MÜZİK ODASI

Seyda'nın Manowar günlüğü Bölüm 2

Seyda Babaoğlu - 30 Haziran 2009

Cumartesi, 6 Ağustos 2005

Sabahtan yine grubu almaya Polat'a gittim ve Yedikule'ye doğru yola çıktık tekrar. Onları sahneyle baş başa bırakıp ben de diğer işlere koşturmaya yardım ettim, zira her zaman yapacak binmilyor tane iş oluyor. Güneş beynimize inmeye başlamıştı bile ama Warrior's biletine sahip arkadaşlardan birkaçı buna rağmen soundcheck izlemeye gelmişlerdi. "Aferim, işte gerçek fan zihniyeti" diyerek izledim onları ara sıra yanlarından geçerken. Bu sırada kapıda millet birikmeye başlamıştı ve ben hastası olduğum orada burada oturan siyahlı insan kitlesi görüntüsünün yarattığı konser öncesi hissiyatının tadını çıkarıyordum. O esnada "Hocaaam!" diye bir ses duydum, öğrenciklerimden biriydi. Grubun rehberi olduğumu öğrenince "O zaman adamlarla konuştunuz?!?!" dedi. Çocuk saflığı ne güzel bişiy yaa! O kadar şekerler ki! J False in Truth kankiler geldi sonra ve ben onları otoparka yönlendirip yine iş başına döndüm. Dur durak yoktu.

 Soundcheck planlandığı gibi gitti ve bitti, ben de grubu ve menajerlerini tekrar alıp otele döndürdüm. Grup elemanları show'a kadar dinleneceklerdi, bu yüzden ben de tur menajeri John ve Alman menajer Hinrich ile alışverişe gittim. John Kapalıçarşı'da benim diyen Türk'e taş çıkarttı pazarlıkta. Sonra otele döndük ve biz de şov saatine kadar dinlendik.

Lobide hepsiyle buluşma saati geldiğinde ben ayrı bir heyecan daha yaşıyordum - Gorefest'i izlemeliydim! Yıllardır bekliyorduk, sonunda biz getirmiştik ve ben bir death fanı olarak onları kaçırmamalıydım. Öyle görünüyordu ki onlar sahneye çıkmadan biz de mekana varmış olacaktık. Öyle de oldu. Ancak grubumla ilgilenmekten Gorefest'i ancak 5 dakika sahneye çıkarak, 5 dakika da arka tarafa koşarak (evet, bir ara at gibi sahne tarafına koşan, sonra oradan yine sahne arkasına koşan bi manyak gördüyseniz o bendim!) toplam on dakika izleyebildim! Olsun, Jan Chris'le tanıştım, konuştum ya o da yeter. Çok cana yakındı, çok şirin de fotoğraflar çektirdik, mutlu oldum!

Ama önce yolculuğa geri dönelim. Otelden yola çıktığımızda yağmur başlamıştı. Ve bu çok fenaydı. Zira konserin iptaline yol açabilirdi! Her zamanki gibi yanımda oturan Eric kendi gençliğinden bir anı anlattı bu konuyla ilgili: "Daha kendi halinde takılan gencecik bir fandım. Bir gece Blackmore izlemeye gittim, delicesine hayrandım ona. Tam ben mekanın arkasında takılırken tesadüfen bir limuzin yanaştı, içinden Blackmore çıktı, gökyüzüne baktı, şimşekleri gördü, Konser iptal! dedi, bindi ve gitti yine. Bunu bir tek ben görmüştüm, binlerce fanın haberi bile yoktu. Aralarına karışıp olacakları izlemeye koyuldum. İptal haberi yayılınca fanlar orayı kelimenin tam anlamıyla yerle bir ettiler! Sahneyi ve sahnedeki her şeyi söktüler!!! Delirdiler!!!" Ben de bu gece aynı şeyin olmamasını umarak "Habire God of Thunder falandan bahsederseniz gelir işte böyle destek vermeye!"diye bilimsel açıklama getirdim olaya.

Neyse işte, Yedikule'ye vardık, ıslanarak sahne arkasına yürüdük, kulise yerleştik. Ben yine bin işe koşmakla birlikte sahne performanslarını kaçırdığım Catafalque kankalarımla da bir-iki kucaklaşma, iki-üç geyik yaşama şansı buldum. Ama yine onları terk ederek iş başına döndüm. Manowar'ın sahne kıyafetleri askılarda asılıyken incelemiştim daha önce. Şimdi sahne hazırlıkları yapıldı, deriler giyildi, karşımda "gerçek" Manowar vardı artık. "Ama ben hala şu garip V-yaka dekoltelerinizi sevmiyorum!" diye ısrar ettim Eric'e, "Ama niye yaa, nesi var ki??" diye cevap verdi, ben de yine "Nebliim, sevmiom işte!" diye karşılık verdim daha önce de yaptığım gibi. "Siz giyiyosunuz ama!" dedi, "E tamam işte, o yüzden siz giymeyin" diyemedim. Barbarlık gururunu incitmek istemedim. Ok atar falan sonra. ( Bu arada Eric bazı kıyafetlerini buraya özellikle getirmemiş milletten tepki toplar falan diye. "Erikçim" dedim, "Manowar konserine gelen adam niye tepki versin ki zaten beklediği, görmek istediği kıyafetlere, hmmm?". O da özellikle çok rahat ettiği ve DVD'nin iç kısmındaki kartpostal gibi tekli resimlerin olduğu yerde görebileceğiniz delikli pantolonu bir dahaki sefere getirmeye karar verdi.)

Joey'e Türkçe öğrettim sonra yaklaşık yarım saat kadar. Elde kağıt-kalem oturduk masa başına. "Keşke bütün öğrencilerim senin gibi olsa" demekten kendimi alamadım bir süre çalışıp yeteneğini gördükten sonra. (Sorry kids! J) O da "Böyle öğretmen olunca!..." filan diye beni onore etti. Gerçekten de telaffuzu harika, zor cümlelerden çekinmesi asla söz konusu değil, çok kolay anlıyor ve öğreniyor, çok ciddiye alıyor yaptığı işi. Bir "teşekkürler"i bile zor öğrenen tonlarcasına laf anlatmaya çalıştıktan sonra Joey'le çok zevkli geçti bu çalışma. Ben ona cümleyi söylüyordum, o fonetik olarak kendi anlayacağı şekilde kağıda döküyordu, sonra beraber telaffuz, vurgu vs. çalışıyorduk. Ripiit aftır mii hesaabı, "bak ikinci heceyi vurgulayacaksın" falan diye. Eric de gelip gidip başımıza dikilerek seyrediyordu ikimizi hafiften bastırmaya çalıştığı bir gülümsemeyle. Bu arada çalıştığımız kağıdın müsveddesini aldım çok hoş bir anı olarak. Joey sahne için temize çekti bir daha. Mesela şimdi bakıyorum, "boorada olemaktan chalk mootlu'use" yazmış bir örnek vermek gerekirse. Aslında her şeyi İngilizce de söyleyebilirdi kendi rahatını ve milletin nasılsa anlayacağını düşünerek, ama o böyle bir jest yapmayı çok daha uygun buldu ve biz ona sadece hayran olduk bir kez daha. (Sahnede bir tek "sağolun"da tekledi, eh, o kadar da olsun, şımarmayın!)

Çalışmamız bitti ve daha önce de dediğim gibi foto konusunda hassas olduklarından şimdi sahne kıyafetleri içindeyken rahat rahat fotoğraflarımızı çektirdik. İki yandan belime sarılmış Joey ve Eric ile onların süper göründüğü, benimse topaç gibi çıktığım resimlerim var artık. (Ben esas onlarla gitmeden sarmaş dolaş canciğer kuzu sarması çektirdiklerimizi seviyorum, çok samimi onlar, çok sevimli.) Bu arada DVD'nin Türkçe çevirisini yapmış olan Onur'umuz da Manowar'a tahsis edilmiş olan odaya gelmişti ve o da Joey'nin ağzından dökülen övgüleri huşu içinde dinliyor, resim çektiriyor ve hacı olmanın keyfini yaşıyordu. (Ulan ben King'imle hacı olana kadar kaç yıl bekledim, şimdiki gençlik her şeyi çok erken yaşıyo mirim!!! :P)

Joey bu arada, diğer elemanların yaptığı gibi, sürekli bize teşekkür ediyor, profesyonelliğimizden dolayı bizi kutluyor ve övgüler yağdırıyordu. Bu esnada "Sizi sahneye çağırıp teşekkür edicem" dedi, biz de "Olur tabi, hay hay" dedik, bunu gerçekleştireceğini hiç düşünmeyerek. Sonra Eric, security adamcığı Brian'ı çağırdı, eline kıvrılmış bir havlu tutuşturdu ve onunla kas çalışıp pazularını şişirdi. Ve artık hazırdılar! Sahnenin herhangi bir yerinden izlememiz için bizi davet ettiler ve konser başladı nihayet!

İlk parçada Joey'e göre sağında duruyordum ve mutlu mesut izlemeye koyulmuştum ki ilk parçanın sonlarında bana bir şeyi işaret etti, baktım ki çekim yapan birinden kamerasını almamı istiyor, sahneye fırladım aldım, John'a teslim ettim. İlk olayı atlattık, hadi bakalım derken yer değiştirdim bir ara, bakalım öbür taraf nasıl diye. Hem Eric'le artık had safhada samimiydik, gruptaki "kankam" ve ilk andan beri sürekli beraber takıldığımız eleman oydu ve onun "yolu" üzerinde durmak daha eğlenceli ve olaya daha yakın olacaktı. Gerçekten de her arkaya koşturup soluklandığında bana sırıtıyor, kadehini kaldırıyor ve şaklabanlıklar yapıyordu. Ben de ona mosh çekiyor ve çok eğlendiğimi belli ediyordum. Bir ara aşağı inmem gerektiği halde beni tutup "Nereye gidiyorsun??" dedi ama ben zaten kısa sürede geri döndüm. Konserin başında ufak aksilikler yaşandı, bir ara monitör düştü, bir ara elektrik sorunu yaşandı, ama bunlar fazla sinir bozukluğu ve stres yaşatmadan hemen halledildi.

Ve sonra hiçbirşeyden habersiz Joey'in solosunu izlerken bir anda durdu ve beni sahneye çağırdı. Bunu gerçekten hiç beklemiyordum, "İmdat!" diye düşünerek ona doğru yürüdüm. Beşbin kadar burun önünde Joey ile sahnede olmak tarifi zor bir duyguydu. Bir teşekkür faslı yaşandı, bir de Onur'u anons etmemi istedi, o da gelip hacılığının doruk noktasını yaşamak üzere yanımızda yer aldı. Emre de gelmişti ve Joey ellerimize birer bira tutuşturdu, "Şerefe!" dedi ve biralarımızı tokuşturduk, Emre kafamdan aşağı dökerken Joey de meşhur "bin metre yukardan ağzına boca etme" hareketini yapıyordu. Bitirdi, Joey'le ben sarıldık, ve bizler yüzü gözü bira içinde olan mutlu pis metalciler olarak sahne yanında yerimizi aldık yine. (Sonradan sanırım forumlardan birinde mi, ekşi sözlükte mi ne, bizden "üç dallamayı sahneye çıkardılar" diye bahsedilmiş. Çok güldüm! O üç dallama sayesinde sonunda Manowar'ı canlı izleyebildiğini düşünemeyen bazı yurdum mallarına buradan el sallıyor ve "yazık ayol" diyorum. Bizimle beraber şaşkınlığımızı ve mutluluğumuzu paylaşan büyük çoğunluğu  ve bana mesajlar atan öğrenciklerimi de kucaklıyorum!)

Konserin devamını izlerken maalesef arkada olan bazı olaylar yüzünden sahneden inip onlarla ilgilenmek zorunda kaldım. Bu korkunç bir şeydi benim için. Senelerdir beklediğimiz bir konseri sonunda biz gerçekleştirmiştik, çok iyi geçiyordu, adamlar çok memnundu, üstelik esas beklediğim parçalar daha çalınacaktı, günlerdir bunun için koşturuyor, gece gündüz demeden çalışıyordum, yeri geldiğinde aç susuz ya da uykusuz şekilde, ve ne oldu? Benim tamamen dışımdaki bir olay yüzünden yarısını kaçırdım! Tam hallettim, yine sahneye koşayım derken bir baktım ki önden Eric, arkasından grubun geri kalanı, sahneden inmekte ve bana doğru yürümekte, havlular boyunlarında. Şok oldum. Eric "Nerdeydin??? Seni aradım sürekli!!!!" dedi, ben de "Bi sorun vardı da...a...ama bis yapacaksınız dimi daha?" diye bir ümitle cevap verdim. O ise "Yaptık bis'i de! Hepsi bitti!! Nerdeydin???" diyip iyice yıkılmama sebep oldu. Şovun yarısını kaçırmış olmanın verdiği sinir yüzümden okunuyordu. Joey ve Eric şov sonrası kuliste yemekteyken sürekli benimle konuşarak, dertleşerek beni teselli ettiler. Bir ara masada sadece üçümüz, bir yanımda biri, bir yanımda diğeri kalmış hala daha konuşuyorduk. Ama teselli bulmak zordu gerçekten.  

Toparlandıklarında crew yine kendi oteline gitti, ben de grubu otellerine götürdüm. Biraz daha muhabbet filan sonrasında ben de kendi otelime dönüp yattım.

 

Pazar, 7 Ağustos 2005

Bugün Karl ve ekipten isteyen üç elemanla ufak bir tarih ve kültür turu yapılacaktı. Diğerleri otelde yatıp dinlenme ihtiyacı hissediyorlardı. Crew'la ilgilenen rehber arkadaşımız Levent ve ben dört isteyeni alıp Ayasofya'ya gittik. Karl ve ekipten Rick girmek istedi, diğer ikisi yemeğe gitmek istediler. Böylece Levent onları aldı gitti, ben de Karl ve Rick'le Ayasofya'ya girdim. Bu sırada Karl'ın "Bazılarının kültürden hiç bir şey anladığı yok!" diye yemeğe giden arkadaşları hakkında söylenmesi de görülmeye değerdi. O ve Rick Ayasofya'nın hakkını vererek, her taşı, her işareti, her mozaiği kırk saat inceleyerek ve hayranlıklarını gizlemeden gezdiler. Hatta bizim bilmediklerimizi, "Jüstinyen şöyle yapmış böyle etmiş" diye Karl bize anlattı! Kendisi gayet dindar büyümüşken, din tarihi okudukça ve büyük dinlerin insanları nasıl kullandığını gördükçe dinlerden soğumuş, ama "ancient history" meraklısı olarak hala daha bu konularda kitaplar okuyup duruyor. Onunla gezmek çok zevkliydi. Sürekli birbirimizi, "Şuna bak!", "Gel gel şunu mutlaka görmelisin!" falan diye oradan oraya çağırıyorduk, tarih konuşuyor ve fotoğraflar çekiyorduk. Arada diğer ziyaretçilerin Karl'a bakışları da eğlence konusu oldu bize. Uzun boylu, uzun sapsarı saçlı bir adam birsürü Japon, Hintli falan arasında dikkat çekiyor ister istemez. Bir tanesi, sanırım bu arkadaş Türk'tü, "You look like John Lennon!" yorumunu yapmış, Karl da "Şşş, hala hayatta olduğumu yaymayın sakın!" diye cevap vermişti. Şimdi bir takım Japonların çektikleri sütun, mozaik falan fotoğraflarında arka planda Manowar gitaristinin görülebildiği düşüncesi da bizi eğlendiren bir detaydı.

Ayasofya'yı bitirdik. Artık genelde çok sessiz olan Karl'ın aslında ne kadar hoş bir sohbet partneri olduğunu görmüş ve ince espri anlayışına tanık olmuştum bol bol. Çok da kibardı diğerleri gibi. Bunun bir örneğini de dışarı çıkıp fanlarla karşılaştığımızda yaşadık. İki fan ona bazı hediyeler getirmişti, ancak esas bomba nereden buldukları belli olmayan ve üzeri anlaşılmaz bir dilde yazılı olan pet şişedeki kımız'dı!!! Bundan bir yudum alan Karl'ın çektiği eziyeti gözlerinde görsem de fanlara sadece "Enteresan bir tat..." demekle yetindi kusmak yerine. Sonradan, fanlar gittiğinde, bana hiç kımız içip içmediğimi sordu, elbette hayır dedim, "Seyda, sana bir tavsiyede bulunmama izin ver - ASLA, ama ASLA denememelisin bile!!!" dedi. (O sırada aklıma Eric'e İspanya'da ne olduğunu söylemeden yedirilen geleneksel yemek geldi - "boğa yumurtası" olduğu sonradan söylenmiş, feci iğrenmişler.) Ama arkadaşlarına bir oyun oynamak için şişeyi yanına almayı da ihmal etmedi, çünkü ona bunun "gerçek savaşçı içeceği" olduğunu söylemiştim, o da arkadaşlarının ne kadar savaşçı olduklarını ölçmeye karar vermişti!

Karl, Rick ve ben sonra Sultanahmet Camii'ne doğru yürüdük ve o tarafları gezmeye başladık. Bu arada Karl'ın örümceklerden feci iğrendiğini ama köpekleri acaip sevdiğini öğrendim. Kendi halinde bir sokak köpeciğinin fotoğraflarını çekmeyi de ihmal etmedi. Biraz sonra diğer iki eleman ve Levent ile birlikte Onur da bize katıldı. Biraz alışveriş olayına girildi. Satıcılardan birinin "Haa, sizin kasetiniz vardı bende lisedeyken" demesi ve sonra Karl'ın orada bir akustik gitarı kurcalaması biraz renk getirdi olaya. Bundan sonra maalesef Yerebatan sarnıcı'nı gezmeye vaktimiz kalmamıştı, o yüzden mısır, dondurma vb. aburcuburlarımız elimizde minibüsümüze döndük.

Bu arada Karl ile Amerikan ve Türk halklarını ve içinde bulundukları durumları konuştuk, karşılaştırdık, birçok benzerlik de bulduk, özellikle eğitim sistemiyle alakalı. Çok ciddi ve aynı zamanda zevkli bir sohbetti bir ara minibüste yaptığımız. Yeri gelmişken ona Eric'in bahsettiği sakal meselesini de sordum. "Yanlış anlamışlar beni" dedi. "Ben onlara şeriat'la yönetilen ülkelerden bahsederken bazı örnekler verdim, onlar burası sanmış!" Eh, dikkatli dinlemek lazım tabii! J

Otelde akşam yemeği için hazırlandım. Hani akşam yemeği diye biraz da şekil yaptım, bluz, etek falan. Süs püs bitince tam lobiye doğru gidiyordum ki Joey ile karşılaştım - gözlerini faltaşı gibi açıp "Şu güzelliğe bak!" demesi hoşuma gitmedi değil! Yine de hava şartları beni acaba uygun giyindim mi diye düşünceler içindeyken beni görünce "Ne kadar güzel olmuşsun!!!" şeklinde yine çok ego okşayıcı bir tepki veren Eric üşüme ihtimalime karşın tam bir kavalye olarak yanına bir de deri mont aldı. Şımardım bu düşüncelilik karşısında tabii.

Grup deriler içinde, yanlarında süspüs yapmış ben, gayet rakınrol bir görüntü içinde aracımıza binip Gelik restorana gittik. Koca bir masa rezerve edilmişti bize. Grup ve crew zaten 17 kişi falandı, bizlerden de benim dışımda elbette Emre (Alkoç) ve Erdem (Çapar), ayrıca yukarıda bahsettiğim Levent ve Tağmaç vardı.

Joey bizi baş köşeye oturttu ve yemek siparişleri verildikten sonra fıkralar ve anekdotları bizi gülmekten kırıp geçirdi. Joey ve Eric Papa'yla ilgili fıkralarda resmen birbirleriyle yarıştılar, ve inanın ikisinin de ne kadar komik olduklarını burada anlatmanın hiçbir yolu yok! Ama fıkralar bir yana, Joey'nin her ülkede karşılaştığı "milliyetçi insan tiplemesi" tasvirleri bizi yere yıktı. Tarif edemeyeceğim bir yüz ifadesi ve aksanla (ki yanımda oturduğu için ciddi bir ifadeyle direk gözümün içine bakarak anlatması daha da kopartıyordu beni) "Listen, Joey, you are a good boy, I will tell you the real story, give me an hour, come to my house and don't speak, I will tell you how for fourhundred years X (herhangi bir millet düşünün burada) kicked our ass, you are American, Americans are stupid, but it is not your fault, it is your schools, so here it is, the real story, give me five hours time and come to my house and I will tell you" diye nefes almadan ve tekrar ede ede bu insan türünün taklidini yaparken gerçekten sandalyelerimizden düşecektik artık. Keşke kaydedilebilseydi de ne demek istediğimi anlayabilseydiniz...

İçkilerimiz geldiğinde ise Joey uzun ve etkileyici bir teşekkür konuşması yaparak ve bize kadeh kaldırarak onurlandırdı bizi. Tüm bunları kendi ekibi kaydetti, ayrıca henüz hangilerimizle röportaj yapılmadıysa bunlar da tamamlandı. Yemekler yenirken bundan sonraki planlarımızı konuştuk bir yandan da. Çok heyecan verici olduklarını söylemekle yetineyim şimdilik! Belki bir tek, Türkçe parça yapacaklarını söyleyen gruba inanmayan, "sadece gaza gelip öyle diyorlar" diyen kişilere yönelik bir açıklama yapabilirim: arkadaşlar, bir sonraki Manowar albümü planlandığı gibi giderse çift CD'den oluşacak. Bunlardan biri "normal" albüm, diğeri ise albümdeki parçaların yaklaşık 12 ayrı dilde söylenmiş halleri olacak. Bunlardan biri de Türkçe olacak. Bunun dışında bir şey söylemeyeyim o gece konuşulanlarla ilgili şimdilik. Gerçekleştikçe haber alırsınız yine benden.

Uzun ve çok keyifli bir yemekten sonra yine minibüslerimizin yanına gittik ama binmeden önce Karl'ın planı gerçekleştirilecekti daha! Kendi kameraları karşısında öğüre böğüre kımız içtiler, crew'a da içirildi, arada "gerçek bir savaşçı olmak istiyorsan içmelisinnn!!!!" diye baskı kuruldu, Joey ve Erdem'imiz  gayet istiflerini bozmadan içtiler, güvenlikçi Brian bile içmek zorunda bırakıldı, bu çok taşkın, çok bağırtılı görüntüleri sanıyorum ki daha çok eğlenerek izlerler ağızlarındaki tat silindikten sonra! :p

Evet, her zamanki gibi ben yine grubumu otele götürdüm, sonra da kendim gittim yattım. Ertesi gün ayrılık günüydü.

 

Pazartesi, 8 Ağustos 2005

Kahvaltıda crew'dan bazı elemanlarla takılırken bir tanesi "Off, deli gibi iş var şimdi İspanya'da yine!" diye iç geçirdi, ben "Ama çok önemli bir iş yapıyorsunuz, ne de olsa siz Soldiers of Death mi işte öyle birşeysiniz1" diye sırıtarak cevap verdim, bir diğeri bunun üzerine "Off, niye hatırlattın yaa!" diye patladı, güldük. Böyle eğlenceli başlayan gün aslında ayrılık hüznü de barındırıyordu tabii. Kendi otelimdeki işleri hallettikten sonra Polat'a gittim yine.

Lobide önce menajer John'la bazı işlerimiz vardı, sonra bir takım dökümleri grup elemanlarına vermemi rica etti. Eric duş yapmış, açık mavi eşofman altıyla odasını topluyordu. Sabahtan havuz olayına girmişti. Bavulları toplu ama açıktı hala, en üstte duran DVD dikkatimi çekti, "The Sopranos" diye bir film. "Aaa, bilmiyormuşun, şöyle güzel, böyle süper" diye anlattı. Daha sonra lobide buluştuğumuzda daha Scott ve Joey'i beklememiz gerekiyordu, bir toplantıdaydılar. Rehberlerimiz Yalkın ve Gökhan'ın yanı sıra Karl yine sessiz sakin oturuyor, Eric'le ben muhabbet ediyor, o bana sırt masajı yapıyor, fotoğraf çekiliyor, "Çok özlicem lağğnnn" diyerek birbirimizden ne kadar hoşnut kaldığımızı dile getiriyor ve ona buna gülüp duruyorduk. Yine hiç susmak bilmeyen telefonuma şaka yollu kızıyor ama bir yandan da ne kadar profesyonel, pratik çözümler üreten ve zeki biri olduğumu hem bana, hem Emre'ye anlatıp duruyor, "Ehm, tabii, öyleyimdir ayol" diye koltuklarımı kabartıyordu.

Nihayet diğer ikisinin de işi bitti ve yola koyulduk. Havaalanında check-in sırasında gülüp eğlenmeye devam ettik, fakat Joey'nin işi biraz uzayınca diğer elemanları pasaport kontrole artık götürelim bari diyip oraya doğru yol aldık. Ayrılma sahnemiz görülmeye değerdi! Eric'le sımsıkı sarıldık on saat, sonra diğerleriyle vedalaştı, sonra bana bir daha dönüp "Gel kadın buraya!..." diyerek tekrar sarıldı, havaya kaldırdı...Yere indirdikten sonra "Mutlaka yaz bana! Çok özlicem!!" sözlerini yineledi, ve sonra artık onu uğurlamak zorunda kaldık...

Bir tek Joey kalmıştı artık geriye. Onun da işi hallolunca beraber pasaport kontrole doğru gittik yine, ve onunla da sarılıp öpüşüp şu zaman şöyle yapacağız diye planlar yapıp vedalaştık. Bize tekrar tekrar teşekkür etti ve bizimle çalışmanın ne kadar keyifli olduğunu söyledi, onun gibi mükemmeliyetçi ve aynı zamanda yıllardır bu piyasada her şeyi görmüş olan çok deneyimli ve donanımlı birinin bu övgü dolu sözleri de bizi fazlasıyla mutlu etti ve tüm çabalarımıza ve yorgunluğumuza değdiği hissini yaşattı. Her iki taraf da birbirinden çok memnun kalmış olarak ayrıldık ve ben günler sonra tekrar evime döndüm. İşte ilk Manowar "destanımız" böyle son buldu, ama bunun devamı gelecek, bundan emin olabilirsiniz...

 

Biraz daha laflamak istiyorum!

Şşşt sen, okur, iyi misin? ŞAP ŞAP (tokatlama efekti) !!! Hah, kendine geldin mi? Dur daha ondan bundan konuşmak istiyorum ben, hemen pes etmek yok! Aaa, yine bayıldı! ŞLOFT (başından aşağı kovayla su dökme efekti)!!!! Hah bak bakiim, böyle aklıma gelen ıvır zıvırdan bahsetmek istiyorum daha. Bak, aşşaada! Oku!

 

Ondan bundan köşesi:

Mesela Eric'in kendi kendine odasında ya da lobide ya da backstage'de mırmır şarkı söylemesi çok şirin bir olaydı. Onca vokalist (ya da şarkıcı!) tanıdım, işini konser dışındaki zamanlarda da yapanını görmedim, konser öncesi ses açmalar hariç (ha bi de Anathema tayfası hariç, ama İngilizler zaten şarkı söylemeden duramıyor sarhoşken).

WOTW albümündeki sembolleri sordum Eric'e. "Her birimizi temsil eden sembollerimiz onlar" diyip açıkladı: "Daire sembolü Joey'in Circle'ını temsil ediyor. Üçgen sembolü benim, ok ucu gibi olduğu için. İki paralel çizgiden oluşan şey Scott'un sembolü, bagetlerini temsil ediyor. Eh, Karl da kare'de karar kıldı."

Başka bir yan bilgi, Karl'ın sigara dumanına alerjisinin olması, grupta zaten Scott dışında kimsenin sigara içmemesiydi.

Grubun kılık-kıyafetten sorumlu elemanı "Mama Dee" kendisine "bebek bakıcısı" diyor ve Manowar'la yaptığı işi "tatil" gibi değerlendiriyor. Bana çeşitli ülkelerle ilgili inanılmaz Manowar hikayeleri anlatan bu süper hatun, 50küsür yaşında olmasına rağmen ne yaşını gösteriyor, ne de yaşına göre davranıyor. Davulcu olarak başladığı müzik hayatına daha sonra Metallica ve birçok başka grupla çalışarak devam etmiş, tur menejerliğinden tut da otobüş şöförlüğüne kadar her işi bilen ve yapmış bir hemcinsim. Önünde saygıyla eğiliyor ve "hastasıyım!!!" diyorum.

Joey'nin sol gözündeki sorun, onu aslında daha da karizmatik kılıyor ve zaten hafif teatral ve inanılmaz etkileyici konuşma biçiminin altını çizmeye katkıda bulunuyor.

Karl teknoloji düşmanı, dijital fotoğraf makinelerinden nefret ediyor örneğin, email'i bile yok! Bana kız arkadaşınınkini verdi o yüzden! J

Scott son derece rahat ve olumlu, her şeyden memnun olan, çok rahat ve kendi halinde biri. Boş zamanlarında genelde otel odasında takıldı.

Eric'in, kendisi gibi bir avcı olan James Hetfield'le arası gayet iyiymiş. Sepultura elemanlarını da çok severmiş. "Tekrar gelirlerse benden selam söyle mutlaka!" dedi.

Beklenenin aksine grup backstage'de bekleşen kızlarla ilgilenmedi, hatta  haklarında konuşulanları aktarırdım ama aktarmiim en iyisi! J Zira orada burada bazı kızların "Eric bize yazdı" filan diye hikayeler anlattığını duydum, e yazık, üzmeyelim onları, kalpleri kırılmasın. Ben kıs kıs gülmeye devam edeceğim sadece bu şekilde prim yapmaya çalışan arkadaşlara.

Grubun bana verdiği onyüzbinmilyon tane tişört, single, albüm, DVD, şu, bu'ya karşılık ben de Eric'e bir nazar boncuğu, bir de bana ait bir İstanbul rehberi kitapçığımı imzalayıp verdim, "Hep sen mi imzalıycan yani!" diyerek. Çok güldük.

Kendisi aynı zamanda "Vaay! Sen Eric Adams'sın!" diye yanına gelip sonra başka bir şey konuşmayıp suratına bakanlarla karşılaşınca garip hissettiğini söylüyor ve "Ben de herkeş gibi biriyim, ben de pantolonlarımı herkes gibi giyiyorum..." diyor. Ne mütevazi. Ne güzel.

Joey bir ara "Osmanlılar parti yapmayı biliyormuş!" diye on saat bize Harem olayını övdü! Hatta Erdem'in ona "Türkler zaten ezelden beri Manowar fanıymış" diyerek öğrettiği "at, avrat, silah" deyimini hemen benimsedi! J

Çok sevgili, çok eski bir arkadaşımız, Joey'nin kendisiyle ilgili fikirlerini ve planlarını duyunca kafayı yiyecek! (Hmm, merak edin tabii!)

Eric'le gittiklerinden beri bağlantıdayım, telefon, mail vs. şeklinde. İspanya'da festivale kadar geçen süre içinde çok sıkıldığını ve İstanbul'u özlediğini, aynı zamanda festival headliner'larından Korn'u hiç sevmediğini ve izlemeyeceğini, onların alt grubunun Motörhead olmasını zaten çok ters bulduğunu söyleyebilirim örneğin.  

Joey ve John ise geçenlerde cepten aradı (vay amma hava attım ha! ehe) ve heyecanlı haberler verdiler. Sölemicem ama şimdi. J

 

Biraz da kızalım köşesi:

Konser sonrası orada burada okuduğum yorumlardan iki tanesi beni hem çok güldürdü, aynı zamanda da sinirlendirdi. Paylaşmak istiyorum:

Birileri demiş ki "konser boyunca banner" (bilelim öğrenelim köşesi: onun adı banner değil, backdrop) "bir türlü doğru düzgün asılamadı, rahatsız olduk, konseri seyredemedik". Cevabım şu olacak: "Güzel arkadaşım, sen grubu mu izlemeye geldin, backdrop'u mu? " Kabul, benim de dikkatim dağılabilirdi bir-iki saniyeliğine, normaldir, ama grubun fanıysam grubu izlemeye gayret ederdim ben gözümü ayırmadan. Müzik olaylarını takip ediyorsanız bilmeniz gerekir, küçük (ya da çok büyük) aksaklıklar her ülkede, her konserde, en büyük ve en eski festivallerde bile olabilir ve oluyor. Yıllardır beklediğiniz grubu sonunda canlı izleyebildiğinize sevinmiyorsunuz da böyle şeylere takılıyorsunuz ya, pes!

Bir diğer arkadaşımız ise "playlist kötüydü, organizatörlerin zevksizliği tabii, onlar grubu bu yönde etkilemişlerdir" demiş. Bu arkadaş sanırım playlist'ler şöyle oluşur sanıyor:

Organizatör: Joey'cim bak şimdi şu intro'yla giriyorsunuz...

Joey (boynu bükük, ellerini kavuşturmuş): Tamam abi...

Organizatör: Sonra şunu, şunu, şunu çalıyorsunuz...

Joey: Peki abi, sen ne dersen abi...

Organizatör: Eric, bak, sen şurda seyirciye çığlık attır...

Eric: Başım üstüne abi...ama yaparlar mı ki abi? Hani gelenekler falan...

Organizatör: Tabi tabi, sever onlar öyle şeyleri. Karl! Beni dinle ...

(ve böyle gider)

Yahu bazen şu internet denen şeyden ciddi biçimde nefret ediyorum. Neden virüs tarayıcıları falan var da cahil tarayıcısı, ukala filtresi filan yok? Eski, mutlu günlerimizde sadece etrafımızda gördüklerimize, duyduklarımıza katlanmak zorundaydık. Şimdi artık kaçış yok! Eline klavye geçiren her organizma her yerde yorum ve eleştiri yapma ve yayınlama hakkını buluyor kendinde! Herkes eksper, herkes organizatör, herkes müzik piyasasını yalamış yutmuş!!! Arkadaşlar, bilip bilmeden konuşmayın, bu bir, bir kere de bir şeylerden mutlu olun, bu iki! Hayır, bizi motive etmeniz için demiyorum. Biz zaten özümüzdeki hipermotivasyonumuzla kendi kendimize mutlu oluyoruz "sevdiğimiz şu grubu getirdik sonunda, seyrettik, tanıdık, takdirlerini kazandık, çok memnun kaldılar, Türkiye'de şu ilki gerçekleştirdik, bizim gibi gerçek fanlarla, metal kardeşlerimizle bu olayı paylaştık, hadi şimdi de şunu yapalım" filan diye, ve hiç kimse zaten bizi bundan alıkoyamaz. Ama siz çok stres yapıyorsunuz valla. Bünyenize zarar. Rahat olun, eğlenin. Konserler, festivaller eğlenceli şeylerdir aslında. Valla bak, eğlenin diye düzenleniyor. Deneyin bi.

 

Dur yaa, yere bişi damlıyor. Aaa, beynim akmaya başlamış. O kadar da uzun yazmadım halbuki, daha şey diycektirldm....Hadi arkadaşlar, ben yerleri sil...brlapufvbhal...d98450 fjsj lsdkjc ...dızzzz bzzzzttttt............(devreleri yanar, yazı biter).

 

Seyda "Abigail" Babaoğlu

 

 

 

 

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: