MÜZİK ODASI

RUMBLE TAYFUN ROMA'DAN BİLDİRİYOR

Rumble Tayfun - 12 Mayıs 2008

Carmen'in internette rüya fiyata düşürdüğü iki uçak bileti, Altınbaş ailesi için Kultur Shock ve Napalm Death konseri ve doğu roma (İstanbul) doğumlu biri olan benim için 1453'teki fethe dek Doğu Roma (Bizans)'ın ezeli rakibi olmuş batı roma'yı, bu bakış açısıyla gezme fırsatı anlamına geliyordu.

 

Rock dünyasında yıllarca ektiklerimi biçmek bu kez de Roma'da nasip olacaktı. Metalcilik zamanlarını bildiğim kadim dostum Piero, bu yaz başında Roma'da bir pansiyon açmıştı ve her fırsatta bizi Roma'ya davet edip duruyordu, böylece hem uzun zamanın ardından Piero'yu görmüş oldum, hem de pahalı bir şehir olan Roma'da kalacak yer olayını beleşe hallettim.

Piero kendine yakışır bir şekilde, insanın kapısından girer girmez kendini evinde hissedeceği bir ambians yaratmış pansiyonda. Yolu oralara düşecek olan olursa tavsiye ederim. MSN'den bir dürtsün beni gereğini yaparız.

Hele sabahın köründe kalkıp bir kahvaltılar hazırlıyor, metalci pansiyonu değil padişah sofrası mübarek.

İlk günün tek ziyaretini San Pedro bazilikasına yaptık. Ertesi günü komple Vatikan Müzesine ayırdık. Topkapı Sarayı misali birgünün tamamını geçirseniz bile bitiremeyeceğiniz bir müze.

Poster ve kartpostal olarak satılan versiyonları bile etkileyici olan Michalengelo'nun  orijinallerini görmekte varmış kısmette. Pek bilinmeyen bir hikayedir ki; bu adam İtalya'nın yozluğundan tiksinip İstanbul'a yerleşip sanatını orada devam ettirmeye karar vermiş, hatta gideceği gün ve gemi bile belliymiş artık. Vatikan böyle bir sanatçıyı elden kaçırmamak için; Roma Katolik dünyasında bedeli öldükten sonra kıyamet gününe kadar limbo'da (bir nevi islamdaki Arasat) kalmak' olan, 'aforoz'la tehdit etmiş. Michalengelo her ne kadar dindar bir kişi olmasa da; papazına, kralına, papasına, alayına uyuz gitse de bu resti göremeyip İtalya'da kalmış. Hatta  şehre damgasını vuran birçok eserin yapılış tarihi, o karardan sonraya denk geliyor. İstanbul böyle bir sanatçıdan mahrum kaldığı için yürekten üzüldüm. Böyle bir sanatçının Roma ortamına komple gıcık olduktan sonra gitmek için ilk aklına gelen şehrin Osmanlı'nın İstanbulu (16.yy) olduğuna da dikkatinizi çekmek isterim. Bugün Osmanlı'nın torunu olmaya kasıp; Osmanlı olmayı asıp-kesip, gavur doğramaktan ibaret sanan, 'böyle sanatın içine tükürürüm' aczindeki, kendi tarikat misyonlarını 'Osmanlı' diye yutturmaya çalışan kuşbeyinlilerin kulakları çınlasın .  Bir de baba acayip Gore bir insanmış. Ressamlığı, heykeltıraşlığı hakkıyla yapmak adına, insan vücudunun detaylarına hakim olmak için Vatikan'ın mızmızlanmalarına rağmen sıkılana kadar sayısız kadavrayı kesip biçmiş. Takdir ediyoruz.Michalengelo bu eseri tamamlamak için dört yıl kendini buraya kapatmış. Papa'yı bile sokmamış yanına. Bittikten sonra papa gelip bakmış, 'olmazki ama böyle sik-taşak komple meydanda bırakmışın bunları' deyip sonradan tek tek kapattırmış edep yerlerini. Çıldırmış kafayı yemiş bunları duyunca adam ama emir demiri kesmiş, yapmış. 

Yalnız burada biraz abartmış sanki, Adem babamız neredeyse gözünü çıkartacak Havva anamızın.

Biraz daha yakından bakalım:
Jan Ill Sobieski'nin Viyana kuşatmasında ordusuyla yardıma gelip kontraatakla Osmanlı ordusunu dağıtmasının tasviri.

Devasa tablonun sağ alt köşesinde dikkatimi çeken bir Osmanlı tasviri. Bu kadar yaşlı bir adamın savaş meydanında ne işi varmış acaba, geri hizmet için bile yaşlı görünüyor.

Bir Osmanlı, Mısırlı muhabbetleri geçiyor bu tasvirde, Vatikan müzesinde ne alaka anlamadım, latince bilen varsa bi söyleyiversin bi zahmet.

Sinop'lu hemşehrimiz Diyojen Vatikan Müzesin'de ünlü filozoflar arasında yerini almış. Büyük İskender'in 'eğer Büyük İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim' demesi beni çok etkiler. Büyük İskender'in, çıktığı büyük sefer sırasında yolu düşüp Diyojen'i ziyaret ettiği zaman, 'Ben büyük İskender'im, benden ne istersin?' diye sorması üzerine meşhur 'Gölge etme, başka bişey istemem' lafını etmesinin üzerine söylemiş. Aslında Büyük İskender'in ettiği laf da en az diyojen'in ettiği kadar büyük bir laf, o an orada aslında birbirlerini bulmuşlar bence. Dünya'yı fethe çıkıp 12 yıl durmamacasına Hindistan'a kadar savaşacak hırsa sahip bir insanın, fıçı içerisinde yaşayan 'Gölge etme, başka ihsan istemem senden!' diyen bir insanın yerinde olmak istemesi Yin-yang dengesini hatırlatır bana. 

Tek bir ofisi olan Vatikan Devleti Postanesinin,

posta memuru bile papazdı.

Piero çocukken de fırlamaymış belli ki. Boşuna demiyorlar insan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye.

Çocukluk halime çok benzeyen bir velet gördüm, boy boy resimlerini çektim anasından izin alıp. 

Bu o velet :
Bu ben :
Yorumsuz:

Huyumdur, gittiğim bir yerin bit pazarını ziyaret etmezsem rahat edemem.

80 kişilik mevcudu ile dünyanın en küçük ordusu olan Vatikan ordusundan iki asker. Bunlar 500 yıllık bir geleneğin devamı olarak; birkaç dil ve birkaç savunma sporu bilen, feci yakışıklı İsviçreli Katolik gençlerden oluşuyor. Ama ters bir kelime etse elinin tersiyle ekleştirir insan, şöyle ibiş gibi giyinince hiç caydırıcı görünmüyorlarki insanın gözüne.

İnsana şaka gibi geliyor ama futbol turnuvalarının averaj takımı olan San Marino ülkeymiş gerçekten :)

İstanbuldaki çemberlitaşında, dikilitaşında aynıları mevcut. Bizim çemberlitaşın üzerinde de böyle heykel ve dikilitaş'ın üzerinde haç varmış hatta ama fetihten sonra alaşağı etmiş Osmanlı.

Biz oradayken belediye seçimleri yaklaşmıştı. Adaylardan birisi eğer seçilirse tüm Roma'ya beleş internet sağlamayı taahhüt ediyordu. Mercimek, kömür falan dağıtsa seçimden önceki gece devlet parasıyla daha sağlam olmaz mı bu iş?

Akşam Piero'nun bizzat olaya hamurdan girerek hazırladığı sebzeli mebzeli ev yapımı makarna'nın ardından bırak ortamlara akmayı, bakkala sigara almaya gitmeye halim kalmadığından vurup kafayı yattım, ertesi gün antik Roma şehrinin kalıntıları ve kolezyum zorlu bir etap olacaktı, kasmak istemedim.

 

İstanbul'a gelen bir turistin uğramadan gitmeyeceği yerin Topkapı Sarayı'nın harem dairesi olması misali, Roma'ya gelen bir turistin görmeden gitmeyeceği yer tabii ki Dünya'nın Yeni Yedi Harikasından biri olarak tescillenen  Kolezyum.

Diyorum ya İstanbul'da bir nevi Roma, insanları ve hayatın işleyişiyle bile bir nevi Roma diye; tam da bunu ispat edecek şekilde kolezyumun önündeki upuzun bir bilet kuyruğunda beklerken yanımıza biri yanaştı. 'Abi burada 45 dakika kuyruk bekleyeceğinize gelin bizim özel turumuza katılın, hem içeriyi komple rehberle gezin bilet 8 euro bizim tur 10 Euro' dedi. 'İçeri nasıl giricez?' dedim. 'Biz onu hallediyoruz, isterseniz aha şurda bekleyenlere katılın' dedi. Gayet cazip tabi, katıldık. Grup yeterli sayıya ulaşınca hepsinin üzerinde 'Sıfır Euro' yazan davetli girişlerimizi teslim alıp içeri aktık. İçerde rehber eşliğinde tekrar toplaştık. Boru değil, dünyanın en meşhur Gladyatör dövüşlerinin ve mahkumların aslana atıldıkları yere ayak basıyorsun. O Arena'da toplamda 2,5 milyon insanın öldürüldüğünü düşününce insanın içini bir sessizlik kaplıyor nedense. Normalde ölüm insanı konuşturur ama bir rehber kulağının dibinde 'Aha aslanı oradan salıveriyolardı, mahkumları da ahacık şuradan asansör sistemiyle yukarı çıkarıyolardı' diye parmağıyla gösteriverince, çıplak gözlere artık lamı cimi kalmıyor olayın. O günün imkanlarıyla  Kartaca savaşlarını anlatırken Arenayı komple su doldurup içinde gerçek gemileri yüzdürecek kadar mükemmel bir organizasyonun, sadece insanları eğlendirmek için yapıldığını düşününce, bugünün dünyasındaki en büyük eğlence festivallerinin organizasyon boyutu bile insanın gözünde bar konseri organizasyonu gibi kalıyor. Kolezyum'u bitirip dışarıda öğlen yemeklerini gövdeye indirdikten sonra antik roma kalıntılarını gezdiren tura katıldık. Jülyus Sezar'ın tam olarak bıçaklandığı yeri, orijinal tabelası o zamandan beri halen duran Forum'u, arkeolojik kalıntısı bile ihtişamlı olan Roma bahçelerini görmek, en çok çocukluk kahramanım olan Asteriks'in Romalılarla ve Jülyus Sezar'la bitmek bilmeyen maceralarını hatırlattı.

 

Rehber, abartılı bir maço İtalyan tavrına sahip kıl bir herifti. Herkese tek tek sordu nerelisiniz diye, grubun hemen hemen hepsi Amerikalıydı. Ben hayatımda bu kadar cahil ve patavatsız insanı bir arada görmedim. Her biri 'Aptal Amerikalı' prototipiydi. Rehber yarım saat Kolezyumu anlattıktan sonra içlerinden birinin burada öldürülenlerin kaç tanesi hıristiyandı?' diye 'çok anlamlı' bir soru sormasının ardından bir diğeri 'Neee burada insanları mı öldürüyorlarmış?' dedi. Rehber bir ara, kadınların tribünlerde ayakta durduğunu, oturmalarının yasak olduğunu ve bunun tek istisnasının bakireler olduğunu söylemek için, aklınca bir espri yapıp grubun içerisindeki masum görünüşlü, utangaç tipli bir genç kızı grubun içerisinden çıkartıp yanına aldı ve 'işte bu kızımız gibi olanlarmış' dedi. Gruptan başka bir kadın, 'orospular mı?' dedi. Yemin ederim şaka yapmıyorum. Grup dağıldıktan sonra rehbere yine çok çok az kişinin bildiği bir hikayeyi, Roma'nın göbeğindeki dört adet bronz at heykelinin, II. Haçlı Seferi seferindeki Konstantinopolis işgali esnasında o zamanki adı Hipodrom olan Sultanahmet'ten çalınıp gemilerle oraya getirildiğini, Katoliklerin II. Haçlı Seferindeki İstanbul yağmasının tarihteki en büyük yağma olarak kabul edildiğini söyledim. Size öğretmezler tabi bunları dedim. 'Gerçekten bilmiyordum' dedi. Ne de olsa resmi tarih. Herkes kafasına göre işine geldiği gibi yazmış işte. Bizim de Türk olmamız yüzünden tarih hakkında bilmediğimiz, öğrenemediğimiz ne çok şey vardır kim bilir.

 

Ertesi gün Kultur Shock konserine gidileceği için erkenden eve dönüp, Piero biraderimle uzun bir muhabbete daldık, yine geç yattık. İtalyanlar zaten geveze millet, üstüne benim çene eklenince voltron etkisi yaratmış, farkında olmadan kaç şişe İtalyan şarabı içmişiz, kafalar padişah gibi olup, dilimiz dönmemeye başlayınca anladık ancak. İtalyanlar zaten geveze millet, bir de üstüne benim çene eklenince voltron etkisi yaratmış.

 

Ertesi gün akşamüstüne kadar dinlendik. Gerçekten İstanbul'u özellikle de Fatih, Balat taraflarını andıran eski Roma sokaklarını arşınlarken; Piero'nun eski karısı olan dostum Chiara katıldı bize. Kultur Shock konserinin olduğu yere bizi o götürecekti. Onun rehberliğinde feci derecede bizim esnaf lokantalarını andıran bir pizzacıya gittik. Çok meşhur bir laftır ve doğrudur, Roma'da hayatınızın en güzel pizzasını da yiyebilirsiniz. Hayatınızda yiyebileceğiniz en kötü pizzayı da yiyebilirsiniz. O yüzden mutlaka tavsiye isteyin. İstanbul pizza piyasasını hemen hemen tekeline alan hiç hazzetmediğim deve hamuru gibi kalın vıcık vıcık margarinli, her birinin tadı birbirine benzeyen amerikan stili pizzalarından sonra lahmacun inceliğinde, içerik olarak son derece sade, net bir lezzete sahip İtalyan pizzalarının değeri daha iyi anlaşılıyor. Sağolasın Chiara bacı. Roma'ya gidecek olan varsa pizzacının adı 'Ai Marmi'. Bir de bu pizzacının bitişiğinde hayatımda gördüğüm en cool merchandising materyalini gördüm. Üzerinde Jim Morrison ve Frank Zappa'dan başlamak üzere Rock Star'ların gerçek sabıka fotoğraflarının basılı olduğu bir mont. Ben bunu gördüğümde geceydi, dükkan kapalıydı, bir daha da gitmek mümkün olmadı, alamadım. Giden olursa Allahaşkına alsın bana, anında transfer ederim parasını.

Akşamki Kultur Shock konserini ayrı bir yazıda yazıcam, o konser benim için bir nevi Roma macerasının son bulması anlamına geliyor. Konserde fazla azıtıp, akabinde üşütüp, seyahatin geri kalanını yorgan döşek mod'unda geçirdim. O yüzden o geceden sonrasını yazasım yok zaten, neyini yazıcam.

Bir de şöyle bir şey oldu. Piero'yla beraber olduğu zamanlardan tanıdığım Chiara ara ara bizi görmek için pansiyona geliyordu. Bu arada Piero'da orada oluyordu içeride tabi, açık açık o biçim yazıyordu Chiara'ya, iltifatlar, göz süzmeler, çaktırmadan okşamalar falan. En son biz pansiyondan ayrılıp havaalanına gidecekken, Chiara yine geldi ama bizimle oradan vedalaştı, havaalanına gelmedi, pansiyonda kaldı, bize camdan el salladı falan, kesin sevişti bunlar.

Bak parasıyla kalmadık, ama gelmiş olmam Piero kardeşime böyle bir güzellik olarak yansımış oldu.

Rumble Tayfun

tayfun_altinbas@hotmail.com



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: