yola devam etti, biz eşyaları boşaltıp lobiye geçtik.

Otele check-in sırasında yine bir miktar tafra - zira saat 15.00 idi ve odalar hala hazır değildi. Ancak Till ilk önce çok bozulduysa da odayı - ve Boğaz manzarasını! - görünce çok memnun kaldı, daha fazla söylenmedi. Ben Heike'nin odasını gördüm bir tek, ki o bile alt çeneyi yere düşürecek cinstendi, Till'in süit'ini düşünemiyorum artık!

Plan şuydu: eşyalar odalara bırakılıp hemen lobi'de buluşulacak ve yan yatan kebap yemeye gidilecekti. Geldi elemanlar, çıktık otelden, yürüdük geldiğimiz yola doğru (Ortaköy'de R+ ile karşıdan karşıya geçmek ve ezilmemelerini sağlamak için şemsiyemi asa şeklinde kullanarak trafiği durdurdum, çok Gandalf hissettim kendimi ) ve Till "Tamam, burası güzel, burada yiyelim!" dediği için de artık meşhur olan (!) Özen Kebap'a girdik, oradaki 4-5 masadan birine yerleştik, ve başladık sipariş vermeye:

Seyda: Yan kebaplar koyun barsağından yapılıyor, yiyecek misiniz? İki çeşidi var.

Ramştaynınhepsi: İsteriz! İki çeşidinden de birer porsiyon!

Seyda: Piliç şiş?

Hepsi: Jaa, ja!

Seyda: Kalamar?

Hepbirlik: Ver!

Seyda: Midye dolma? Midye tava?

Hepbirağız: Çek birer porsiyon!

Seyda: Köfte?

Hepicik: İh möhte!

 

Bu arada Till çok babacan ve sevimli bir edayla kolumu okşayıp gülümsedi (gülümsediği çok nadir oluyor!) ve "Gelmez olaydım bunlarla buraya diyorsun içinden dimi?" diyip güldürdü beni.

İçecekler kola-soda şeklinde giderken ben ayran isteyince Ollie meraklandı. Kendi ayranımdan verdim denesin diye, içti, sevdi, o da istedi. Oysa Overkill kusmuştu zamanında neredeyse ayran yüzünden! Zevkler and renkler and stuff.

Till, midye dolma'yı uzaktan görüp de sormuştu ne var onun içinde öyle diye, pilav demiştim, onun üzerine "Hah tamam, ben de ondan o kadar et çıkmıyordur herhalde diyordum" dedi, çok da sevdi yedikten sonra. Zaten sevilmeyen yemek olmadı, hepsi silme-süpürme tekniğiyle yok edildi, tarator-marator, her şey. Ama kibarlıktan bırakılır ya 1-2 parça, onlar bırakıldı istenmeye istenmeye. Piliç şiş nasıl da pamuktu öyle, aklım kaldı doğrusu, bir ara gidip rahat rahat yiyeceğim kendi başıma!

Hesabı ben ödedim elemanların cebinde henüz TL'si olmadığı için, "Sonra hesaplaşırız, sorun değil" dedim, onlar da sanırım Heike'den almamı filan istediler, ama ben de asla gidip öyle bir şey yapamazdım doğrusu. Zaten normalde misafirlerime şu kadarcık bir şey ısmarlamışım çok mu der, çok doğal karşılar ve tamamen unuturdum, ama sonradan gördüğüm bazı şeylerden dolayı bu duruma sinir olmadım değil. Neyse, o kısmını sonra anlatırım.

Mutlu bir şekilde Özen'den ayrıldık, bir de döner kebap arayışına çıktık kısaca. Ancak girdikleri ara sokaklarda artık "Beyler konser öncesi mideyi bozma riskine girmeyin isterseniz!" demek zorunda kaldım. Dönerden vazgeçildi, otele doğru yürürken kısaca kumpir ve gözleme ile flört edildi ama ondan da vazgeçildi, oralarda dolaşırken birkaç fan atladı fotoğraf-imza olayına girdi, Türk kahvesi merak edildiyse de o an içilmedi.

Richard'ın doğum günüydü, beraber yürürken biraz o konuya değindim. Yaşını ilk önce saklamak istese de zaten biliyordum, o da söyledi nitekim. Utanılacak bir şey yoktu, zaman hiçbirimiz için durmayacaktı. İki çocuğundan, evliliğinden filan bahsettik, ama yine araya fanlar girince konu havada asılı kaldı.

Neticede zaten Till dışında hepsi biraz daha kafalarına göre ve burunlarının dikine dolaşmak istedikleri için, ben de otele dönüp tur menejeriyle bazı planları konuşmak istediğim için ayrıldık. Till ile otele yürürken şiir kitabını merak ettiğimi, zira şarkı sözlerini beğendiğimi söyledim. O da bana bir tane yollayacağını söyleyince sevindim, R+'ın çok merak ettiğim şovu dışında en güzel yönü Till'in şairliği idi kuşkusuz.

Diğer grup üyeleri - normalde de öyle yaparlarmış hep - çil yavrusu gibi oraya buraya, Ortaköy tezgahlarına filan dağıldı. En çok kullandıkları laflardan biri "Yetişkin erkekleriz biz, bir şey olmaz bize" olduğu için gözüm de arkada kalmadı. J

Lobby call saat 20.15'teydi, Richard'ın doğum günü için kutlamaya gidilecekti. Heike önceki gün beni telefonla aradığında kendisinin bir yer ayarlayıp rezervasyon yaptıracağını söylemişti. Dolayısıyla benim ilgilenmeme gerek yoktu bu olayla güya. Ne var ki kendisine önerilen yerler fazlasıyla modern/hip/trendy/sosyetik ve pahalı İstanbul'u yansıtıyordu, web sitelerine bakmış ve buralarda kesinlikle yemek yemek istemediklerine karar vermişlerdi. Şimdi bir problemimiz vardı: Richard balık sevmediği için balık restoranı olmayan, mümkünse çok çeşitli yerel yemekleri olan, "normal" halkın gittiği, hareketli, otantik görünüm ve atmosfere sahip bir lokanta bulup rezervasyon yaptırmalıydık acilen. Bazı akla gelen opsiyonlar içki servis etmedikleri için klasman dışı kalıyordu, en sonunda Tarihi Cumhuriyet Meyhanesi'nde karar kıldık. Web sitesine de baktık Heike ile, okey'ini verdi, 10 kişilik yer ayırttık.

Biraz vaktim vardı, ben de çıktım dışarı, kendimce Ortaköy turistliği yaptım, çok güzel kafeler, restoranlar, dükkanlar keşfettim. Çok şirin, nostaljik kartpostallar buldum, Heike'ye de aldım. Epope adlı kafenin terasında netbook'umla mail cevaplarken bir yandan fırtına rengindeki İstanbul'a aşık oluyordum yeniden. Bir taraftan da çok sevgili eşimle (Metehan Mert Çakır) telefon trafiği yaşıyor, yemekten sonra gidebilecekleri bir kulüp ayarlamaya çalışıyordum. Seçenekler çok sınırlıydı. Yine kendilerine önerilmiş olan Angelique, Suada gibi yerlere asla gitmek istemiyorlardı. Aslnda bir Goth club ideal olur demişti Heike, ama bizde ne arar…(keşke bir Art Diktatör konserine denk gelseydik). Heike'ye bahsettiğim seçenekler arasından Hayal Kahvesi'ni seçti, onun da balkon kısmını ayırttık. Hayret ettim, zira web sitesine de beraber baktık, mekanı gördü, çalan müziklerden de bahsettim - ben hayatta tercih etmezler bu mekanı derken tam da burayı onaylaması tuhafıma gitti...

Bindik minibüse, çıktık yola. Doğum günü çocuğu Richard, Cumhuriyet Meyhanesi'nde orta katta bize ayrılan masa yerine sokak tarafında oturmak isteyince herkes oraya geçti. Till'in gözü balıklardaydı. Flake ailesiyle olmayı tercih etmişti, gelmedi. Christoph Schneider ise henüz Istanbul'da bile değildi. Böylece bir vokal, bir bas, iki gitar, bir güvenlikçi, bir de tur menejeri şeklindeki konfigürasyon masaya yerleşti, bense grubun henüz havada olan menejerini karşılamak için havaalanı yolunu tuttum. Till yine daha önceki babacan tavrıyla kolumu okşayıp "Yazık sanaaa…" yaptı gerçek bir empati anında. Gerçekten de yazıktı bana, acıkmıştım ama oturup bir şeyler yiyecek vakit yoktu.

Havaalanında geçen sıkıcı dakikalar sonrasında nihayet menejer Emanuel ile buluştuk - yanında grubun bir de kankaları vardı, Baby, Werner, Lutz ve Thomas gibi. Tekrar git otele check-in yap derken R+ yemeğini çoktan bitirmiş, bizim gelip onlara katılmamızı bekliyordu. Heike'den gelen telefon o yöndeydi. İki dakika sonra yeni bir telefon. "Grup fikir değiştirdi, şimdi kulübe gitmek istiyorlar. Nasıl gideceğiz, adres nedir?" Emanuel hiç şaşırmadı, her an yeni bir telefon gelebileceğini, böyle devamlı fikir değiştirdiklerini söyledi. "Hey Allahım" diye geçirdim içimden, "bunlara İstiklal'de rahat vermezler, mekanı da bulamazlar, bizi de beklemiyorlar, ben bu menejer ve kankalarını doyurana kadar başımıza iş açarlar, en iyisi başlarına Metehan'ı göndereyim" diye düşündüm ve Mete'den rica ettim onları alıp Hayal'e götürmesini. Metehan zaten o gece Bronx'taki Red Bull Air Play'de jürilik yapmış, görevini tamamlamıştı. Oraya yakın olduğu için o gidip grupla ilgilenirken ben de aç olan yeni ekiple onlara doğru yol alıyordum. Birkaç dakika sonra yeni bir telefon: "Bunlar mekanı beğenmedi, girdiklerinde içeride Gevende çalıyordu, bitmek üzereydi ama Goth club sanmışlar, bu Rock bile değil dediler, çıktık" diyordu Metehan. Heike'cim, ben sana ne dedim, Goth club yok bizde dedim, Hayal alternatif rock çalar en fazla dedim, bak mekan böyle böyle diye uzun uzun anlattım, fotolar gösterdim, sitesine baktık, sen burayı istedin, şimdi ne goth'u yine yahu??? Eh peki ne oldu? Gidip The Marmara'nın önünde bizi bekleyen R+ ve Metehan ve arkadaşlarımızla buluştuk, grubu devraldık, güya yemek yemek ve kulübe gitmek için otelden çıkmış menejer ve arkadaşlarıyla buluşturduk, hepsini alıp yine otele döndük!!

Oraya vardığımızda bir kısmı yatmaya odalarına çıktı, bir kısmı - aç olan yeni gelmiş ekip - Ortaköy'e yemek bulmaya gitti, bir kısım da biraz daha eğlenme arayışına çıktı…

Beni ise Metehan ve Burak (Özgüney) arabamızla geldi aldı. Burak gün boyu kendi grubu Nitro logolu tişörtle dolaşmış olmamı cool buldu. "R+ tişörtüm yok, en yakın şey olarak nitrogliserin'li tişört giymeyi uygun gördüm" dedim, doğruydu da.

Eve gitmek mutluluktu. Gecenin körü, aç, yorgun, söylene söylene yattım.

(Devamı Bölüm II'de). 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: