MÜZİK ODASI

Seyda'nın Manowar günlüğü Bölüm 1

Seyda Babaoğlu - 30 Haziran 2009

Epik boyutlardaki bu eski yazının ilk bölümü aşağıda:

METALİN KRALLARI İSTANBUL'DA - Seyda'nın MANOWAR günlüğü

 

Bu yazıya başlamak ürkütüyor beni biraz. Grupla geçirdiğim beş gün boyunca o kadar çok şey yaşandı ve konuşuldu ki umarım hepsini toparlamakta zorluk çekmem. Aslında bilen bilir, ben bu yazıları kendi kendime anı olsun amacıyla yazarım en başta, ama bir günlüğün tozlu sayfalarında heba olacağına illaki ilgisini çekecek insanlar da vardır diye yayınlayarak paylaşım olayına girerim. Bu yüzden her zamanki gibi şimdiden uyarayım, son derece uzun bir yazı olacak bu (üstelik kendi kopyama ekleyeceğim, sadece bana özel bölümler hariç olarak bile çok uzun olacak :P), mızmızlanmayın. Neyse, başlayalım bakalım, gerisi gelir. Aralarda nabzınızı yoklayın, kalkın dolaşın, esneme hareketleri yapın ve ancak ondan sonra okumaya devam edin.

Şimdi efendim, ilk önce RTN Promotions'taki asli görevimin gruplara rehberlik etmek olduğunu hatırlatarak başlayayım. Dolayısıyla Manowar'a rehberlik edeceğim de çok önceden belliydi. Bunun için tatilimi ona göre ayarladım ve 2 Ağustos Salı günü İstanbul'a döndüm. Ertesi gün ofise gittim detayları konuşmak için. Ve akşamında da tur menejeri John Pettigrass'ın kaldığı otele gidip kendisiyle sabah saat üçbuçuğa kadar süren bir toplantı yaptık. Joey erken gelecek olmasına rağmen bir sağlık engeli yaşamıştı ve ancak Cuma gelebileceği bu gece konfirme oldu. Grubun geri kalanı Perşembe gelecekti, o yüzden toplantı biter bitmez uykuya koştuk.

Ertesi gün oldu, havaalanına gidildi. Bundan sonrasını günlere bölerek anlatayım ki takip etmesi daha kolay olsun. İşte buyrun:

 

Perşembe, 4 Ağustos 2005

Havaalanına, grubu ve kalabalık crew'un bir bölümünü karşılamak üzere benim dışında bir de bu konserde diğer gruplara ve crew'larına rehberlik edecek Yalkın, Gökhan, Levent ve Agop arkadaşlarımız gelmişti. Beşimiz beklerken bir baktık ki uzun boylu, uzun saçlı, şapkalı bir eleman çıktı ilk önce. Yüzü görünmüyordu pek. "Metalci bu harekete doğru gelir" diyerek mosh çektim kendisine, bir yandan elimizdeki Magic Circle Music/Rock the Nations tabelasını kaldırarak. Sırıtarak bize doğru yürümeye başladı, Scott Colombus'tu bu. Önce kendimi, sonra arkadaşları tanıttım, çok sevimli ve sempatikti. Saatlerdir sigara içememiş olmaktan dolayı (NY'tan gelmişlerdi) diğerlerini beklerken dışarı koşturup bir tane içmek istedi, birimiz onunla gitti. Derken Eric Adams çıktı kapıdan ve bize doğru geldi. Onu da aynı kibarlıkla karşıladım, o da son derece kibar karşılık verdi. Yavaş yavaş Karl Logan ve tüm ekip de katıldı bize. Minibüslerimizin kapıya gelmesini beklerken Eric bana saçlarımın doğal olup olmadığını sordu, "Doğal tabi, ne sandın ehehe" dedim, ben de onun çok şirin kıvrılmış bir buklesini elime alıp "Bu da doğal herhalde" dedim, evet dedi. "Nemli ortamlarda böyle Shirley Temple gibi kıvrılıyorlar abartıp" dedi, "Hmm, benim için sorun olmuyor ama bir savaşçının Shirley Temple'a benzemesi hoş olmasa gerek" dedim, "Valla hiç olmuyo" dedi güldük. Bu arada saçında beyaz bişi vardı, gözümü rahatsız etti, "Alabilir miyim şunu saçından?" diye sordum, "Lütfen" dedi, böylece görüntüsünü de mükemmelleştirdik ve eşyaları yerleştirip birbirimize gayet ısınmış olarak otellere doğru yola çıktık. Crew ayrı, grup ayrı otelde kalacaktı. Giderken Eric bana, basın toplantısını acaba biraz daha geç bir saate alabilir miyiz diye sordu, çok yorgunlardı, ama pek mümkün olamayacaktı bu. Önce onları biraz dinlenecek vakitleri olsun diye kendi otellerine yerleştirdik (Polat Renaissance) ve sonra crew'u Akgün Otel'e götürdük. 

Bu kadar çok adamla yerleşmek biraz uzun sürdü haliyle. Sonunda ben de kendi odama çıkabildim ve basın toplantısı için biraz tazelenme şansı buldum. Olmazsa olmaz King Diamond tişörtümle donanmış olarak grubu almaya gittim. Ne kadar dakik ve profesyonellerdi ki onca yorgunluk ve jetlag'lerine rağman söylenen zamanda lobide hazır bulunuyorlardı, hayran oldum. Başkası olsa o yorgunlukla binbir trip atar, geç gelir ya da iptal ederdi. Eric, King tişörtümü görünce yüzünü ekşiterek "King Diamond's not happening any more..."dedi (yani artık popüler değil gibi bir anlamda). Ben de "Olsun, o benim biricik idolüm" diye karşılık verdim. "Peki tanıyor musun?" diye sordu, "Burada kaldığı iki gün boyunca rehberi bendim, çok iyi tanıyorum, davulcusu da çok iyi arkadaşım" dedim. "Hmm, peki..." diyip bir şeyleri içine attığını belli ederek sustu. Daha sonra dayanamadı yine. Minibüsteydik artık, yanımda oturuyordu ve yine konuyu açtı. "Sana sonra onunla ilgili bir hikaye anlatacağım"dedi, yemekte anlatmasına karar verdik. Bu arada İstiklal'den seyrederek Mephisto'nun önüne geldik ve inip üst kata yerleştik. Yemekler hazırdı, sofraya oturduk ve Eric kulağıma eğilerek anlatmaya başladı King'le 80'lerde yaşadıklarını ve ondan neden hiç hazzetmediğini. Ben savundum tabii, ama Eric hala onun adam olmadığı, erkek gibi karşısına çıkması gerektiği görüşünde. Bana da Manowar girlie'si yollamaya karar verdi King tişörtüme dayanamayarak! J Bu arada Motörhead'le de ilgili bir hikaye anlattı ve kankası Lemmy hakkında enteresan açıklamalarda bulundu. Yalnız bunları yaymamamı istediği için burada verdiğim sözü tutmalı ve susmalıyım.

Sofrada konu "ben ve Manowar" ilişkisine gelince, müziklerinin ezelden beri fanı olduğumu ama grubun imajıyla ilgili sorunlarım olduğunu, özellikle de buradaki bazı fanlarının insanı gerçekten de "Manowar dinliyorum" demekten utandırdıklarını anlattım. Örnek istediler, bazı enstantaneler anlattım, gözleri faltaşı gibi açılarak dinlerken inanamadılar, kahkahalarla yerlere yattılar ve bana hak veren yorumlar yaptılar.  

Yemekte Eric'in emailini de aldım, konu ona buna forward edilen ve benim hiç hoşlanmadığım fıkra olayına geldi. "Dur ben sana bi tane anlatiim" dedi, anlattı, yere düşüyordum nerdeyse gülmekten. Gerçi yazılı olarak aynı etkiyi asla yaratmaz, Eric'in mimikleriyle, aksanıyla ve ses tonuyla dinlemek/izlemek lazım, ama bunun üzerine "Tamam, sen bana yollayabilirsin, seninkileri okurum!" diye garanti verdim.

Konuştuğumuz ayrı bir konu ise Türkiye idi. Burası hakkında tek bildikleri şey haberlerde görüp duydukları bazı terör olayları falandı ve ciddi  biçimde ürkütülmüşlerdi, herkes onlara "Manyak mısınız, gidilmez oraya, Ortadoğu'da ne işiniz var" demişti. Bense kendilerini bu konuda daha sağlıklı bir şekilde bilgilendirmeye çalışıp o konuda rahat olmalarını sağladım çeşitli örnek ve açıklamalarla.

Fakat Türk insanının gelenek ve hassasiyetleri ayrı bir tedirginlik konusuydu. Eric sürekli "Yaa şimdi bilmiyorum ki insanlar nelerden alınabilir, burası çok farklı bir kültür, kimseyi kızdırmak istemem" diyor, ben de "Boşver yaa, rahat ol, birini kızdırdığın zaman zaten o bunu sana en direk yoldan bildirir!" diyerek tedirginliğini daha da arttırarak eğleniyordum. Ama sonra onu ikna edebildim İstanbul'da göreceği ve karşılaşacağı insanların kendisinden ve arkadaşlarından çok da farklı olmadığına dair. Yine de bana çok azıcık belden aşağı olan bir fıkrayı bile anlatırken "Ya bak bu çok açık olabilir, rahatsız olursan söyle, off anlatiim mi bilmiyorum ki" şeklindeki serzenişleri çok şirindi. Arkadaş muhabbetlerimizi ve günlük hayatımızda etrafta uçuşan küfürleri duysa kendisini çok masum hissederdi eminim.

Yavaş yavaş basın toplantısı için hazırlıklar tamamlanmakta ve aşağı kata ineceğimiz an yaklaşmaktaydı. Tercümanlığını ben yapacaktım yine, dolayısıyla önce ben indim, sonra grup geldi yerleşti ve toplantı başladı. "Truva'yı gördünüz mü ya da orada çalmak ister miydiniz" sorusu üzerine Eric orayı görmesi gerektiğine karar verdi ve beni onu oraya uygun bir zamanda götürecek kişi olarak seçti, bir diğerinde de ona Türkçe konusunda yardımcı olmam gerektiğine karar verdi, diğer sorulara da bence gayet tatmin edici cevaplar verildi. Politikayla ilgili sorulara politik davranarak "biz politik bir grup değiliz" demeleri de gayet akıllıca. Lüzumsuz yanlış anlaşmalara ve lafların gereksiz yerlere çekilmesine izin vermemeyi ellerinden geldiğince hedef edinmişler. Eric basının bu konuda her lafı çarpıttığına inanıyor ve o yüzden de bu tip konulara hiç girmemeyi daha uygun buluyor. Efsanevi "Türkler ve köpekler giremez" geyiği ise grubu hala şoka sokmakta ve nereden geldiğini, nasıl oluştuğunu hala anlamamaktadırlar. Bunu daha sonra aramızda da konuştuk ve ortak kanı, bir delinin ortaya "Bakalım nereye varacak" diyerek böyle bir söylenti attığı ve bunda başarılı olup kulaktan kulağa yayılmasına sebep olduğu, yıllarca grubun haberi bile olmaksızın onları karaladığıydı.

Basın toplantısından sonra bireysel röportajlar vardı. CNN Türk'ünkini yapmamı rica ettiler, onun dışında biraz Mephisto'ya gelmiş olan kankalarla muhabbet etme şansı buldum. Bu ve önümüzdeki günlerde bu çok zor olacaktı yine zira.

İmza faslı vs.de bitince bizi beklemekte olan minibüse atlayıp tekrar otele doğru yola koyulduk. Bir ara Eric, minibüste detaylarını hatırlamadığım bir muhabbette elimi tutup kendi yanağına bir tokat attı. Ben de "Hmm, isabet oldu, Pleasure Slave için ufak bir intikam sayalım bunu" dedim, güldük. Elemanları otele bırakırken hepsi binbir teşekkür etti, "Harika iş çıkardın, çok sağol!" demeleri tüm yorgunluğa değdi. Ertesi gün için plan yapıldı ve ben de bir süre sonra otelime dönüp yattım.

 

Cuma, 5 Ağustos 2005

Uykumu almış şekilde kalktım, kahvaltı ettim, duş yaptım (Bunları niye anlatıyorum? Çünkü bir grup getirdiğimiz zaman bunlar bir lüks, genelde uyumaya bile vakit bulmayız 2-3 saatten fazla!) ve Polat'a gittim. Oradan Eric'i aldım ve ikimiz baş başa Kapalıçarşı'ya gittik. Yolda biz iki metalci olarak ondan bundan konuşurken konu tabiiki metale ve oradan da Gorefest'e geldi, tanıyor mu diye sordum, tanımıyordu. Ben hastasıyım dedim, peki death metal hiç dinler mi diye sordum. Vokalleri sevmiyormuş müziği bazen sevse de. "Bense birçok farklı sesin ve vokal tarzının yanı sıra brutal vokal delisiyim" dedim, "E ama onu herkes yapar ki" dedi, "Olsun, güzel ama, seviom banene" diye ısrar ettim, "Ama şarkı söylemek bambaşka bişi" dedi, "yıllarca eğitim alman, sesini geliştirmen lazım, o yüzden bana vokalist denmesini sevmem zaten, onlar vokalist, ben şarkıcıyım!" diye ısrar etti, "Haklısın, harikasın sen, bambaşka bişisin" diyerek destek verdim ben de. Misafire vokalist denmez, ayıp. (Bu arada konser boyunca kendisini dinleyenlerden bazıları orda burda ettikleri "sesi artık ayvayı yemiş" laflarını fena halde yuttular sanırım! Halen billur gibi, halen insanın ruhunu parçalayıcı bir güce sahip!)

Avcılık merakından bahsetti sonra. Sadece ok ve yayla geyik ve yabandomuzu avına çıktığını, bunun için av sezonlarını takip ettiğini, en büyük tutkusu olduğunu söyledi. "Yaban domuzu mu? Çok tehlikeli!" dedim, "Son derece!" dedi. "Peki neden avlanıyorsun ki?" soruma şöyle karşılık verdi: "Düşünsene, kullanabileceğin tek bir okun var ve senden çok daha güçlü bir yaratık var karşında. Saf adrenalin! O oku yanlış kullanıp karşındaki hayvanı sinirlendirmek istemezsin. Tek hakkın var ve onu doğru kullanmak zorundasın. Bu bana inanılmaz bir duygu yaşatıyor!" "Ama hayvancıkları öldürdükten sonra ne yapıyorsun?" dedim, "Yiyorum" dedi. Bari boşuna ölmediklerini öğrendim. Yiyemeyeceği kısmını da av etlerini fakirlere dağıtan bir organizasyona veriyormuş. Hala beni rahatsız eden bir konu vardı. "Kafalarını evde şömine üzerine asan tiplerden misin?" dedim, "Asla" dedi, "kendini o şekilde kanıtlamaya çalışanlardan değilim". "Peki Harley'in mi yoksa avcılık mı?" diye geyik bir soru soriim dedim, "Harika bir soru! Sanırım avcılık!" dedi. Bu adam bu konuda gerçekten fanatik. Hayatını da av sezonlarına göre düzenliyor. Önümüzdeki av sezonu başlayınca o günler boyunca kendisi diğer her işini bir kenara bırakıp sadece avlanıyor olacakmış. Ayrıca bir av DVD'si hazırlıyor. Son derece "açık" olacağından dayanamayacak insanların seyretmemesi gerektiğine inanıyor ve bunu belirten bir uyarı koymayı düşünüyor DVD'ye. Ayrıca New York State'te av kursları düzenliyor. Boş vakitlerinde zaten sürekli elinde geyik kapaklı bir av dergisi görmeniz mümkün!

Yolda giderken ayrıca "Türkiye'de insanlar sakalsız erkeklerden rahatsız oluyormuş" dedi, ben de "Kim sana bu saçmalıkları anlatıyor?" dedim, "Karl bir kitapta okumuş" dedi. "Bak güzelim" diyip Türkiye, Türkler, bazı fanatik kesimler vs. hakkında gerekli olduğunu düşündüğüm bilgiler verdim kendisine. Şaşırdı.

Sonra Kapalıçarşı'ya vardık. Bu arada kamuflaj desenli Wacken tişörtümü çok beğendiğini söyleyip kendi av kıyafetlerine benzetti. Harbi fanatik! Neyse, evine koyabileceği bir şey istiyordu, gezmeye başladık. Sürekli üzerine atlayan satıcılar onu çok eğlendirdi, hele köşeden çıkıverip ona asker selamı çakan bir elemanı görünce gülmekten kırıldı (sonra otelde tüm grup arkadaşlarına anlattı bu olayı). Biz gezerken Kurt Cobain tişörtlü bir çocuğun da kendisini tanıyıp "Menovır! Süper! Metalika!" demesi ayrıca yardı bizi. Ayasofya motifli bir duvar tabağı beğenip aldı, bir de duvara asmalık nazar boncuklarından. Gezdik dolaştık, arada resmini çektim (grup sahne kıyafetleriyle olmadıkları ve iyi görünmedikleri resimlere karşı biraz hassas yaklaştığından bunu yayınlamayıp sadece kişisel koleksiyonumda muhafaza edeceğim, diğer "sivil" resimlerle beraber. Fanlar evime gelip cüzi bir miktar karşılığında bunlara bakmaya davetlidir! J Zaten sanırım evi artık bir rakınrol müzesine dönüştürmenin vakti gerçekten geldi de geçiyor!!!) Türkiye'ye özgü bir hayvan olmadığını birkaç dakika önce öğrendiği deve şeklindeki hediyeliklere güldü, biraz daha öyle gezdik takıldık, inanılmaz buldu ortamı, sonra da çıktık Sultanahmet'te gezelim diye. Kapalıçarşı'dan oraya yürürken kendisini daha önce kapkaç olayları hakkında bilgilendirdiğimden bir ara beni iyice yanına çekti "Arkadan gelen tipleri hiç gözüm tutmadı" diyerek, ben de Eric Adams korumasında dolaşmanın tadını çıkarttım.

Sultanahmet meydanına geldiğimizde biraz anlattım, bu budur, şu şudur diye, hepsinin önünde resmini çektim sonra ona yollamak üzere. Girip gezecek vaktimiz yoktu pek, zaten hava deli sıcaktı, sadece biraz gezip sonra orada köşede bulunan Sultan Pub'da dışarıda bir masaya oturduk ve içecek bir şeyler söyledik. İnanılmaz zevkli muhabbetlerimize orada devam ettik. Ben hiç bu kadar kibar ve centilmen bir adam beklemiyordum tanımadan önce. O da benimle beraber olmaktan çok zevk aldığını ve çok iyi vakit geçirdiğini tekrar tekrar söylüyordu. Konuştuğumuz konular arasında Irak savaşı vardı ve tamamen aynı fikirdeydik bu konuda. Ayrıca etrafı seyrederken Türkiye'yi hiç böyle hayal etmediğini ve daha çok bir İran/Irak/Arabistan tarzı görüntüler canlandırdığını söyledi kafasında, bilirsiniz, çöl, develer, ya da televizyonda gördüğü haber görüntüleri falan. Başörtüsü ve çarşaf hakkındaki sorularını cevaplandırırken ona Atatürk, Cumhuriyet, Kıyafet devrimi, Harf devrimi vb. şeyler anlattım on saat, ilgiyle dinledi ve sorular sordu.

Bir yerde konu yemeklere geldi. Overkill'in onlara "Aman abi, her şey harika ama yemek konusunda Burger King'den çıkmayın derim size!" dediğini anlattı, "Hadi len" dedim, "bizim mutfağımız dünyanın en iyilerindendir, bir ayran'ı sevmediler diye atıp tutmasınlar!" diye de ekledim gülerek. Meraklısına not: Eric balık yemezmiş bu arada, neler kaçırdığını bilmiyor!

Müzikten konuşurken kendisinin inanılmaz fanı olduğu Sarah Brightman'a geldi konu. Sesine delicesine hayranmış. Grup üyeleri onun bu fanatikliğini bildiklerinden Joey tesadüfen bu hanımla tanışınca ona Eric'ten bahsetmiş, meğer Sarah da Manowar hastasıymış! Joey "Bunu duyunca kafayı yiyecek!" diyip Eric'e olayı anlatmış. Bundan sonraki gelişmeleri bana anlattı ve sunduysa da burada anlatmamı istemediğinden ona da saygı duyup susuyorum yine...

Eric Corona'sını, ben de sodamı bitirince kalktık. Çok centilmence ısmarlamamı reddetti, "Seninle vakit geçirmek başlıbaşına bir zevk, bunun için ben sana teşekkür borçluyum!" diyerek hesabı ödedi ve en yakın taksiye atladık otele dönmek üzere. Polat'ın Alman Restoranı tarzındaki Bierstube'sine indik ve yemek için Scott'la buluştuk. Tağmaç arkadaşımız da oradaydı. Ben ona Eric'le gezimizi anlatırken Eric de Scott'a anlatıyordu. Derken artık topraklarımıza teşrif etmiş olan Joey DeMaio de aşağı yanımıza geldi ve "And who's this beautiful lady?" diye tanıştırılmamızı isteyerek ilk dakikadan sempatimi kazandı! J Gerçekten de Eric'in dediği gibiydi - etkileyici, eğlenceli ve çok kibar. Ama Eric onun sinirlendiğinde de ÇOK sinirlendiğini söylemişti. Bu gibi zamanlarda zaman zaman Eric'le bile çok ters konuşmaya başlarsa kendisi ona "Dikkat et, konuştuğun kişi BENİM!" diye çıkışmak zorunda kalıyormuş. "Ki onun en eski arkadaşı olarak onu sadece ben böyle uyarabiliyorum" demişti. Joey grubun işadamı olarak 24 saat grup için yaşıyor ve çabalıyor, dolayısıyla en ufak bir hata ve aksaklık kabul etmiyor. Her şeyin iyi gideceğini düşünüyor ve Joey'nin ters tarafıyla karşılaşacağımızı pek sanmıyordum. Yemek de çok keyifli geçti zaten. Yine fanlardan söz açıldı, ayrıca şu ana kadar yaşanan ve konuşulanlar Joey'e aktarıldı.

Soundcheck için yola çıkmadan Eric'in odasında müzik dinleme fırsatı buldum, son albüme sahip olmamam ve daha hiç dinleyememiş olmam onu dehşete düşürmüş ve hemen bu konuya bir çözüm getirmek istemişti. Ama ilk olarak burada yine anlatmamam gereken başka bir şey dinletti, onun için bu konuda yorum almak çok önemliydi, ben kafama taktığı kulaklıklardan yayılan sese konsantre olmuşken o da yüzüme konsantre olmuş, tepkilerimi ölçmeye çalışıyordu. Çok beğendim, çok sevindi. Sonra önümüzdeki albümden King of Kings'i dinletti. Yine ben kulaklıkla takılırken ve ritm tutarken o da ezbere bildiği ritme hafiften kafa sallayarak eşlik ediyor ve arada benim "Atımı getirin! Savaşa gitmeliyim!!!" şeklindeki gaza gelmelerime gülüyordu. Sonra WOTW'ü yerleştirdi beyaz Apple laptopuna. "Ne dinlemek istersin buradan?" diye sordu, seçtim birkaç tane. Bu arada sürekli "fight/steel/honour/metal" falan diye şarkılar seslendirmekten hiç bıkmıyor mu diye sordum, "naapiim" dercesine bir ifade takınıp "Joey yazıyor sözleri, ben de o ne yazarsa söylüyorum işte, sonuçta grubun adına bak" dedi ve logo'nun "Man" kısmının üzerini kapattı bir eliyle. "Eh, biliyorum" dedim ve dinlemeye koyuldum. Manowar dinlerken insanın karşısında oturan Eric Adams tarafından izlenmesi garip oluyor!...Dinlettiği albümü hediye etti bana ve aşağı inip grubu alarak soundcheck için yola çıktık.

Yedikule zindanlarına vardığımızda grubun dibi düştü. "Böyle ortam görmedik!" dediler, Eric hemen surların üzerinden batan güneşi çekmemi rica etti, Joey'in de ortamda arkadaşı Rainer'le resmini çektim yine hiçbiryerde yayınlamayacağımı, sadece kendilerine mail atacağımı söz vererek. (Öff :P) Soundcheck için az vakit vardı, Joey'in uçağı biraz geçikmeli inmişti zira, bu yüzden Eric ertesi gün çalmadan önce kendisine mekanı gezdirmemi rica etti, şimdi işe koyulmalıydılar. Ben de daha önce ortamı gezmemiştim, merak ediyordum. Grubun entellektüeli ve tarih meraklısı Karl ise gelir gelmez heryeri hemen köşe bucak gözden geçirdi ve soundcheck başlamadan bize "şurada şu var, bunu mutlaka görün" falan diye talimat verdi. (Maalesef buna ertesi gün vakit bulamadık). O arada Eric hemen bir de nete girip bana Sarah Brightman'ın sayfasını gösterdi. Beni ona benzettiğini ama fotoğraflardaki saçların benimkilerin aksine peruk olduğunu söyleyip gururlanmama sebep oldu. Zaten inanılmaz iltifatlarına ve nezaketine şaşıp duruyordum. Gayet "kıro", maço ve megaloman adamlar beklerken müthiş sıcakkanlı, sevimli ve kibar bir grup ve ekiple karşılaşmış olmak çok güzel bir sürpriz olmuştu hepimiz için. Herhalde Eric bu özelliklerini İtalyan babasına borçlu diye düşünmedim değil, kanlarında var sanırım. Yeri geldiğinde "amele" diye yerden yere vurulan bu adamlarla beraber olduğum süre içerisinde her daim centilmenliğin rafine örnekleri sunuldu bana. Çok olumlu biçimde şaşırmıştım gerçekten ve bunu onlara daha sonra söyledim de.

Herneyse, konuya dönelim. Mekanda sahne önünde sıralanmış Harley'lerini bekleyen Harley Davidson club üyeleri ve bizler dışında kimse yoktu, gerçekten etkileyici bir görüntüydü. Soundcheck'e hazırlanan Joey'e "Kulak tıkaçlarım hazır!" dedim, "Zaten kullanmamanı hakaret kabul ederiz, haha!" diye karşılık verdi. Ve gerçekten de gerekiyordu! Aralarda sorun çıktığında ya da bir sebepten dolayı mecburi ara verildiğinde yine muhabbet ediyorduk, bir süreliğine de Eric Harley'cilerle sohbet etti, beğendiği birine binip bir tur attı, tüm bunlar Manowar'ın özel film ekibi Neil ve Emmett tarafından kaydedildi. Muhtemelen bir sonraki DVD'de görürsünüz, bizlerle yaptıkları röportajlarla birlikte. (Umarım en gerzek bölümler yerine akıllı göründüğümüz yerleri kullanırlar yaw, kıllandım bak şimdi! J ) Harley'ler sahne kullanımı için uygun renkte değillerdi ama maalesef, yoksa Manowar'ı sahneye onların üzerinde çıkarken görebilme şansına sahip olacaktık. Bu arada artık soundcheck bitmek zorundaydı fakat davulla ilgili bir sorun yüzünden Scott ve Joey önce "Biz bunu çözmek için kalacağız, siz yemeğe gidin, biz size katılırız sonra" dediler. Biz yine de daha bekledik biraz, sonra çok geç olduğu için problemin çözümü ertesi güne bırakıldı ve tüm grup ve crew otellerine döndü.

Polat'ta Emre, Tağmaç ve ben grupla akşam, daha doğrusu gece yemeğindeyken, bir yandan da havuzbaşındaki düğünü seyrederken ve yorumlar yaparken,  grup elemanlarının yorgunlukları gözlerinden okunuyordu. Biz de fena yorgunduk. Ben yine bu sebeple yemek bile yiyemiyor, sadece Eric'in "Yemelisin!" diye zorla verdiği patateslerinden birkaç tane kemiriyordum. New York'tan buraya uçmuş olmanın sebep olduğu jetlag, buranın sıcağı ve nemi ve soundcheck'in çok uzaması grubu ciddi şekilde yormuştu. Kemancı'dan DVD galasıyla ilgili haber geliyordu ama oraya gidecek hali kalmamıştı hiçbirinin, saat çok geçti ve ertesi günki şovu tehlikeye atmak, yorgunluk ve uykusuzluktan dolayı kötü bir şov sunmak istemiyorlardı. Bu sebeple bir an evvel yatıp dinlenmeye karar verdiler. Kemancı'yla görüşmeler yapıldı, Warrior arkadaşlara farklı bir alternatif sunuldu ve sonra biz de yatmak üzere ayrıldık. (Bu konuyla ilgili resmi açıklama zaten Emre Alkoç tarafından gerekli yerlerde yapıldı.)

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: