MÜZİK ODASI

Seni Çılgın Elmas... Sonsuzlukta Da Işılda...

Sadi Tirak - 31 Ekim 2006

7 Temmuz 2006 tarihinde bu dünyadan başka diyarlara göç eden Syd Barrett için "aramızdan ayrıldı" ifadesini kullanmak yersiz olur. Zira büyük bir bölümünü, kendini dış dünyadan soyutlayarak geçirdiği "izole" hayatında aramızda olmamayı seçen oydu! Pink Floyd mucizesinin yaratıcısı, unutulmaz deli-dahi karaktere en derin saygılarımızla...

Asıl adı Roger Keith Barrett olan bu "farklı" yaratılış, 6 Ocak 1946 tarihinde Londra'ya trenle bir saat uzaklıkta bulunan Cambridge'de, Glisson Sokağı No.60'da doğmuştur.

Babası Doktor Arthur Max Barrett, Cambridge filarmoni topluluğu üyesi, amatör bir ressam ve aynı zamanda da Britanya'nın en önde gelen mantar yetiştirici uzmanlarından biridir. Annesi ise Londra'nın ilk kadın belediye başkanı Elizabeth Garrett Anderson'ın torunu olan Winifred Flack'tir.

Doktor Arthur Max Barrett profesyonel olarak olmasa da hobi olarak resim sanatıyla oldukça ilgilidir ve bu özelliğini Roger'da da görmektedir. Roger da, henüz küçük yaşlarda tıpkı babası gibi resim yapmaya meraklıdır. Yaptığı resimlerin sıradan çocuk resimleri olmadığının farkına varan ailesi ise onu bu konuda yüreklendirmiş ve resim yapmasını her zaman desteklemişlerdir. Fakat Roger'ın tek eğlence kaynağı resim değildir. Aynı zamanda müzikle de oldukça ilgilidir.

Barrett ailesini o yıllarda tanıyanların anlattıklarına göre küçük Roger herkesle çok kolay arkadaşlık kurabilen, neşeli, sevimli ve biraz da haşarı bir çocuktur.
İlkokul zamanlarındaki en iyi arkadaşları da babalarını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybetmiş iki erkek kardeştir: John ve Roger Waters. Yani müzik tarihinin en büyük gruplarından biri olan Pink Floyd'un ortaya çıkmasını sağlayan iki müzisyen henüz 5 yaşlarında tanışmışlardır.

Ortaokul zamanlarında hiç de parlak bir öğrenci olmayan Roger Keith'in öğretmenleri bu dik başlı, laf dinlemez, ders çalışmayan ve resim dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen genç delikanlıdan kısa sürede umudu kesmişlerdir. Annesi ise oğlunun derslerdeki bu hiç de iç açıcı olmayan durumunu öğrenince, resimdeki yeteneğiyle onu yüreklendirmek için evlerinin çok yakınında bulunan Homerton Koleji'nde resim dersleri aldırmaya başlamıştır.
Ellili yılların başında, yani yazılı tarihin gördüğü en büyük yıkım olan İkinci Dünya Savaşı biteli daha birkaç yıl olmuşken ve uzun, sıkıntılı, içe kapanık savaş yılları boyunca karanlık evlerde tıkılıp kalmış olan genç halk kitleleri artık sokağa çıkmak isteğine sahiptirler. Fakat bu sefer aradıkları savaş öncesi dünya gibi bir şey değildir.

Rock'N'Roll akımı Amerika'dan okyanusu aşıp İngiltere sahillerine de vurmuştur...

Roger'ın ağabeyi Alan, o sıralarda bir mahalle orkestrasında saksafon çalmaktadır. Roger da biraz ona özenerek, biraz da içindeki müzik sevgisini dışa vurmak amacıyla bir gitar alıp tıngırdatmaya başlamıştır. Yeni taşındıkları Hills Caddesi 183 numaralı evde ikamet eden Barrett ailesinin ebeveynleri ise oğulları Alan ve Roger'ın müziğe olan bu ilgilerini her zaman desteklemektedirler.
Roger'ın o dönemlerde en çok dinlediği isimler ise Buddy Holly, Bo Diddley ve özellikle de Chuck Berry'dir. O sıralarda tutucu Cambridge aileleri tarafından, Rock'N'Roll sesleri yükselen bu ev ve o evdeki "deli gürültüsü" pek hoş karşılanmasa da Roger her gün arkadaşlarını eve toplayıp yeni aldığı plakları onlara dinletmekten büyük zevk duymaktadır. İşte David Gilmour ile tanışması da o günlerden birine denk gelmektedir.

Barrett o sıralarda arkadaşları John Gordon ve Clive Welham ile birlikte Hollerin' Blues adını verdikleri bir grupta yarı ciddi yarı şaka takılmaktadır.
Derken tüm akranları gibi Roger Keith de ergenlik çağına girmiştir. Okuldaki tutumları gittikçe uyumsuz hallere bürünmeye başlayan, rock müzik ve resim yapmaktan başka hiçbir şeyi umursamayan, ailesi ve çevresiyle ciddi uyum sorunları çekmeye başlayan ve sık sık da disiplin cezaları alan Roger bir süre sonra adeta dünyada kendisi ve arkadaşları dışında kimse yokmuş gibi davranmaya başlamıştır.

O dönemlerde Cuma akşamları Riverside Jazz Kulübü'ne takılmaya başlayan Roger, genelde kırk yaş civarı jazz meraklılarından oluşan bu kulüpte kısa zaman içinde dikkat çeker ve kendini sevdirir. O kulübe takılan en meşhur isim ise davulcu Sid Barrett'dır. Bir süre sonra genç Roger'a da kulüpte "Syd" denilmeye başlar ve bu isim o andan itibaren Roger'dan daha fazla kullanılır olmuştur. Annesi ve kız kardeşi Rosemary dışında herkes ona "Syd" demeye başlamıştır artık.

Syd 14 yaşına geldiğinde ve de zaten hayatının en baş edilmez iç karmaşalarını yaşadığı günlerde çok acı bir haberle sarsılır. Babası kanserdir ve pek uzun ömrü kalmamıştır. Hayatını insanların sağlıklarına adamış bir tıp doktorunun, üstelik de daha ellili yaşlarında bu amansız hastalığın pençesine düşmesi, Syd'i iyice zıvanadan çıkarmaya yetmiştir. O dönemlerde aslında babasını ne kadar çok sevdiğini ve ona aslında tahmin ettiğinden ne kadar daha fazla yakın olduğunu idrak eden Syd, babası Arthur Maximillian Barrett 1960 yılında henüz elli iki yaşında hayata gözlerini yumduğunda, hayatındaki en büyük yıkımla karşı karşıya kalmıştır.
Henüz ondört yaşında olan Syd, daha da içine kapanmış ve kendini tamamen kitaplara, müziğe ve resme vermiştir.

Derken artık "delikanlı" dönemleri başlamış ve ev ile bağını koparmıştır. Rock'N'Roll müziğin asi ritimlerine kendini kaptıran Syd, kendini partiden partiye atmakta ve içki, sigara, uyuşturucu ve seks ile Rock'N'Roll mottosuna ayak uydurmaya başlamaktadır. David Gilmour, Syd'in o günleri için daha sonra şu cümleyi sarf etmiştir: "Syd gerçekten çok etkileyici bir adamdı. Daha 14-15 yaşlarında bile yolda yürürken kızlar birbirlerine onu gösterip 'Bak bu geçen Syd Barrett' derlerdi'."

1962 yılında açtığı resim sergisi bile Syd'i resim sanatı dahilinde kariyer yapma fikriyle bütünleştirememiş ve son karar olarak müzikte gelecek aramaya başlamıştır. Ciddi bir biçimde
Önce Geoff Mott adlı arkadaşının kurduğu Geoff Mott And The Mottoes adlı gruba katılır. Syd'in o dönemler pek iyi gitar çaldığı söylenemese de içlerinde Roger Waters'ın da bulunduğu bu grup hafta sonu partilerinin değişmez gruplarından biri olmuştur. Fakat bu macera uzun sürmemiş ve Geoff Mott bir yıl sonra, para kazanabileceği "ciddi bir iş bulmak için" grubu dağıtmıştır.

Syd ise bir gün radyoda duyduğu bir şarkının hayatını değiştirdiğine inanmıştır: "Love Me Do".
Ringo, George, Paul ve John adındaki dört Liverpoollu gencin kurduğu The Beatles adındaki grubun bu single'ını dinlemiş olan Syd, "İşte bu! Müzik böyle olmalı!" demiş ve artık müzik hakkında daha fazla heyecanlanmaya başlamıştır.
Bu dönemde David Gilmour ile sık sık bir araya gelerek, terkedilmiş bir izci kulübesinde saatlerce doğaçlama gitar çalan ve provalar yapan Syd, bu yaptıklara şeye bayılmaktadır. Sıklıkla dinlediği isimler arasına Bob Dylan ve Rolling Stones da eklenmiştir.

O dönemler Cambridge'de sıkılmaya başlayan Syd bir müddet Peckham'daki Chambarwell Sanat Koleji'ne gitse de, orada da fazla uzun süre durmamış ve bu eğitimi de yarıda bırakmıştır.
1964 yılında Londra'ya taşınmaya karar verir ve eski arkadaşı Bob Klose'un yardımıyla bir ev bulur. Bulduğu ev ise David Gilmour ve Roger Waters'ın birlikte kaldıkları evin ta kendisidir. Tabii içlerinde artık önlenemez birer müzik tutkusu olan bu 3 genç bir araya geldiği için de bir grup kurmaları uzun sürmez. Grubun adı ise Leonard's Lodgers'dır (Leonard'ın kiracıları). Bir aralar gruplarında klavye bile çalan ev sahiplerinin ismidir Leonard. Fakat grubun bir sorunu vardır. Henüz şarkıları kimin söyleyeceğini bulamamışlardır. Syd bir gün Cambridge'e annesini ziyarete gittiğinde eski grup arkadaşı Geoff Mott ile buluşur ve ona Londra'da kurdukları gruba vokalist olarak katılmasını istediğini söyler. Fakat o sıralarda kendi grubu Boston Crabs ile çalışan ve haftada 30 Pound (döneme göre oldukça meşakkatli bir paradır) kazanan Geof, Syd'in bu teklifini kabul etmez. Yıllar sonra gazeteciler Geoff'a, bu yaptığının Pink Floyd'un beyin takımında olmayı reddetmek anlamına geldiğini o zaman bilseydi ne yapacağını sormuşlar ve  "Tanınmamış birkaç çocuğun peşine takılmak için, haftada otuz pound kazandıran orkestramı mı bırakacaktım yani!" şeklinde bir cevap almışlardır.
Syd'in Cambridge'den aradığını bulamayarak dönmesi üzerine Klose ve Waters, bir plak mağazasında karşılaştıkları Chris Dennis'i gruplarında solistlik yapması için ikna ederler. The Abdas, The Screaming Abdas, Sigma6 ve The Meggadeaths (Megadeth değil, aman karışmasın) gibi isimler ile bir müddet takılan grup son olarak T-Set adında karar kılmıştır. Fakat bu ismi Syd hiç sevmemiş ve sürekli alternatif isimler aramıştır. Derken aynı isimde bir başka Blues grubu olduğu anlaşılınca da isimlerini değiştirmek mecbur hale gelmiştir.
Ve Syd'in grubun nihai ismini bulması uzun sürmemiştir. Yaptığı şey sadece çok sevdiği iki Carolina'lı blues şarkıcısı olan Pink Anderson ve Floyd Counsil'ın ön adlarını birleştirmek olmuştur... Pink Floyd!!!

Grubun kuruluşunun üzerinden henüz pek zaman geçmemesine rağmen, Dennis 1965 yılında orduya alınınca yine bir tekleme yaşanır ve David Gilmour'ın deyimiyle bir buçuk yıl kadar "hobi olarak" ayakta kalır. Barrett, o sıralarda İngiltere'de yasal olan LSD tüketmeyi alışkanlık haline getirmiş ve kendini yine resme vermiştir. Diğerleri ise okullarına devam etmişlerdir.
Syd'in kendi kendine beste yapabildiğini fark etmesi de bu döneme denk gelmektedir. Okuduğu yazarlardan ilham alarak şarkılar yazmaya başlamıştır ve bu hususta kendine olan güveni de sağlanmaya başlamıştır.
Bir süre sonra Bob Klose gruptan ayrılmak zorunda kalır. Sebebi ise ailesinin onun müziğe olan ilgisine karşı desteğini çekmesidir. Klose ise ailesinden destek (özellikle de maddi anlamda) almadan bu işi yürütemeyecektir. Dolayısıyla Klose gruptan yollarını dostça bir biçimde ayırır ve ailesinin daha önemli olduğunu düşündüğü mimarlık kariyerine başlar. Giderken sarf ettiği sözler ise şunlardır: "Syd haddinden fazla yetenekli ve çok karizmatik. Fakat hayatta ne yapacağı konusunda en ufak bir fikri bile yok."

Syd'in o dönemlerde uyuşturucu haplarla olan ilişkisi de günden güne iyiye gitmektedir ve artık birbirlerinden kopamaz bir duruma gelmeye başlamışlardır.
Bazen The Pink Floyd, bazen The Pink Floyd Sound, bazen de eski isimleri T-Set ile çeşitli kulüplerde sahne almaktadırlar.

Bir gün Storm Thorgeson adlı arkadaşlarının evlilik partisine davet edilirler. Parti Storm'un nişanlısının tipik Cambridge yaşamı süren ailesinin evindendir ve şansa bakın ki o dönem Rock'N'Roll gençliğinin isim yapmış olanlarının hemen hepsi o gece o partidedir. Oldukça sansasyonel geçen gecenin bizi ilgilendiren en büyük olayı ise ilk defa grubun Syd Barrett, Roger Waters, Nick Mason, Richard Wright ve David Gilmour kadrosu ile sahne almasıdır.
O günden sonra bazı şeyleri daha net anlamaya başlamışlardır. Seyirciyi ne kadar şok ederlerse o kadar iyi tepki alacaklardır. "Herkesten farklı olmak" işin aslında püf noktasıdır bu hususta ve o farklılığı yaratacak adam da Syd Barrett'dan başkası değildir.


Artık R&B coverlarını bir kenara bırakıp, kendi tarzlarını oluşturma çabası içine girmiş olan bir grup vardır ortada. Oluşturmaya çalıştıkları bu müzikal tarz ise daha sonraları "doğaçlama rock" ya da evrensel kullanımda daha yaygın olan ifadeyle "psychedelic rock"tır.
Kısa süre sonra David Gilmour olmaksızın; Syd Barrett, Roger Waters, Nick Mason ve Richard Wright'dan oluşan kadrosuyla Pink Floyd Londra'daki The Marquee Club'da sahne almaya başlamıştır.

1966 yılına girilmiştir ve grup için işlerin iyi gitmeye başladığı bir yıl olarak tarihe not düşülmüştür. Peter Jenner ve Andrew King adlı birer menajerleri bile vardır artık. Aynı yılın Ekim ayı sonunda ise bu iki menajere ait olan Blackhill Enterprises adlı plak firması ile anlaşma imzalamışlardır. Daha sonraları Marc Bolan, Edgar Broughton Band, The Clash, Ian Dury, Roy Harper ve Alberto Y Los Trios Paranoias gibi grupların menajerlik işlerini yürütecek olan Blackhill Enterprises adlı firmanın anlaşma imzaladığı ilk gruptur Pink Floyd. Fakat firmanın sürekli polis baskınlarına maruz kalması, grubun bu firma ile olan bağlarını aynı yıl içerisinde koparmasına sebep olmuştur.

1966 yılı sonlarına doğru, kısa süre sonra adını UFO olarak değiştirecek olan Night Tripper adlı kulüpte sahne almaya başlarlar. Grubun sahnedeki en dikkat çekici özelliği ise müziklerini ışık oyunları ile süslemeleridir. Pip Carter adındaki arkadaşları, Syd Barrett'ın ricasıyla grubun her konserinde özel ışık şovları ayarlamakta ve sahneye koyduğu bir tür "ışık kutusu" ile grubun sahne performanslarını oldukça etkileyici boyutlara taşımaktadır.

Sahneden, izleyenlere yaydıkları elektrik bambaşkadır. Hele Syd adlı o "garip" gencin gitarından çıkardığı büyülü notalar

Onları izlemeye gelenler arasında Paul McCartney, Eric Clapton, Pete Townshend ve Jimi Hendrix gibi isimlerin de olduğu ve tüm bu müzisyenlerin de Syd'den ve onun o özgün sahne ruhundan etkilendikleri anlatılır. Yıllar sonra Pete Townshend'e grubun UFO'daki o günleri sorulduğunda cevabı şöyle olacaktır: "Syd'in yaptıkları çok ilginçti. En azından ben öyle buluyordum. Bir keresinde Eric Clapton'ı da yanımda götürdüm ve o da Syd'in sahnede yaptığı doğaçlama müziğin etkisinden çıkamadı bir müddet. Aynı anda birkaç eko birden verildiği için, ne çalındığını tam olarak anlamak zor oluyordu ama yine de hoşumuza gidiyordu. Değişik yükselticilerden çıkan sesler bir çeşit ses alanı yaratıyordu. Oluşan ses dalgası müzikal ya da armonik olarak doğru değildi ama son derece ilginç ve garip bir şekilde doyurucu bir müzik vardı ortada."

Kasım ayı ortalarında Centerburry Teknik Okulu'nda büyük ilgi uyandıran bir konser verirler. Bu konserin ardından ise giderek rock müziğe kapısını açan barların sayısı artmaktayken birçoğundan da gruba konser teklifleri gelmeye başlar. Grubun Londra underground kültürü içerisinde hızla büyümeye başladığı aşikardır. Menajerleri Peter Jenner; Amerikan R&B parçalarını coverlamayı terk etmelerini, seyircilerden de büyük ilgi gören ve bir süredir geliştirtikleri doğaçlamaya dayalı psychedelic rock üzerinde yoğunlaşmalarını istemektedir. Grup da bunun üzerine Chuck Berry ya da Buddy Holly coverlamayı bir kenara bırakıp, kendi bestelerine ağırlık vermiştir.

1976 yılı ise tarihe; başta üniversite gençliği olmak üzere, köylülerin, işçilerin, marjinal grupların, siyahların ve  kadınların o ana kadarki dünyada nefret ettikleri ama bir biçimde yaşamaya katlanmak zorunda oldukları her türlü hayat standartına karşı olan isyanlarını sanat yoluyla ve daha çok da müzikal yollarla yükselttikleri bir yıl olarak geçmiştir. 60'ların sonu ile birlikte dünya özellikle sanat alanında büyük bir devrim içerisine girmiştir artık. Bu devrimde, İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarını daha hızlı sarmış olan ülkeler başı çekmektedirler ve Britanya adası da bu lokomotiflerden biridir.

Syd Barret'ın da artık iyice liderliğini hissettirdiği Pink Floyd'da ise işler iyi gitmeye devam etmektedir. Ne de olsa artık Londra'da müzikle alakalı olan hemen hemen herkes onlardan bahsetmeye başlamıştır neredeyse. Yani artık profesyonel bir kayıt sonucunda piyasaya çıkaracakları bir plağın tam zamanıdır. UFO'daki konserleri hakkında bir şeyler duymayan yoktur artık. Bazıları "İşte müzik bu!" diyerek grubu dakikalarca ayakta alkışlarken, bazıları da şovun hemen başında "Bu saçmalık asla müzik olamaz!" diyerek mekanı terk etmektedir. Öyle ya da böyle Pink Floyd büyümeye başlamıştır bir kere

1967 yılının Mart ayı geldiğinde ise grup için kayıt zamanı gelmiştir. Mekan Chelsea'da bulunan Sound Tecniques Stüdyoları...

Menajerleri Peter Jenner'ın aklında 6 şarkı kaydetmek ve en iyi iki tanesi de single olarak çıkarmak düşüncesi vardır. Kayıtlardaki yapımcı konumundaki kişi ise, grubun adının duyulmasını sağlayan UFO Club'ın baş dj'i olarak çalışan Joe Boyd'dur!

Uzun tartışmalar sonucunda Syd'in yazdığı "Arnold Layne" ve "Let's Roll Another One" adlı şarkıları single olarak çıkarmaya karar verirler. Fakat Joe Boyd hemen daha işin başında duruma el koyar ve "Let's Roll Another One" (Haydi Bir Tane Daha Saralım) adlı şarkının büyük müzik mağazalarında ve ana akım radyo istasyonlarında çalınmasının herhangi bir şansı olmadığını düşünüp şarkının ismini "Candy And A Currant Bun" (Şekerleme Ve Bir De Kuşüzümlü Kurabiye) olarak değiştirir. Bunu duyan Syd'in yaptığı ilk şey ise kontrol edilemez bir kızgınlıkla Peter Jenner'ın boğazına sarılmak olur ve onları ayıran da Roger Waters'dır. Waters bir müddet Syd'e bağırıp çağırır ve ona aptal, huysuz bir çocuk gibi davrandığını söyler. Zira Waters'a göre Jenner bir profesyoneldir ve olması gerekeni yapmaktadır. Syd'in bunun üzerine tepkisi ise kapıyı çarpıp gitmek olur!

Daha ilk profesyonel işte çıkan bu tartışma aslında ileride yaşanacakların da habercisidir. Syd, grubun geri kalanı ve özellikle de Roger ile anlaşamayacaktır. Diğerleri Syd'i amatörce davranarak grubun geleceğini tehlikeye atmakla suçlarken, Syd aslında müziğin kalıplaştırılması, özgürlüğünün yok edilmesi, giderek maddileştirilmesi, bazı büyük güçlerin kontrol aracı olarak algılanmasının karşısında durmaktadır ve grubunu da at gözlüğü takmakla suçlamaktadır. Çünkü o, kulağa daha hoş gelen bir melodi yerine daha karmaşık ve anlaşılmaz bir şeyler yazıp bunun daha az insan tarafından algılanmasının fakat daha iyi benimsenmesinin önemine inanmakta olan kaçığın biridir.

Her şeye rağmen grubun kariyerindeki ilk single'ı 1967 yılının Mart ayında çıkarılan "Arnold Layne" olmuştur. Plağın A yüzünde bu şarkı bulunurken, B yüzünde ise "Candy And A Currant Bun" parçası bulunmaktadır.
Plağı basan ve dağıtan firma ise EMI'dır. Grubun bu büyük firma ile anlaşması hikayesi ise bir hayli ilginç.

Peter Jenner ve genellikle onunla birlikte dolaşan Roger Waters ellerinde bu iki şarkılık kayıtla dönem Londra'sında kapısı çalınmadık plak firması bırakmazlar neredeyse ve hiçbiri daha önce herhangi bir örneğini duymadıkları bu müziğe şans tanımayarak ikiliyi reddetmiştir. Son bir ümit olarak gittikleri EMI ise gruptan bazı tavizler vermesini isteyerek, ancak bazı sözleşme şartlarına uygun hareket ederlerse grupla anlaşılabileceğini bildirir. EMI'dakilerin diğer plak firmalarından farkı ise Pink Floyd'un yer altında yayılan ününü duymuş olmalarıdır. Tüm bu olan bitenler sırasında ise Syd grup arkadaşlarıyla acımasızca dalga geçmektedir.

"Evet sizi ya*ak kafalılar! Söyleyin bakalım bugün EMI'dekilerin neresini yaladınız ha?!"

Sonunda şirket grupla 5000 Pound değerinde bir anlaşma imzalar. Anlaşma karşılığında şirket gruptan "Sex, Drugs & Rock'N'Roll" tavrını bir kenara bırakmalarını ve dinleyici/izleyicilere karşı bu imajı çizmemelerini istemiştir. Syd gibi bir LSD bağımlısının yaratıcı deha rolünde olduğu bir grupta sizce bu istek ne denli mantıklıdır?

İmzaladıkları bu sözleşme ve bu sözleşmeye uygun olarak yaptıkları "psychedelic müzik kavramının tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz ve dinleyicileri etkilemek için hayali görüntüler yaratma peşindeyiz." açıklaması ise Syd'in grup arkadaşları ile bir süre boyunca görüşmemesi ve morali uyuşturucuda (çoğu zaman yaptığı gibi) aramasına sebep olmuştur.

Öte yandan "Arnold Layne" beklenmedik bir ilgiyle karşılanan bir single olmuştur. Çamaşır iplerinde asılı olan sütyen ve külotları çalan travesti ruhlu bir adamdan bahsetmektedir bu şarkı ve sözleri ile müziği Syd Barrett'a aittir. (Bu şarkı ayrıca David Gilmour tarafından 2006 yılında çıktığı "On An Island" albümü turnesindeki Amerika Oakland konserinde, 17 Nisan 2006 tarihinde hiç beklenmedik bir anda çalınmıştır.)

Sözleri yüzünden BBC'nin yasaklama çabalarına rağmen "Arnold Layne" İngiltere şarkı listelerinde yirmi numaraya kadar yükselmiştir. Özel radyolar, hele de korsan radyolar iki hafta içinde şarkıyı bir efsane haline dönüştürmüşlerdir bile.
Önce Melody Maker dergisinden Nick Jones ardından da Morning Star'dan Paul David grupla birer röportaj yapmışlar ve kamuoyu üzerinde gizlice yer alan Pink Floyd hakkında tuhaf iddiaların da sonlanmasında önemli roller oynayan yazılar yayınlamışlardır.

Tarihteki ilk video klip denemelerinden biri de "Arnold Layne" adlı bu şarkı için yapılmıştır. (Yıl 1967) Klipte grup elemanlarının bir vitrin mankeni ile bir deniz kenarındaki gezisi ve o mankenle birlikte yaptıkları garip hareketler görünmektedir.
Tabii her ne kadar klipte güler yüzüyle pek çok kez görünse de ve o garip klipteki o garip hareketleri yapmış olsa da bunlar Syd için önemsiz şeylerdir. Çünkü o günlerde oluşmaya başlamış olan "müzik endüstrisine" karşıdır o. Yarı kapalı gözlerle takıldığı ve genelde kafası dumanlı olduğu bu dönemlerde onu en çok sevindiren şey ise kız kardeşi Rosemary'nin ona bir mektup yazması ve şarkıyı beğendiğini söylemiş olmasıdır. Onun için tüm müzik eleştirmenlerinden daha değerli bir şeydir bu.

6 Nisan 1967 tarihinde grup için oldukça önemli bir olay gerçekleşir ve ilk defa İngiltere'nin en meşhur müzik programı olan "Top Of The Pops"a davet edilirler. Programın yayınlanmasının ardından, İngiltere içerisinde peş peşe 10'a yakın konsere çıkmışlardır. Birçok müzik odaklı yayın artık Pink Floyd'dan bahsetmeye, onların bu "garip" müziğine kayıtsız kalamamaya başlamışlardır. Sahnedeki etkileyicilikleri ile de izleyicilerden günden güne artan ilgi ve destek görmeye başlamışlardır.

12 Mayıs 1967 tarihinde normalde klasik müzik konserleri için kullanılmakta olan Queen Elizabeth Hall'da Mayıs Oyunları adlı bir festivalde yer almışlardır. Gördükleri bu ilgi Syd'in de hoşuna gitmiş ve o konsere özel "Games For May" (Mayıs Oyunları) adlı bir şarkı yazıvermiştir. Konserde birden bire bu şarkıya girdiğinde ise diğer grup elemanları çaresiz bir şekilde ona eşlik etmeye çalışmaktan başka bir şey yapamamışlardır. Bu konser o kadar büyük bir olay olmuştur ki The Times'da bile birkaç satırlık da olsa kendine yer bulmuştur.
Syd'in bu sürpriz şarkısı grup tarafından da beğenilmiş ve daha sonrasında üzerinde birkaç eklemeler, çıkarmalar ve oynamalar yapılarak ismi de "See Emily Play" (Emily'i Oynarken Gör) olarak değiştirilerek ikinci single olarak tasarlanmıştır. Syd o zamanlar, bir gece kuzeyde bir ormanda yıldızlar altında uyurken aniden uyandığını ve karşısında çırılçıplak dans eden bir kız görünce bu şarkıyı yazdığını söylemiştir. Fakat yıllar sonra bu söylediğinin reklam için uydurulmuş bir şey olduğunu açıklamışsa da, bazı makaleler şarkıda bahsedilen bu kızın; UFO Club'a takılan ve "the psychedelic schoolgirl" takma adıyla bilinen, zengin Baron Kenet'in kızı Emily Tacita Young olduğunu yazmışlardır. Hangisinin doğru olduğu ise hala meçhul

Bu arada EMI grubun yapımcısını değiştirmiştir. Boyd'un yerine kendi adamları Norman Smith'i getirmişlerdir. Özellikle Waters ve Wright bu karara sevinmişlerdir. Çünkü Boyd'a nazaran Smith daha kendi kafalarına uygun bir isimdir. Syd için ise değişen bir şey yoktur. Bu tarz şeylere gerek bile olmadığını düşünmektedir o zaten.
Mayıs ayının sonlarında grubun ikinci single'ı "See Emily Play" piyasaya sürülür. İlk single'ın açık seçik sözleri yüzünden gruba karşı tavır almış olan BBC bile bu sefer Pink Floyd'a kayıtsız kalamamış ve sözleri daha makul düzeyde olan bu şarkıyı radyo kanalında çalmaya başlamıştır.

"Arnold Layne" İngiltere single listesinde 20 numaraya kadar yükselebilmişken, "See Emily Play" listeye 6 numaradan giriş  yapmıştır. (Ayrıca aynı şarkı daha sonra 1973 yılında David Bowie'nin "Pin Ups" adlı albümünde de yorumlanmıştır.)

Grubun üzerindeki "uyuşturucu müptelası çılgın gençler" imajı hazır ortadan kaybolmuşken EMI gruba artık albümün zamanının geldiği belirtir. Fakat bu hiç de kolay değildir aslında ve tek sebep de Syd'dir. Zira o günlerde artık LSD kullanımını aşmış neredeyse günlük öğün haline getirmiştir. Bazen trafikte arabasıyla ilerlerken aniden durmakta ve inip ilgisiz şeyler yapmakta, bazen konserler sırasında gitarında dakikalarca aynı akoru basmakta, bazen etrafındakileri hiç tanımıyormuş gibi bakmakta ve davranmaktadır artık. Bazı günler ortadan kaybolması ve geri geldiğinde ise kimseyle konuşmaması da cabası
Çevresindekilerinin gözü önünde müzik tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekli ve farklı müzisyenlerinden biri günden güne yitip gitmekte ve daha da acı olanı ise kimsenin elinden bir şey gelmemektedir.

Smith'in yönlendirmeleri ve en başından beri grubun yanında olan menajerlerinden biri olan Andrew King'in zorlamaları ile Pink Floyd'un ilk albümü "The Pipper At The Gates Of Dawn" (Şafağın Kapılarındaki Kavalcı) nihayet tamamlanır. Burada "nihayet"in kullanılmasının sebebi ise tüm şarkıların söz ve müziklerini yazmış olan Syd'in kayıtlar sırasında insanları adeta çileden çıkarmasıdır. Bu arada grubun bu albümü kaydettiği o günlerde aynı stüdyonun diğer odalarında bir başka grup daha albüm kayıtları ile meşguldür. O grup ise The Beatles'dır ve kaydettikleri albüm ise müzik tarihi içerisinde gittikçe efsaneleşecek olan "Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band" adlı albümleridir.

"The Pipper At The Gates Of Dawn" 5 Ağustos 1967 tarihinde yayınlanır. Şafağın kapılarındaki kavalcı teması Syd'in en sevdiği çocuk kitabı olan "Wind In The Willows" (Söğütlerdeki Esinti) adlı kitaptan esinlenerek alınmıştır ve söz konusu kavalcı ise Yunan mitolojisindeki kır tanrısı olarak bilinen Pan'dır.
Albüm çıkar çıkmaz her kesimden büyük bir ilgi görmüş ve gruba önemli bir ün kazandırmışsa da UFO'da grubun "gerçek ruhunu" görmüş olanlar için albüm tam bir hayalkırıklığıdır ve çoğuna göre bu ticarileştirilmiş ve sadece satış kaygısı düşünlerek kaydedilmiş bir üründen fazlası değildir. İlginçtir ki Syd sonuçtan memnun olduğunu söylemiştir. Bütün o tantanaya rağmen firmanın iyi iş çıkardığından bahsetmiştir.
O günlerde The Who adlı grubuyla iki albüm çıkarmış olan ve Pink Floyd'u da yakından takip etmesiyle bilinen Pete Townshend ise "Bana kalırsa Syd'de çok özel şeyler olduğu kuşkusuz ama Roger Waters olmasaydı Syd sahnenin yolunu bile bulamazdı. Sahnede tamamen uçmuş olarak gördüğüm ilk insan oydu." açıklamasının ardından albüm için ise şunları söylemiştir: "Bir felaket! Yaşadıklarıyla hiçbir ilgisi yok. Balonlu ciklet gibi bir şey olmuş."

Rolling Stone dergisi tam 20 yıl sonra 1987'de, Pink Floyd çoktan müzik tarihinin en önemli birkaç grubundan biri olmuşken şunları yazmıştır ilk albümleri ile ilgili: "Albümün bu kadar sivrilmesine neden olan, Pink Floyd'un güçlü future-rock çizgisi ile Barrett'ın gerçek ve uçurum arasındaki durumunun bileşimi olmuştur. Pink Floyd üyeleri asit kaynaklı peri masallarını andıran gözlemlerine genellikle beklenmedik, alışılmadık pop düzenlemeleri ile biçim vermişler... 'The Pipper At The Gates Of Dawn' şimdiye kadar yapılmış en iyi albümlerden biri olarak kabul edilmektedir."

Albümde Syd Barrett vokal ve gitar, Roger Waters bass gitar, Richard Wright piyano ve klavye, Nick Mason da davulları çalmıştır. Kapak görseli ise Vic Singht tarafından tasarlanmıştır. 
Albümdeki şarkılardan "Matilda Mother" çocukluk anıları ve çocuk masalları kıvamında takılırken, "Flaming" ve "Chapter 24" erişkinlik sorunları ve uyuşturucu ile ilgilidir. "Lucifer Sam"in ise Syd Barrett'ın ya da o dönemki sevgilisinin kedisinin adı olduğu rivayet edilir. Aslında albümde yer alan tüm şarkı sözleri o günler için şarkı sözü anlamında devrim niteliği de taşımaktadır. Daha önce kimse Syd'in yazdığı şekilde şarkı sözü yazmamıştır çünkü.
Albümün önemli liste ve satış başarısı yakalamasının ardından aslında grup içinde işler beklenildiği gibi daha iyiye değil bizzat tam tersi, daha kötüye gitmiştir. Sorun ise açık ve nettir: Syd Barett.

Grubu birgün apar topar stüdyoyda toplayan ve "Hala Anlamadınız Mı?" adını verdiği bir şarkı yazdığını söyleyen Barrett, önce şarkıyı grup elemanlarına çalmış ve hemen ardından kaydetmelerini istemiştir. Fakat kayıt sırasında şarkıyı sürekli değiştirmekte ve diğer elemanların da kendisine ayak uyrdurmasını beklemektedir. Şarkının ilk çalındığı halinden eser kalmamıştır ortada fakat sözler aynıdır "Hala Anlamadınız mı?". Sonunda grup elemanları Syd'in sürekli değiştirerek çaldığı bu şarkının kaydında, bunun Syd tarafından kendilerine yapılan bir şaka olduğuna kanaat getirmişler ve ortamı terk etmişlerdir. Syd arkalarından bakıp sadece gülmüştür. Kısacası o günlerde grupla Syd'in arası hiç de iyi değildir. Grup elemanlarını kendinden giderek uzaklaştırmaktadır ve onlardan hiçbir zaman özür dilemez.
1967 yazının sonundaki bir Almanya turnesi de yine Syd'in ortadan kaybolması üzerine iptal edilmek zorunda kalınca medya hemen grubun dağıldığını yazmış ve şöhretlerinin kısa sürdüğünden bahsetmeye başlamıştır. Menajer Andrew King böyle bir dağılmanın olmadığını defalarca kamuoyuna açıklamıştır. Fakat herkes Syd Barrett'sız bir Pink Floyd'un neler yapabileceği konusunda şüphelere düşmüştür bir kere. Hemen ardından grup yine Syd yüzünden Windsor Ulusal Jazz ve Blues Festivali'ne katılamamış ve küçük çaplı bir servetten olmuştur. İşte bu artık bardağı taşıran damlaların ilki olmuş ve sonun başlangıcı Syd için start almıştır.

Tüm bu karışıklık içerisinde menajerleri Andrew King'in aklına birden, grubu bir Amerika turnesine çıkarma fikri gelir. Pink Floyd'un ilk kez ülke dışında çalacak olması ve bunun da Amerika'da olacak olması fikri hem grubu hem de Syd'i heyecanlandırır düşüncesi hakimdir kendisine. Grup yeterince isteklidir fakat Syd olan bitenin farkında değilmişçesine etrafına bakmaktadır Amerika'ya uçarken
Janis Joplin ve Rivhie Havens'a eşlik ettikleri konserde kendi tarzları olan psycheledic rock yapmak yerine, adeta tereciye tere satarak Amerikan Rock'N'Roll'undan bazı örnekler ile R&B coverları yaparlar ve bu konserleri hiç beğenilmez. Çünkü o konseri izlemeye gelen insanların Pink Floyd'dan beklediği bu değildir. Onlar aylardır sözü edilen şu meşhur "İngiliz psychedelic rock"ını beklemektedirler.
Ardından King'in rica minnet ayarladığı bazı TV programlarına çıkarlar fakat Syd şarkı söylemesi gereken anlarda donmuş bir surat ifadesiyle etrafına bakmak, söyleşilerin ortasında stüdyoyu terk etmek gibi şeyler yaptığı için grup Amerika'da hiç de iyi bir etki yaratamamıştır. Tüm bu olanlara rağmen grubun Amerika'ya geldiğini öğrenen Alice Cooper ise bir Syd Barret hayranı olduğu için onları kendi evinde bir yemeğe davet etmiştir. Kısacası ilk Amerika macerası grup için pek iyi geçmemiştir denebilir.

Kasım başında tekrar stüdyoya girerler. Eldeki ilk malzeme Richard Wright tarafından bestelenmiş olan "Paint Box" (Boya Kutusu) adlı şarkıdır. Fakat hazır Syd yakalanmışken birkaç şarkının daha kayıtlarını bitirmek hiç fena olmayacaktır. Syd'e ait olan "Jugband Blues", "Scream Thy Last Scream" (At Son Çığlığını) ve "Vegetable Man" (Sebze Adam) adlı 3 şarkı daha kaydedilir.

Fakat Syd ile grup arasındaki iletişim problemleri devam etmektedir ve nihayetinde 22 Aralık 1967 gecesi Olympia'daki Christmas On Earth Revisited gösterisi grubun Syd ile çıktığı son konser olmuştur. Syd tipik olarak sahnede dakikalarca aynı notaya basmakta, sonra tamamen alakasız şeyler çalmakta ve etrafa boş gözlerle bakmaktadır. Grup ise konser boyunca durumu kurtarmaya çalışırken olay daha da berbat bir duruma gelmektedir.
Bu konserin ardından saatlerce, günlerce onunla konuşulmaya ve anlaşılmaya çalışılmışsa da durum oldukça ümitsizdir. Grup elemanları adeta kendi kariyerleri ile Syd arasında bir seçime zorlanmaktadırlar ve buna neden olan da Syd'in ta kendisidir. Syd sorulan sorulara alakasız cevaplar vermekte ya da sadece susmaktadır. Kaçınılmaz son gelip çatmıştır...

1968 yılının Ocak ayında Southampton Üniversitesi'ndeki konsere gitmekte olan grup, her zamanki gibi Bantley'deki evinden Syd'i almaya giderken "Syd'i alacak mıyız?" sorusu sorulmuştur kendi aralarında birden bire. "Boş ver, rahatsız etmeyelim." cevabı ortak kararı oluşturduğunda ise ise konu kapanmıştır. Artık Syd Barret ve Pink Floyd'un yolları ayrılmıştır.

Onun yerine konserlerde sahne alacak bir isim bulunması ise hiç zor olmamıştır. David Gilmour en başından beri gruba en yakın olan müzisyenlerden biri olmasının yanında (zaten Syd'in arıza çıkardığı bazı konserlerde durumu toparlaması için Syd'in yanında çıktığı birkaç Pink Floyd konseri de olmuştur) Roger Waters'ın da yakın arkadaşıdır. David'i Jokers Wild adlı grubundan ayırıp Pink Floyd'a dahil etmeleri çok kısa sürede gerçekleşmiştir. (Zaten Jokers Wild ile oldukça şanssız bir Avrupa turnesi deneyimi yaşamıştır Gilmour. İngiltere'ye ancak, Fransa'da bir arabadan mazot çalarak dönmüşler ve Ada'ya vardıklarında da ilk benzinciye kadar arabayı ittirerek götürmüşlerdir.)
David Gilmour gruba dahil olduktan sonra çeşitli fikirler ortada dönmektedir. Bazıları Syd'in gruba konserler dışında uzaktan destek vermesi gerektiğini ve yazdığı şarkılar ile bestelerini grubun kullanması gerektiğini, bazıları da Syd'in her türlü ilişkisinin gruptan kesilmesi gerektiğine inanmaktadır.

6 Nisan 1968 tarihinde menajerleri tarafından Syd Barret'ın artık bir Pink Floyd elemanı olmadığı açıklandığında ise aslında herkesin kafası en az Syd'inki kadar karışıktır.
Grubun önünde artık yeni ve tam olarak da Syd'siz ne yapacaklarını bilmedikleri bir dönem vardır.  Otomatikman grubun liderliği rolüne yükselmiş olan Roger Waters ise kendinden emindir.

29 Haziran 1968 tarihinde grubun ikinci albümü "A Saucerful Of Secrets" (Bir Küçük Tabak Dolusu Sır) EMI tarafından piyasaya sürülmüştür. Bu albümde Syd Barret'ın katkısı ise oldukça azdır. Sadece bir şarkısı ("Jugband Blues") albüme dahil edilmiş ve "Remember A Day" adlı şarkının aylar önceki kayıtları sırasında -henüz gruptan atılmamışken- çaldığı akustik gitar bölümleri kullanılmıştır.
Albümün ardından çıkılan David Gilmour'lı konserlerin birkaçına Syd de gelmiş ve hatta bizzat en önde oturarak bakışları ile David'i rahatsız etmeye yönelik hareketler sergilemiştir. David, Syd'i çok sevmesine rağmen onun konserlere gelmemesini istemiş ve sonraki Pink Floyd konserlerine Syd Barret alınmamıştır.

O günlerde Syd'in kız arkadaşı Lynsey ile de arası kötüdür. LSD'nin etkisiyle zaman zaman saldırganlaşıp birbirlerine girdikleri bile oluyordur. Lynsey uzun süre duruma dayanmaya çalıştıysa da sonunda dayanamamış ve Syd'i terk etmiştir. Syd iyiden iyiye çökmüştür artık Kimsenin onu anlamadığından başka bir düşünce geçiyor mudur aklından bilinmez

Dostları onu Cambridge'deki bir hastaneye (bağımlılıklarından kurtulması amacıyla) bile yatıracak kadar olayı ileri boyutlara taşısalar da Syd de her bağımlı gibi önemli bir sorunu olmadığını söylerek kısa sürede hastaneden ayrılıp Londra'ya dönmüştür.
Hemen ardından ise kentin en lüks semtlerinden biri olan Earls Court Square'da kendine yeni bir ev tutar ve 1968 yılının sonlarına doğru o eve yerleşir. Bir dönem ABD'de kalmış ve ardından dönmüş olan politeknik öğrencisi ve yakın geçmişin ünlü İngiliz ressamlarından biri olan Duggie Fields ise Syd'in o dönemki ev arkadaşıdır. Fakat Duggie Syd'i Amerika'ya gitmeden önceki hali ile bulmadığından bahsetmektedir arkadaşlarına o sıralar. Bazen günlerce yataktan çıkmadan tavanı seyrettiğinden, bazen de evden çıkıp uzun bir süre gelmemesinden dem vurmaktadır.

Fakat Syd bir süre sonra biraz toparlanır ve daha önce kaydettiği birkaç şarkıyı kaydetmek istediğini söylemeye başlar. Bu, EMI'ya yeni yapımcı olarak atanmış heyecanlı genç  Malcolm Jones için bulunmaz bir fırsattır. Artık "sabıkalı" bir müzisyen olarak bilinen Syd ile birlikte çalışmak fikri ona ticari açıdan mantıklı ve oldukça pazarlanabilir gelmiştir. İşin ilginci Syd de Malcolm ile gayet iyi anlaşmıştır.
Syd, "Opel", "Terrapin", "Swan Lee" ve "Clawns And Jugglers" (Palyaçolar ve Hokkabazlar) adlı şarkıların hazır olduğunu söyler ve sürekli okuduğu yazarlardan biri olan James Joyce'un "Golden Hair" (Altın Saçlar) adlı şiirini de bestelemekte olduğunu Malcolm'a bildirir.
Malcolm Jones'un EMI kurmaylarını Syd ile birkez daha çalışılması konusunda ikna etmesi zor olsa da kendisi bunu başarır ve Syd ilk solo albümü için kayıtlara başlar. Hatta mucizevi bir şekilde kayıtlar sırasında hiçbir sorun çıkarmaz. Jones neredeyse "Bu mu o zırdeli dedikleri adam?!" diyecek duruma bile gelmiştir.
Ardından Syd'in isteği üzerine kayıtlara davulcu Jerry Shirley ve David Gilmour'ın eski grubu Jokers Wild'ın eski davulcusu Willie Walson da katılır.
Kayıtlar her zamanki gibi "Syd Barret tarzı"ndadır. Yani Syd tonmaister'a bakan cama dönük bir şekilde çalarken diğerleri de ona ayak uydurarak (zaman zaman birkaç nota geriden de olsa) devam etmektedir. Soft Machine grubundan Syd'in kayıtlarında çalması için getirtilen Robert Wyatt "Biz 'Syd, bu hangi tondan çalınacak?' diye sorardık ve o ise birkaç saniye boş boş baktıktan sonra 'Tamam oldu!' ya da 'Çok komik ya!' gibi cevaplar verirdi." açıklamasını yaparak aslında kayıtlarda zorlanılan yerlerin de olduğunu işaret etmiştir.
Fakat yine de bunlar Syd'in önceden Pink Floyd zamanlarındaki kayıtlarda çıkardığı arızalara nazaran oldukça ufak şeylerdir ve onun bu uysal tutumu Pink Floyd elemanlarının da kulağına gitmiştir. Bunun üzerine grup elemanları Syd ile tekrar görüşmeye başlamış ve kayıtlar için kendisine yardım edebileceklerini söylemişlerdir. Adı sonradan "Octopus" (Ahtapot) olarak değişecek olan "Clawns And Jugglers" (Palyaçolar ve Hokkabazlar), "Golden Hair" (Altın Saçlar), "Dark Globe" (Karanlık Dünya) ve "Long Gone" (Uzun Zamandır Yok) işte bu destekle ortaya çıkarılmış Syd Barret şarkılarıdır.

Kayıtları yapmış olmanın rahatlığı içerisindedir Syd ve birgün aniden bankadaki hesabından yüklü bir nakit çekip, İspanya'ya İbiza'ya tatile gider ansızın. İbiza'da uzunca bir süre kalınca henüz albümün tam olarak bitirilmemiş olmasından dolayı EMI kurmayları endişelenir ve bunun üzerine David Gilmour ve Roger Waters çağırılır. Onların da katkılarıyla "The Madcap Laughs" (Çılgın Adamın Kahkahaları) adlı ilk Syd Barrett solo albümün çalışmaları Temmuz sonunda yapılır ve albüme "She Took A Long Cold Look" (Uzun Soğuk Bir Bakış Attı), "Feel" (Hisset) ve "If It's In You" (Eğer İçinde Varsa) şarkılarının seçilmiş bölümleri de eklenir. Bu son kayıtlara, tatilden gelen Syd de katılmıştır ama durumu açıkçası bir felakettir. Kendi yazdığı şarkıları hangi tondan okuyacağını bilemiyor, sözleri unuttuğundan dolayı okumak için elinde tuttuğu kağıtların hışırtıları albüm kayıtlarına geçmektedir.
Sonucu dinleyen Malcolm Jones başta olmak üzere tüm EMI ekibi ve Pink Floyd'dan arkadaşları Waters ve Gilmour memnun değillerdir. Fakat albüm 3 Ocak 1970 tarihinde piyasaya çıktığında o dönemlerde çoktan oluşmuş olan Syd Barrett hayran kitlesi tarafından oldukça beğenilmiş ve kısa sürede kulaktan kulağa yayılarak 6binlik satış rakamına ulaşmıştır. Üstelik şirketin bu albüm için harcadığı herhangi bir promosyon bedeli dahi yoktur. Albümün tutulmasının ardından EMI yetkilileri de ağız değiştirerek albümün arkasında olduklarını ve ikinci bir Syd BarretT albümü için sabırsızlandıklarını söylemişlerdir. Albümün kapağı ise Pink Floyd zamanlarından Syd'in eski dostu olan Storm Thorgeson tarafından tasarlanmıştır.
Syd ise NME dergisi ile yaptığı röportajda şunları söylemiştir: "Kendi albümümü yapmış olmak hoş bir şey ama yeni bir grup oluşturmak istiyorum. Bizim gruptan ayrı geçen iki yıldan sonra, belli yerlere yöneltilmeye ihtiyacım olduğunu görmeye başladım. Artık ilk albümde ortaya çıkan bazı düşünceleri sürdürmenin mümkün olup olmadığını görmek istiyorum."

Syd'in ikinci albümü "Barrett" da aynı yılın sonlarında 14 Kasım 1970 tarihinde piyasaya çıkarılır. Yapımcı olarak David Gilmour, klavyede Richard Wright ve davulda da Jerry Shirley yer almaktadır. Kapağında Syd'in Cambridge Sanat Okulu günlerinde yaptığı böcek resimleri vardır ve kimilerine göre Syd bunu; isimleri beetles'dan (böcekler) bozma olan grup The Beatles'a hayranlığı sebebiyle yapmıştır. Albümün prodüktörü pozisyonundaki David Gilmour ise kayıt günlerine dair şunları söylemektedir: "Syd müzikal talimatlar verirken bile resssam ağzıyla konuşuyordu. 'Burayı biraz karartalım' ya da 'Şimdi rüzgarlı ve soğuk olsun' gibi laflarını duyan teknisyenler çaresizce birbirlerine bakıyorlardı. Ben ise Syd'in söylemeye çalıştıklarını onlara tercüme ediyordum bir nevi."

Albümün yayınlanmasının ardından Syd Olympia'da bir konser vermiş fakat dört parça söyleyip sahneden inmiştir. Bas gitarda David Gilmour ve davulda da Jerry Shirley yer almaktadır bu konserde. Aslında Syd ilk olarak tek başına sahneye çıkma fikrine sahip olsa da konser günü yaklaştıkça içini bir korku kaplamış ve David ile Jerry'ye onunla birlikte sahneye çıkmaları için adeta yalvarmıştır. Onlar da Syd'i kırmamışlardır.

Özel hayatında da durum hiç iç açıcı değildir öte yandan. Evinde gün ışığı olmasını istememektedir ve bu sebeple de yatak odasının camlarına kalın perdeler çivilemiştir. Ev arkadaşı Duggie ise Syd evde olmadığı zamanlar odasını havalandırarak ortamı biraz da olsa "yaşanabilir" hale sokmaya çalışmaktadır. Evine röportaj yapmaya giden gazeteciler hiçbir şey içmemeleri konusunda uyarılmaktadırlar. Zira Syd evde içilebilecek olan her şeyin içine asit atmıştır.

Çocukluk aşkı Libby Gausden ve fırtınalı aşkı Lynsey'in ardından hayatındaki üçüncü kız arkadaşı olan Gayla Pinion ile de arası pek iyi değildir. Kız Syd'i daha sık kontrol edebilmek için onun Duggie ile birlikte yaşadığı eve taşınmışsa da bir süre sonra Syd'in bazen haplar dolayısıyla sinir bazen de durup dururken kıskançlık krizlerine girmesine ve zaman zaman etrafındaki herkese zarar vermeye başlamasına daha fazla dayanamayıp annesinin evine dönmüştür. Zaten ev de birbakıma uyuşturucu tutkunlarının, hippilerin ve bir sürü serserinin uğrak yeri olmuştur bir süre sonra. Bu insanlar Syd'in elindeki parayı çocuk gibi dağıttığını bildikleri için onu kullanmayı amaçlamaktadırlar.

Gayla'nın onu terketmesine daha fazla dayanamayan Syd ise bir süre sonra kızın Cambridge'deki aile evine gitmiştir. Saatlerce yağmur altında gözlerini bile kırpmadan pencerelere bakan Syd'i görünce Gayla üzüntüden ağlamış ve onu tekrar affetmiştir. Bir süre boyunca Gayla'nın ailesinin evinde yaşayan Syd bu süre boyunca pek arıza çıkarmamıştır. Fakat menajerinin zar zor ayarladığı röportajlara istemeye istemeye gidip de sorulan sorulara abuk subuk cevaplar vermekten de geri kalmıyordur.

Şubat 1971'de ise son kez BBC radyosuna konuk olmuş ve Barrett albümünden üç parçayı canlı olarak çalmıştır. Ardından ise bir süre sonra Cambridge'deki kendi annesinin evine dönmüştür. Onun bir pop yıldızı olarak parladığı günlerden geriye hiçbir şey kalmamışsa da annesi karşısında oğlunu gördüğüne ve 6 yıl sonra eve -temelli olarak- geri dönmesine oldukça sevinmiştir. Fakat içten içe oğlunun içine düştüğü uyuşturucu müptelası durumuna da kahrolmaktadır. Onu bu hale getiren şeyin müzik olduğuna inanmakta ve Syd'in bir daha asla müzikle uğraşmamasını istemektedir.

Son üç yıldır doğru düzgün hiçbir şey yapmayan ve bir yıldır da evinden dahi çıkmayan Syd Barrett için efsaneler türetilmeye başlamıştır artık. Pink Floyd Syd'siz bir şekilde ün ve para kazanarak büyüdükçe, onların eski ortağı hatta beyni olduğu söylenen adamın hiçkimseyle görüşmeden annesinin evinde (annesinin 6 yıl boyunca hiç değiştirmediği bodrumdaki odasında) yaşaması efsanelerin gittikçe büyümesine yol açmıştır. Gazeteler daha o günlerden itibaren "Syd Barrett akıl hastanesinde!" ya da "Syd Barrett intihar etti!" başlıklı asparagas haberler yazmaktan geri kalmamışlardır.

İngiltere ve Avrupa bir yana Amerika'da da Syd Barret efsanesi büyümeye başlamıştır. Yaz sonunda Rolling Stone dergisi Syd'i bulup onunla görüşmesi için özel bir muhabir görevlendirmiştir. Syd'i bulmuşlar ve görüşmüşlerdir. Syd "İyi olduğunu, sadece kafasının karışık olduğunu ama son zamanlarda gazetecilerle söyleşi yapma konusunda uzmanlaşmaya başladığını vs." söyleyerek mahabiri yollamıştır. Aynı muhabir ise geri döndüğünde yazısında şöyle demiştir: "Onda eski şairlerin hayaletimsi güzelliği var."

Bu dönemlerde solo albümleri için yaptığı kayıtlar dışında hemen hemen hiçbir şey üretmeyen Syd, 1972 yılı geldiğinde Stars (Yıldızlar) adlı bir grup kurduğunu açıklar. Burns Delivery grubu bassçısı Jack Monck ve Pink Firies grubundan davulcu Twink ile birlikte

20 ay sonra ilk kez müzik yapmaya başlayan Syd ve grubunu duyanların arasında bazı uyanık organizatörler de vardır ve onları Amerikalı grup MC5 ile çıkacakları bir konser için ikna eder fakat bu konser Syd'in müzik kariyerinin son konseri olur.
Konserden haberi olan Syd'in tüm eski dostları o gece oraya gitmişlerdir fakat Syd birçoğunu tanımamıştır bile. Konser ise tam bir felakettir. Profesyonel bir ses düzeni bile yoktur. Syd şarkıları doğru düzgün çalamamaktadır ve gitarının akoruyla sürekli uğraşarak başka şarkılara geçmekte, kafasına göre takılmaktadır. Bazen ara verip "Bu şarkının adını unuttum!" diyerek doğaçlamaya devam etmekten de geri kalmaz. Konserin sonuna kadar kalanların sayısı ise çok azdır. Onlardan biri de Melody Maker yazarlarından Roy Hollingwroth'tur. O da bu konserin ardından dergisinde öyle bir yazı yazar ki, bazıları sadece bu yazının bile Stars grubunun sonu olduğuna inanmaktadır.
"Niyetim Syd'e zarar vermek değildi, onun en büyük hayranıydım. O benim kahramanımdı. Gördüğümü ve duyduğumu duyarlı bir şekilde yazmaktan başka bir şey değildi benimkisi. Onlara saldırmak gibi bir amacım asla yoktu." diye bir açıklama yaptıysa bile Syd o yazıdan sonra müziğine olan inancını da yitirmiştir ve eski dostu (Pink Floyd'un ilk menajeri) Pete Jenner'ın ısrarıyla yapacağı birkaç işe yaramaz kayıt dışında da Syd'i bir daha asla müzik yaparken gören olmamıştır.

Pink Floyd hızla yükselirken kendisinin alelacele davranıp müziğe mükemmel bir dönüş şansını paramparça etmiş olması, zaten yıpranmış halde olan sinirlerini iyice çökertmiştir.

1973 yılbaşından kısa bir süre sonra Syd ciddi bir sinir krizi geçirir ve evdeki eşyaların ardından kendine de zarar vermeye başlayınca polis çağırılıp ilk kez akıl hastanesine kaldırılır.
Ve işte o günden sonra da tam 33 yıl boyunca kendisine şans eseri Cambridge'de rastlayanların dışında da Syd'i gören pek olmamıştır.
Eve gelip giden ziyaretçilerin ve hayranların sayısı artmaya başladıkça Syd annesinin evinden, kentin zengin semti Chelsea Cloisters'daki iki odalı bir eve taşınır. Gittikçe şişmanlamaya başlamıştır ve evinden dışarı çıkmadan sadece TV izlemektedir.


Kimileri Syd'in kılık değiştirip bir benzin istasyonunda pompacılık yaptığını söylerken, kimileri annesinin evinin bodrum katında mantar yetiştirdiğini söylemektedir. Bazıları doktor olmak için tıp okumaya başladığını iddia ederken (ki aslında son sevgilisi Gayla ile araları iyi iken ona böyle bir isteği olduğundan bahsetmiştir), bazıları da kendisini bir elbise dolabına kilitleyip kimseyle görüşmediğini iddia etmektedir.

Hatta 1972 yılında bir grup genç Syd Barret Uluslararası Takdir Derneği kurmuş ve adını Syd'in ünlü şarkısı "Terrapin"den alan bir dergi bile yayınlamaya başlamışlardır. Derken ABD'de ve Kanada'da bile şubeleri açılmıştır bu derneğin. Amaçları ise Syd'i tekrar müzik dünyasına dönmek için ikna etmektir fakat çevresindekiler böyle bir derneğin varlığını Syd'den yıllarca saklamışlardır.

Dönemin en önemli bestecilerinden Jimmy Page, Brian Eno ve Kevin Ayers gibi isimler her fırsatta Syd Barrett ile ortak bir şeyler yapmak istediklerini açıkça beyan etmekten de geri kalmamışlardır bu sıralarda.

1974 yılı sonlarında, EMI müzik şirketi henüz "Syd Barrett modası" geçmemişken ve Pink Floyd'un önlemez yükselişi sayesinde adı sıkça anılıyorken, Syd üzerinden yeni bir gelir daha elde etmek amacıyla onu zar zor stüdyoya sokmuşlarsa da Syd üç gün boyunca başı-ortası-sonu olmayan notalar çalmaktan ve sadece birkaç kelime mırıldanmaktan başka hiçbir şey yapmayınca son ümitler de yitirilmiştir.

Pink Floyd'un büyümesiyle artan plak satışları sayesinde ilk iki albümden hesabına yatırılan telif hakları her geçen gün artıyorsa da Syd bu servetini bir çocuk gibi çar-çur etmeye devam etmektedir. Hattta haftada birkaç TV birden alıp daha sonra da bunları kapıya gelen kapıcılara, postacılara ya da pizza getiren çocuklara verdiği bile anlatılır.

1975 yılında Pink Floyd elemanları, tüm müzik tarihinin gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biri olarak adlandırılan "Wish You Were Here" (Keşke Burada Olsaydın) adlı albümleri için hazırlıklara başlamışlardır. O sırada Syd'in başının yine belada olduğu söylentileri kol gezmektedir fakat grup üyeleri artık hergün bu tarz çeşitli spekülasyonlar duymaktan o kadar sıkılmışlardır ki
Fakat grup albüm için kayıtlara başladığı dönemde ilginç bir şey olur. David Gilmour olayı kısaca şöyle anlatmaktadır: "Galiba 5 Haziran günüydü. Abdey Road'da üç numaralı stüdyoda toplanıyorduk. Saçsız, şişman biri odaya girdi. Hehalde stüdyo görevlilerinden biridir diyerek önemsemedim. Fakat adam sonra tekrar döndü ve bu sefer kontrol odasına girdi. Oradan uzun uzun seyrediyordu bizi. 'Kim bu salak?' falan demeye başlamıştık aramızda. O anda onu fark ettim! O'ydu! Syd Barret!!!! Saçları ve kaşları dahil bedenindeki tüm tüyleri kazımış, acı dolu gözlerle bize bakıyordu. 'Syd' dedim, gülümsemeye çalıştı. Yerinden kalktı ve bize son bir kez daha bakıp, kaçıp gitti. Peşinden koştuktan sonra odaya döndüm. Herkes taş kesilmişti ve Roger sessiz sessiz ağlıyordu."
Kayıt hazırlıkları sırasında yaşanan bu olay, yıllar sonra çekilmiş olan efsanevi "The Wall" filminde de kullanılmıştır.
"Wish You Were Here" adlı albümde Pink Floyd elemanları, Syd Barrett anısına "Shine On You Crazy Diamond" (Parılda Seni Çılgın Elmas) adlı bir şarkı yazmışlar ve ona olan saygılarını ölümsüzleştirmişlerdir. Günümüzde bu şarkı Syd Barrett dendiği zaman hala akla gelen ilk şarkı olma özelliğini taşımaktadır. Şarkının Roger Waters tarafından yazılmış olan sözleri işe şöyledir:

Hatırla gençliğini, güneş gibi parlardın
Yine parla haydi, seni çılgın elmas
Bir bakış var artık gözlerinde, göğün karadelikleri sanki içlerinde
Yine parla haydi, seni çılgın elmas
Çocukluk ve yıldızlığın çapraz ateşinde kaldın
Demir leblebiyi çocuk oyuncağı sandın
Gel haydi, uzak kahkahalı hedefim
Gel de parla seni efsane, seni şehit, seni yabancı!
Çok erken erdin sırrına meselenin ve ayın ardından ağladın
Yine parla haydi, seni çılgın elmas
Gölgelerin işkencesindeydin geceleri, gündüzleri acısında ışığın
Parla artık haydi, seni çılgın elmas
Şık gelişini ender bir hassaslıkla, güzelce yıprattın
Çelik esintilerdi sanki, sürdüğün atın
Gelsene seni çılgın, sensin yalvaçım
Gel de parla seni ressam, seni kavalcı, seni tutsak!

(Bu şarkı Roger Waters'ın 20 Haziran 2006 tarihinde İstanbul'da verdiği unutulmaz, efsanevi konserinde de turnenin her konserinde olduğu gibi çalınmış ve 15bin kişi göz yaşları, karmaşık duygular, sahnenin arkasındaki devasal Syd Barret görüntüsü, büyülü bir atmosfer ve tarifi imkansız bir ambiyans içerisinde sesleri el verdiğince bu eşsiz şarkıya eşlik etmişlerdir. Tıpkı aynı konserde, hala Syd Barrett'a yazılıp yazılmadığı hakkında kesin yargılar konulamayan "Wish You Were Here"da olduğu gibi)

Giderek Syd Barrett'i görenlerin sayısı azalır. 1978 yılında eski menajeri Bryan Morrison gazetecilerin ısrarı üzerine şu açıklamayı yapmıştır: "Syd Barret şu anda hiçkimseyle ve hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Çevresinde yirmibeş gitarla yaşıyor. Sürekli televizyon seyrediyor, yemek yiyor, içki içiyor ve şişmanlıyor. Hepsi bu!"

1979 yılında ise Syd elindeki tüm parayı savurmasının sonucu olarak evinin kirasını ödeyemez ve bunun üzerine yeniden annesinin yanına, Cambridge'e taşınır. Fakat bir süre sonra Pink Floyd'un satışları dahilinde yeniden eline yüklü bir telif ücreti geçtiğinde birkaz daha kendi başına yaşayacağı bir eve taşınır. O sıralarda mide ülserinden çok çekmektedir ve bu yüzden hastaneye kaldırıldığı da olmuştur. Tekrar zayıflayıp da saçlarını uzatmıştır ve bu dönemde onun haline şaşıran insanlara ise mide ülserinin şişmanlığa iyi geldiğini söyler sırıtarak. 1981 yılında ise artık son kez annesinin Cambridge'deki evine dönmüştür.
Fakat istediği "huzur" ortamı bir türlü oluşmamaktadır. Bir yandan gazeteciler, diğer yandan dünyanın dört bir köşesinden Cambridge'e akın eden psychedelic rock tutkunları, bir yandan da müzik camiasına kapak atmak için Syd Barrett efsanesinden yararlanmak isteyen yeni yetme gruplar Syd'i bir an bile yalnız bırakmamaktadırlar.
Önceleri elinden geldiği kadar en azından herekese "hayır" demeye çalışan Syd, artık bıkmıştır ve annesi ile kızkardeşi dışında "hiç kimseyle" görüşmemeye başlar.

80'li yıllarda Pink Floyd, bir grup olarak kariyerinin zirvesindeyken bir ayrılık (Roger Waters) yaşamışsa da  popülerliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Dünya tarihinin en benzersiz turnelerine imza atmışlardır. Ve dolayısıyla grubun yaratıcı ilhamlarından olan Syd Barrett efsanesi de Pink Floyd ile doğru orantılı olarak büyümüştür, büyümüştür ve büyümüştür.

Yıllar boyu "Syd'in hazırladığı ama piyasaya çıkmamış olan bir albüm" olduğu efsanesinden artık bıkmış olan EMI sonunda 1988 yılında, daha önceki iki solo albümün arta kalan şarkılarıyla "Opel" adlı bir albüm piyasaya sürmüştür. Fakat EMI albümün ardından bir açıklama da yapmış ve bunun o bahsedilen "kayıp albüm" olmadığını, sadece zaten piyasada gezen kötü kaset kopyalarını temizce dinletme çabası içinde olduklarını açıklamışlardır.

Artık 90'lı yıllara girilmiştir. 15 yılı aşkın bir süredir müzikle herhangi bir alakası olmayan Syd Barrett hakkındaki ölüm haberleri git gide artmaktayken; ağabeyi Alan J. Barret, gelen bir fan mektubu üzerine 26.02.1990 tarihli Guardian gazetesine şu açıklamayı yapmıştır: "Syd'in öldüğü hakkında söylentiler yalan. Hayatta, mutlu ve Cambridge'de yaşıyor. Zamanının büyük bölümünü düşünerek, resim yaparak ve yazarak geçiriyor. Müzikle bir ilgisi yok ve sakin bir hayat yaşamak için unutulmayı istiyor."
Ve evet.. Syd Barret yalnız yaşamak konusunda, tıpkı bir dönemki müzikal yaratıcılığı gibi oldukça başarılı olmuştur fakat unutulmak konusunda asla

1991 yılında annesini kaybetmesinin ardından herkes onu en azından cenaze töreninde yıllar yıllar sonra tekrar görebileceğini ummaktadır fakat o, 14 yaşında kaybettiği babası ile birlikte hayatta en çok sevdiği kişi olan annesinin cenazesine bile "orada neler olacağını kestiremediği" gerekçesi ile gitmemiştir.
Onunla hergün ilgilenen ve "yaşayabildiği kadar sağlıklı" yaşaması için elinden geleni yapan annesi de öldükten sonra Syd tek başına yaşamaya ve "hiç" konuşmamaya başlamıştır. Ona bu sefer sahip çıkan ise komşuları ve her gün onu ziyaret eden, edemese bile telefonla arayan kızkardeşi Rosemary olmuştur.


1992 yılında Ahmet Ertegün'ün sahibi olduğu plak firması Atlantic Records Syd'e "canının istediği gibi" bir albüm yapması için tam 75bin Sterlin önermiş, üstelik insanlarla uğraşmak istemiyorsa, onun için kendi evinde özel bir stüdyo kurulabileceği garantisini de vermiştir. Ailesi ve onu yakından tanıyanlar bu teklife sıcak bakmışlarsa da Syd'den gelen cevap "hiç ilgilenmiyorum"dan fazlası olmamıştır.

1993 yılında EMI, ellerindeki yayınlanmamış bazı kayıtlar ile birlikte Syd'in "Opel", "Barrett", ve "Madcap Laughs" albümlerinin üçünü bir arada "Crazy Diamond" adıyla piyasaya sürmüştür.

1998 yılında Syd'e B tipi şeker hastalığı teşhisi konmuş ve bazı ilaçlar verilmiştir. Bunları kullanmaması durumunda kör olma tehlikesi bile bulunmaktadır. Syd ise doktorları bu defa dinlemiş ve düzenli olmasa da ilaçları kullanmaya başlamıştır.

Evdeki zamanını TV izleyerek, yığınla kitap-dergi-gazete (özellikle de sanat tarihi) okuyarak, kızkardeşi Rosemary'nin ona hediye ettiği müzik setinden Thelonious Monk, Django Reinhardt, Charlie Parker ve Miles Davis gibi usta cazcıları ve popüler müzikten ise sadece ve sadece ilk dönem Rolling Stones'u dinleyerek, sık sık da bahçesiyle uğraşarak geçirmiştir. Komşuları bazen onlarla sohbet ettiğini fakat bu sohbetlerin de 5-10 dakikayı geçmediğini anlatmışlardır daha sonra.

5 Kasım 2001 tarihinde "Echoes: The Best Of Pink Floyd" (Yansımalar: Pink Floyd'un En İyileri) albümü piyasaya sürülmüştür. Pink Floyd ismiyle grup son konserini yaklaşık 7 yıl kadar önce vermişken
Aynı gün BBC'de yayınlanan "Syd Barrett Belgeseli"ni kız kardeşi Rosemary'nin evinde izleyen Syd, belgeseli nasıl bulduğu sorulduğunda ise "Biraz gürültülü olmuş ama 'See Emily Play'i yeniden duymak güzeldi, bir de eski ev sahibim Leonard'ı görmek." demiştir.

Yine aynı yıl Syd'in eski parçalarının bulunduğu "The Best Of Syd Barrett: Wouldn't You Miss Me?" (Syd Barrett'ın En İyileri: Beni Özlemez Miydiniz?) adlı toplama albüm piyasaya sürülmüştür. Albümün en önemli özelliği  1970 yılında kaydedilmiş olan "Bob Dylan Blues" şarkısının ilk defa yayınlanmış olmasıdır. "Scream Thy Last Scream" ve "Vegetable Man" adlı Syd Barret bestelerinin de albümde yer almasını bekleyen Syd Barrett fanları ise hayal kırıklığına uğramıştır. Zira bu iki şarkı da bu toplama albümde yer almamaktadır.


11 Temmuz 2006 günü ise tüm dünyadaki haber ajansları şu haberi geçmişlerdir: "Dünyaca ünlü grup Pink Floyd'un kurucularından Syd Barrett, 60 yaşında hayatını kaybetti."


Bir devir sona ermiş, unutulmayacak bir efsane sonunda "gerçekten" bu dünyadan çekip gitmiştir artık!


7 Temmuz 2006 tarihinde, 30 yıldır çektiği şeker hastalığı sorunlarından biri üzerine Addenbrooke's Hastanesi'nde babasının adı verilmiş olan "Barrett" odasında geçirdiği son günlerin sonunda hayata veda etmiştir.


Annesinin 1991 yılındaki ölümünden sonra birkaç kez şeker komasına girmişse de sağlığına pek dikkat etmemeye devam etmiştir. Ölmeden önceki son günlerinde ileri derecedeki şeker hastalığı nedeniyle gözleri neredeyse hiç görmemektedir.


Ailesinin ve Pink Floyd grubu elemanlarının isteği üzerine ölümü 4 gün sonra kamuoyuna duyurulmuştur. Ağabeyi Alan J. Barrett cenaze töreninin aile içinde yapılacağını belirtmişse de, haberi duyan tüm dünyadaki Syd Barrett ve Pink Floyd hayranları Syd'in 1981'den beri yaşadığı Cambridge'deki evine akın etmişler ve evin etrafını adeta bir çiçek bahçesine çevirmişlerdir. Ufak tefek kağıtlara yazılmış binlerce not evinin ve bahçesinin her tarafına iliştirilmiştir. Evinin bahçesinde hayranlarının getirdiği müzik çalarlardan günlerce Syd Barrett şarkıları çalınmış ve ne zaman "Shine On You Crazy Diamond" çalsa herkes belki açık açık belki gizli gizli ağlamıştır.


Pink Floyd grubu adına yapılan basın açıklamasında ise şu cümlelere yer verilmiştir: "Syd Barrett'ın ölümünü öğrenmiş olmaktan son derece üzgünüz. O bizim grubumuzun kuruluşunda yer almış bir enerji kütlesiydi ve yaptıkları bizi zaman içinde sürekli etkilemiş olan bir esin kaynağıydı."

David Gilmour'ın kendi özel cümleleri ise şunları söylemektedir: "Ben ne yazık ki onu otuz yıl önce yitirmiştim zaten"

Davulcu Nick Mason ise "Syd sayesinde 1967 bitmeden bir plak anlaşması imzalamış, iki 45'lik çıkarmış ve televizyona çıkmayı başarmıştık. Ama o aşamada Syd çözülmeye başladı. Bedensel olarak belki sahnedeydi ama müzikal olarak ortada yoktu Biz ise o sıralar Pink Floyd olmakla o kadar meşguldük ki, ona olanları fark edemedik. Aşırı LSD kullanımı, kurallarına uyum sağlayamadığı ticaret dünyasıyla da çakışınca Syd'in zihinsel çöküşü tetiklenmişti bence. Şu anda anlıyoruz ki o günlerde sadece bir arkadaşımızı değil, karizmatik ve esin verici bir lideri de yitiriyormuşuz!" şeklinde konuşmuştur.

Syd Barrett'ın daha ilk günlerden beri hayranı olan David Bowie ise "Ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Syd benim için büyük bir esindi. Bir şarkı yazarı olarak son derece karizmatik ve şaşırtıcı derecede özgündü. O, Anthony Newly ile birlikte, popu İngiliz aksanı ile söyleyen ilk sanatçıydı. O gerçek bir elmastı ve onunla şahsen tanışamamış olmak en büyük üzüntülerimden biri olacaktır." açıklamasını yapmıştır.

Syd'in ölüm belgesinde ise şu satırlar vardır:

TAM ADI: Roger Keith Barrett

DOĞUM TARİHİ VE YERİ: 6 Ocak 1946, Cambridge

ÖLÜM TARİHİ VE YERİ: 7 Temmuz 2006, Cambridge

MESLEĞİ: Emekli Müzisyen

Syd Barrett'ın Pink Floyd ile solo albümlerinde yaptığı şarkılar, kendisinden yaşça büyük olan Pink Floyd elemanlarının yanı sıra müzik dünyasından daha birçok ismi de etkilemiş, ilham kaynağı olmuştur.


Yazının ilk bölümlerinde The Who'nun kurucusu Pete Townshend'in Pink Floyd'u ve dolayısıyla Syd'i yakından takip ettiğini ve UFO Club'ta çaldıkları günlerde onları izlemeye gittiğini yazmıştık. Değindiğimiz bir diğer isim de, müzik dünyasının en özgün ve saygın sanatçılarından biri olan David Bowie'ydi hatırlarsanız. Bir Syd Barrett parçası olan "See Emily Play"i henüz 1973 yılında kendi albümünde yorumlamasından daha o zamanlar bile ona hayran olduğu ortaya çıkmıyor mu zaten?


Kendi grubunda ise özellikle o gittikten sonra grubun yaratıcı dehası konumuna yükselen Roger Waters, "Syd Barrett üslubu"ndan çok etkilenmiştir.


Akıl hastalıkları; başta 1973 tarihli "Dark Side Of The Moon" ve ardından da 1979 tarihli "The Wall" albümlerinde temel konulardan biri olarak ele alınmıştır. Senaryosunu Roger Waters'ın yazdığı 1982 tarihli Allan Parker filmi "The Wall" ise şöhret olmanın zorlukları ve iç sıkıntıları ile mücadele eden "Pink" karakterinde neredeyse bire bir biçimde Syd Barrett'ı anlatmaktadır.


Tüm bunların yanı sıra Soft Machine grubundan Kevin Ayers'ın yazdığı "Oh Wot A Dream!" (Ah Ne Rüyaydı Be!) adlı şarkı da Syd Barrett'a ihtafen yazılmış bir şarkıdır.


Robin Hitchcock'ın "The Man Who Invented Himself" (Kendini İcat Eden Adam) ve Television Personalities adlı grubun "I Know Where Syd Barrett Lives" (Syd Barrett'ın Nerede Yaşadığını Biliyorum) şarkıları da onun için yazılmış şarkılar içerisinde en çok bilinenlerdendir.


Günümüz gruplarından ise Placebo, Soundgarden, Lost And Profound ve R.E.M., Syd'in ünlü şarkılarından birisi olan "Dark Globe"u yorumlamışlardır. Plasticland "Octupus"u, Smashing Pumkins "Terrapin"i, Slowdive "Golden Hair"i, The Industrial Collective "The Scarecrow"u coverlayan gruplar olmuşlardır.


Tarihin tanıklık ettiği gelmiş geçmiş en büyük ve en başarılı müzik gruplarından biri olan Pink Floyd'un kurucularından ve 7 Temmuz 2006 tarihinde vefat eden Roger Keith "Syd" Barrett'ın hikayesi işte kısaca böyledir.


Eğer Syd Barrett olmasaydı Pink Floyd olmazdı ve fakat o grupta kalmaya devam etseydi de Pink Floyd kariyerinin en parlak dönemlerini yaşayamazdı yüksek ihtimalle.


Bu yazı müzik tarihinin en özgün, çocuksu, naif, hayalperest, dumanlı ve sıradışı söz yazarlarından, çılgın ressam Syd Barrett'ın anısına yazılmıştır.


 


Seni çılgın elmas Sonsuzlukta da ışılda







Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: