MÜZİK ODASI

ROCK'N'ROLL ÜZERİNE KONUŞMALAR (1)

Taner Öngür - 27 Aralık 2008

Demin şeyden bahsettik mesela, Cem Karaca "suya giden allı gelin" parçasının girişinin Dead Kennedys'in Holiday in Cambodia'sının girişine çok benzeğinden falan. Serkan Seymen (müzik yazarı, roll, ntv) sormuştu mesela Cem Karaca ve Apaşlar daha eski, acaba Dead Kennedys onlardan mı arakladı diye, fakat Cem Karaca ve Apaşların o zamanki müziği de Shadows'tan etkilenmedir, riff'ler soundlar falan. Yalnız şunu söyleceğim işte beat ve tüm ondan sonra gelen akımlar; rock, işte ilk rock'n'roll -pop deniliyordu bir zamanlar- mesela 68, 69'da pop deniliyordu rock diye bir kavram söylenmiyordu. Mesela bizim de "Anadolu Pop" dememizin sebebi buydu, bugünkü pop müzik ile karıştırılmamalı. Sonra 70'lerin ortalarında rock'n'roll'un devamı diye rock denmeye başlandı.

 

Şimdi bir popüler müzik, para kazanma amaçlı yapılan müzik vardı. Bunun yanında bir de beat'ten başlayarak, Elvis Presley, hatta daha öncesinden  Ricky Nelson'ı da sayarsak, bunlar pop, satsın diye yapılan şeyler değil, bunlar kültürel bir sebep yüzünden çıkmış, başka çaresi olmadığından çıkmış şeyler. Hayata karşı bir tepki duyduğu için, sesini duyurmak istediği için çıkmış şeyler. Oyüzden popüler olmuş. Yani burada popüler olmasının anlamı o. Satsın diye tasarlanmış şeyler değil, ama satmış... Satmasının nedeni gençlik kitlesinin buna ihtiyaç duymasından dolayı olmuş. Bu bir toplumsal hareket, sosyal bir olay halinde çıktığı için.. Farklı nedenlerden çıkmasının yanısıra rock'n'roll'dan, Elvisler'den başlayarak, sonra beat akımı, İngiltere Liverpool çevrelerinden çıkan *Mersey Beat* -ismi de oradan gelir- bir müzik ürünü olduğu için müzik endüstrisi de bunu pazarlamış ve bu yüzden de çok satmıştır, çok popüler olmuştur. Öbür tasarlanmış, satsın diye yapılan  şey hep müzik endüstrisinin kakaladığı şeylerdir,şimdiki pop müzik de öyle birşey tabi. Bunu hiç bir zaman birbirine karıştırmamak lazım. O hemen seçilir zaten, kim başka çaresi olmadığından müzik yapmıştır, kimisi de sadece para kazanmak adına tasarlanmış, müzik endüstrisi ile rant ilişkileri halinde çıkarmıştır. Ben buradan baktığım zaman görüyorum. Kimde ne var gayet açık gözüküyor.

 

İşte samimiyet dediğin, mesela Liverpool'u anlatayım. İkinci Dünya Savaşı sonrası. 1949-1950'ler. Şimdi Liverpool bir işçi sınıfı şehri ve İngilizler, Londra çevresi Liverpool'u İngiliz saymaz. İşte nedendir ayrı aksanları vardır, işçi sınıfıdır, serseridir, kurulu düzene karşı çıkarlar falan filan. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inanılmaz bir işsizlik var. Hükümetin halka bir çözümü var yalnız, çok ilginç, çok güzel bir çözüm. Aileler zaten işsiz, parasız. Art school'lar -sanat okullları- açıyor. Resim, grafik, müzik falan filan. Beatles da işte orada okuyan gençleri işte aileleri zengin olmayan falan. Sırf onları meşgul etmek için, toplumsal bir sorun olmasın diye izlenilen bir politika. Onlar da bir yandan sanatla uğraşırken, bir yandan da Elvis Presley, rock'n'roll patlamış 50'lerde, öbür tarafta, Amerika'da. Çok etkileniyorlar ve ilk yaptıkları parçalar hep Elvis'in parçaları, zencilerin şarkıları. O zencileri de ilk ortaya çıkaran adam da, o beyazların hakimiyetinde olan müzik piyasasında, Ahmet Ertegün'dür. Türk Konsolosluğunun ABD büyükelçisinin oğlu, kardeşiyle birlikte inanılmaz müzik hastası, özellikle caz, blues ve zenci müziği.. Ama Ertegün'ün önemi orada şudur; beyaz düzen, 1950lerin "Amerikan Rüyası"nı yaratan zenginlik, refah, aynen şimdi bizdeki AKP ve AKP yandaşlarının (Taner abinin burada dili sürçüyor ve AKP yerine ilk başta refah diyor, ne tesadüf) zengin olması, palazlanması, çok mutlu olması gibi... Bu da "Türk Rüyası", ama bir kısımının toplumunun. Orada öyle değil, daha geniş bir kesim. Ama bir yalan var, sahte birşeyler var. Zenciler, özellikle Detroit bölgesi. Çünkü Detroit otomotiv endüstrisinin yaygın olduğu bir yer ve zenci işçilerin haftaiçi zor şartlarda çalıştıktan sonra, haftasonları müzik onların tek eğlencesi. Ama beyazlar bu müziği sevmiyor. Plakları dahi çıkmıyor. Çünkü açık saçık şarkılar söylüyorlar, seks var içinde, sokakların hayatı var. İlk defa Ahmet Ertegün bir plak şirketi kuruyor ve zencilere plak yapmaya başlıyor. Rhythm and Blues, soul falan hep oralardan çıkıyor. Ondan sonra Beatles falan o şarkılardan etkileniyor. Beatles'tan bir önceki kuşak, anneleri babaları falan, "Ne yapıyorsunuz, bu pis müziği dinliyorsunuz, işçü sınıfının müziğini dinliyorsunuz" diyor, bunlar da inadına yapıyor. Zaten toplumsal sorunlar falan var. O zencilerin şarkılarını falan, artık yırtmış sersesi beyaz çocuklar olarak söylüyorlar 3 ses falan. Onların hiçbiri yeni bulunmuş şeyler değil, hep köklerden geliyor. Ama Beatles öyle birşeyin sembolü. Sonra birdenbire bu tür patlıyor, bu tür dediğim bir sürü genç grup çıkıyor, plak şirketleri plak yapmak zorunda kalıyorlar. Hani bakıyorlar öyle bir akım var, kaçınılmaz. Cavern diye bir yerde çalarlarken George Martin onları keşfediyor. Bir de onların çıkardığı dergiler var aynı fanzin konusu. Orada bütün bu serseri genç gruplardan bahsediliyor. George Martin bu dergileri görüyor, bakıyor burada potansiyel var. Bu da işte o sırada EMI de çalışıyor prodüktör olarak. O başlatıyor işte mesela "Gerry And The Peace Makers" falan o dönemin grupları. Beatles, kendi bestelerini çalmak istiyor, ama diyor ki sizin besteleriniz daha olmamışi otursun çalarsınız. Bir parça veriyor, bu parçayı yapın geliyor diye. Beatles alıyor parçayı ama sinir oluyorlar, geliyorlar çalıyorlar ama isteksiz. Vazgeçiyorlar. O parçayı Gerry And The Peace Makers'a veriyor, bir hafta sonra listede bir numara. Gördünüz mü diyor, John Lenon en serserisi içlerinde, çünkü annesi babası ayrı, sokaklarda, amcasının yanında büyümüş, deri ceketler, sokak çeteleri falan. Hiç umursamıyor. Sonra kendi parçaları "Please Please Me"yi yapıyorlar, bir hafta sonra kendi parçaları ile bir numara oluyorlar. Bu çok önemli bir semboldür. Sana dayatılanı değil, kendi istediğinle başarıya ulaşmak. Zaten 68 kuşağını ateşleyen kıvılcım da o olmuştıur: Kendi istediğini başarmak. Öyle bir güç vermiştir ki ondan sonra zaten önününde durulamaz bir dalga haline gelmiştir. Bugünkü rock müziğinin esas çıkış noktası odur. Ciddiye alınmayan genç serserilerin kendi başarısını elde etmesi. Ondan sonra büyüdü zaten, Rolling Stones onun sayesinde çıktı. O yüzden John Lennon çok önemli bir semboldür. Ama Ahmet Ertegün de çok önemli.  O açık saçık sözlü sokak şarkılarını alıp, beyazların arasında da yaymasını bilen böylelikle toplumsal bir değişimi de sebep olmuştur. Led Zeppelin İngiltere'de yaptığı son konserin de ana teması Ahmet Ertegün'e saygı olmuştu. Niye saygı? Burada kimse anlamıyor neden olduğunu, herkes gururlanıyor aaa bir Türk'e saygı gecesi yapmışlar diye. Hayır, Ahmet Ertegün, Amerikan ve İngiliz kültüründe sosyal bir hareketi başlatan adam olarak görülmektedir de o yüzden. Rock müziğinin arkasında böyle bir şey vardır, tamamiyle bir sınıf çatışmasının, sınıf baskısına, zenginlerin,burjuvaların aşırı baskısına, lüks tüketimine bütün bu salaklıklara bir tepki olarak doğmuştur ve devam ediyor. Yalnız on senede bir akım değişiyor, Beat'ten sonra hafiften saykodelik'e geçiş başladı. Neden başladı, onunda bir sebebi var, bir pazarlama hilesi değildi. Bilmiyorum bunu yazabilir misiniz, Bob Dylan'ın İngilteredeki konserinde kuliste ve otelde ilk cigaralıklarını, otu içiriyor Beatles'a. Kafayı buluyorlar ve yeni müzikler yazıyorlar.

 

 

O andan sonra Beatles'ın şarkıları değişmeye başlıyor. O sırada California'da özellikle San Francisco'da Merry Pranksters diye bir ekip var, LSD deneyimleri başlıyor. Timothy Leary diye bir usta var, o usta Harvard Profesörü. Ondan sonra Grateful Dead, Jefferson Airplane, Janis Joplin falan onlar hep aynı mahallenin grupları işte. Haight Ashbury mahallesi. O mahallede belediye tarafından boşaltılmış evler var. İlk hippiler bu evlere yerleşerek beraber yaşamaya başlıyorlar. O mahalle çok önemli. Neden çünkü o mahallede "Diggers" diye bir grup var, kazmacılar. Aynı takımdan. Bunlar gidiyor işte halden artık sebzeleri, meyveleri topluyorlar, gidiyorlar parkta hergün kazanda yemek yapıp bedava dağıtıyorlar. Sonra parkta sahne var, bu gruplar sabaha kadar çalıyorlar. Yani bir endüstri değil, aynı mahallede yaşayan kocaman bir aile gibi. Çalan gruplar da bu isimler, önemli isimler. Sabahtan akşama kadar müzik, bedava yemek, kira yok, herkes birbirinin evinde yatıp kalkıyor. Alt kattaki dükkanlara da kutular koyuyorlar, kullanmadığın eşyaları, kitapları koyuyorsun, ihtiyacı olan giden alıyor. Tamamen ilkel bir hippi kominizmi. Woodstock falan buradan doğuyor. Ondan sonra bu hippi hareketi, savaş karşıtlığı büyüyüp yayılıyor.

 

Bu tabi Türkiye'yi de etkiliyor, çünkü tüm dünya etkileniyor bundan. Tabi Türk basını falan bunu gözardı ediyor. Aslında Türkiye de olayın içinde. Çünkü o sıralar bir Hindistan, Nepal olayı var, herkes oraya gidiyor. Mesela Amerikalı tanıdık bir arkadaş vardı kadın, iki sene öğretmenlik yapıp para biriktiriyor, sonra otostopla dünyayı geziyor. Biz de onunla Sultanahmet'te tanıştık. Sultanahmet çok önemli bir merkez o zaman. Orada bir dükkan var, "Lokantacı Yener'in Dükkanı". O lokanta çok ufak bir yer. İşte içerid ancak iki masa var. Herhalde o zamanlar bir hippi ona birşeyler LSD falan vemiş, uçmuş. Muhteşem bir herif. Taa 60'lardan başlayan, kalın defterleri vardır, her yıl için. Herkes tarafından bilinirdi, herkes derken Türkiye'de değil, Amerika'dakiler, Kanada'dakiler, İsveçtiler, dünya çapında bir adamdı yani. Belki oradan gelip geçen insanlar arasında belki bugünlerin devlet adamları, politikacıları, büyük sanatçıları vardı. Çünkü o zamanlar herkes Sultanahmet'ten falan geçip Hindistan'a gidiyordu.

Bu yer Zühtü Bayar'ın Filler Mezarlığındaki Baba Yorgi falan işte bizim Lokantacı Yener. Bir anda buzdolabının üstüne falan sıçrardı, dostlarım falan diye. Onun defterleri artık nerede bilmiyorum, kim bulursa o bir tarihtir. Orada öyle imzalar bulabilirsiniz ki dünya tarihinde bile ilgi çekici şeyler olabilir. Mesela açıyosun bir defteri, kimi çok güzel bir saykodelik bir resim yapmış altına bir şiir döktürmüş, gençlik işte. Ordan geçmiş işte Hindistana gitmiş, belki ölmüş orada, belki gidip ülkesinde kariyer yapmış. Bu bir tarih. İstanbul'unda böyle bir yeri vardı işte. Bu da bizi o dönemin genç müzisyenleri olarak etkiliyordu. Gerçi ben öyle başlamamıştım, sıkıldım sonra. Şehzadebaşı Kulüp Sinemasında çalıyorduk, daha doğrusu Mavi Işıklar çalıyordu. Biz de bir grup yapmıştık. Sinemada olay şu, o zaman tabi konserler falan olmuyordu, radyo, televizyon da yok. Bazı sinemalarda filmlerden önce, onların da en önemlisi Şehzadebaşı idi, müzik gösterisi, şov falan yapılırdı. Mesela Semiha Yankı, babası, erkek kardeşi ve annesi ile birlikte bir akrobat grubu idi. Semiha Yankı küçücük kızdı, topları atar, omuzuna alır kardeşini falan akrobasi yapardı. Herkes çıkardı, ne bileyim sirk gibi bir şeydi işte. Ben de orada bas çalardım ama o zaman Türkiye'de bas gitar falan yoktu. Çıktığını bilirdik ama gelmemişti henüz. Sinemada Cumartesi geceleri İstanbul'ın en önemli iki grubu çıkardı:  Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası ve Şevket Uğurluer Orkestrası. Onlar gelip çaldığı için onlara kuyruklu piyano, davul ve kontrbas almışlardı. Ben de o zamanlar on üç yaşında bir tipim o zamanlar. Biz de oranın devamlı elemanları olduğumuz için, ben de bas çalıcam ya kontrbası çalardım, ama nasıl çalardım. Kontrbas büyük benden. Ama Cumartesi günleri 11 matinesi, ilk matine, bütün bölgedeki, Vefa Lisesi, Pertavniyal Lisesi, okulu kırıp oraya gelirdik. İçeride 1500 tane 13-14 yaşlarında tip. Biz de sahnede öyle. Sabah 7.30'ta gelmişiz mesela. Rasim Ulusman vardı, piyanist şarkıcı. Beatles'ın, Animals'ın son parçaları, "House of the rising sun", "Don let me be my understanding", "Please please me", "Yesterday" falan. Hemen orada çıkarır çalardık. Tüm salondakiler de takip ediyor tabi bunları. En sonunda tezarühat başlıyor: "Taner çevir, Taner çevir", ben de çeviriyordum kontrabası. Bunlar yaşanmış şeyler hep o zamanlar tabi, ben 13 yaşında bir çocuk olarak yaşadım bunları. Her mahallede grup kurulmaya başlandı. Mavi Işıklar, Fındıkzade grubuydu mesela. Meteorlar vardı, Moğolların ilk zamnalar içinde yeralan Aziz Azmet ve Murat Ses'in ilk grubu idi, Dave Clark Five diye bir grup vardı sadece onların şarkılarını çalarlardı. Yalvaç Ural mesela, çocuk mizah yazarı. Siyah Örümcekler diye bir grupları vardı. Sadece Kinks parçaları çalarlardı. İşin ilginç tarafı, bizim o sinema, bütün bu semtlerden gelen grupların arada bir çaldıkları yerdi. Bütün herkesle ben orada tanışmıştım. Biz devamlı grubuyduk oranın şanslıydık. Günde 10,5 lira alıyordum sinemadan, günde 5 kere çıkıyorduk, buçuğu yol paramdı. Çok güzel yıllardı hepsi. Vahşi Kediler diye bir grup çıkıyordu, Arda Uzkan ritm gitarist, Asil Nadir solist. Hepimiz çocuktuk o yıllar. Hepimizin bir idolü vardı o zamanlar ama. O yıllarda bizden önce meşhur olmuş Gökçen Kaynatan. 5 tane gitarcı, Shadows şarkıları çalarlardı. Nargile gibi birşey yapmışlardı, ses efekti yaparlardı fokurtularla. onunla. Biraz gitar efektif elektronik müzik gibi birşeydi, 1960-61 falandı. Erkin Koray da mesela bizden önceki kuşaktı. Erol Büyükburç, Erkin Koray ve Gökçen Kaynatan, bizim idollerimizdi işte. Rock'n'roll'cular.

 

Sonra 60'ların ortalarında Altın Mikrofon Yarışması başladı. Altın Mikrofon Yarışması, o zamanlar, şimdiki Taksim Gezisi ve otelin olduğu yerde Alman mimarisi örneği, yüksek tavanlı muhteşem bir salon vardı, Taksim Belediye Gazinosu, orada yapılırdı. Biz de katıldık Volkanlar olarak, bir de baktım yüzlerce adam dolaşıyor ellerinde gitarlar, bas gitarlar falan. İşte o anda farkettim bu bir tek bizim yaptığımz bir şey değil, genel bir olay bu. Sonradan ileriki yıllarda da farkettim ki sadece İstanbul değil, Türkiye'nin her tarafı, hatta sadece Türkiye değil tüm dünya böyleymiş. Şimdi var bazı plaklar elimde, 66,67,71 o yıllarda, Kamboçya'dan, Arjantinden, İsrailden, Türkiyeden, Singapurdan, Hindistandan, dünyanın her tarafından albümler var ve aşağı yukaru tüm soundlar birbirine benziyor. Kesinlikle Shadows, Beatles etkisi. Ama Kamboçyalı grup gitarlarla giriyor şarkıya ama sonrasında kendi ulusal müzikleri. Herkes Beatles, Rolling Stones gibi giriyor parçaya, altyapılar öyle ama ulusal özellikleri de var içinde. Bu çok ilginç bir şey ve gezegen çapında bir şey. Ben bunu yeni, son 10 yılda farkediyorum bunu bunları duyduğum zaman. Demek ki o yıllarda böyle bir şey başlamış tüm gezegende, beat hareketi. O da işte rock müziğin bugünkü tüm gücünün temeli aslında, boşuna bir şey çıkmamış.

 

Mesela Öztürk Serengil bile Abudik Gubidik Orkestrası ile müzik yapmıştır. Aslında Mavi Işıklar diye tanıdığımız adamlarla. Öztürk Serengil gelmiş geçmiş en absürd sanatçılardan biriydi. Harika bir adamdı. Dalga geçiyordu herşeyle, çok eğlenceliydi. Bugünkü Cem Yılmaz gibi bir adamdı işte. Abudik Gubidik Orkestrası, hepsi onun gibi "şepke" giyer, şarkıları da şöyleydi mesela:

 

Twist, lap lup labaluba twist,

Abudik gubidik twist,

Taksimde var bir durak,

Durakda bir kadillak,

Kadillakta bir manyak

Twist yap abi dalgana bak

 

Twiste gel oooo,

Twiste gel oooo

 

Hatta ben öyle bir "şepke" ya da "yeşşşee" gecesi yapmak istiyorum. Moğolların çok güzel anıları var ilk yıllarında Öztürk Serengille. Çok destekliyor Moğolları, kendi çıktığı yerlerde programlarına katıyor falan. Ben yoktum o yıllarda ama Cahit anlatıyor. Bayıldığım bir hikayedir bu. Gazinoda kadınlar matinesi var. Hani eski filmlerde olur ya uzun sahne masaların arasında, öyle bir yer, bunlar da arkada çalıyor. Birden bire karşıdan bakınca sahnenin bir tarafından bir kafa uzanıyor., Öztürk. Sonra öbür yanından tekrar bir kafa uzanıyor. Sonra dayanamıyor, sahnenin o T sahnenin en ucuna geliyor,yere  diz çöküyor, şşırak bir fotoğraf makinesi yapıyor, gidiyor. Böyle bir adam işte. O da bir kült figürdü aslında. Özellikle rockçıların ona sahip çıkması gerekiyor.  Özturk Serengil, o kadar kendine has bir adamdı ki, sahtekar bir adamdı aynı zamanda, ama kibar, sempatik bir sahtekar. Mesala bir yer açmıştı. Ben bizzat şahit olmuştum, çalıyorduk sahnede çünkü. Bebek'de sahilde bir yer. Çok popülerdi. Demirel başbakan o zaman geldi, en ön masalardan birinde oturuyor. Öztürk de sahnede program yapıyor, ama şöyle bir kıyafetle, Vatikandaki nöbetçiler var ya hani ilginç şapkalı, çizgili renkli falan, ellerinde mızrak. Aynen öyle. Söylediği şarkılar da, "İspanyol meyhanesinde bir kadın, çığlık çığlığa fıstık satıyor" falan. Absürd şeyler, arada bir de konuşuyor işte "kelaj" falan. Kelleri kategorilere ayırıyor, rütbe veriyor. Hap kel, hapatav kel, hapatavla kel, hapatavlapüf kel, hapatavlapüfhaşnaktör kel. Gidiyor Demirel'in yanına ve kafasını sıvazlarken bunu söylüyor. İşte "hapatavlapüfhaşnaktör kel" diye. Sonra bunları hötöröf olarak uyarladı Zeki Müren için. Efes Oteli o zamanlar için çok önemli bir yer. İzmir Fuarında biliyorsunuz gazinolar var, işte herkes Türk Halk Müziği, Sanat Müziği, popçular, bizim tayfadakiler bir yerle anlaşıp, bir ay boyunca çalıyorsun gazinolarda. Biz aldığımız tüm parayı Efes Oteli'ne veiyorduk, öünkü pahalı bir oteldi ama bizim için o bir nevi promosyon çalışması idi. Tüm medya, magazinciler orada, biz de oradayız. Ama neler yapıyoruz. Erkin de orada. Moğollarla ilk parladığımız yıl, 69 yılında. Aziz Ahmet bizim ilk solist, uzun, kızırcık saçlı, bugünlerin deyimi ile bonus kafalı, onun kafasına traş kremi sıkıp, o önde yürüyüp biz de arkada "Aziz Allah" diye yürüyorduk, bir nevi skandal yaratıyorduk bir nevi.  Şunu da anlatmadan geçemiyeceğim yine Öztürk ile, tam resepsiyonun karşıdında bir koltuk var orada oturuyoruz. Tabi gece herkes oradan geçiyor anahtarını alıp odasına çıkmak için. Biz Öztürk'le takımı kuruyorduk belirli bir saatten sonra. Tüm tanınmış tanınmamış sanatçılar, dansözler önümüzden geçiyor. Herkese laf atıyor tabi. Bir de ayakkabılarını çıkarıp parmaklarını karıştırıyor falan. Tam deli anlayacağın yani. Biz de yerlere yatıyoruz, yirmi yaşlarında tipleriz işte, o da kırklarında. Şimdi aynı rütbeleri hötöröf için de uygulamıştı. İşte höt yeni başlayan, hötör biraz daha kaşarı gibi. Şimdi Zeki Müren giriyor içeri, yanında küaförler, şöförü, tam kadrosuyla. Biz de bekliyoruz eyvah ne olacak diye. Anahtarını alıyor, şöyle bir kafasını atıp bakıyor, Öztürk'ü görüyor, tanıyor ama hiç oralı olmuyor tabi. O sırada Öztürk başlıyor, işte "memleketimizin hötöröflerinin maraşeli, hapatavlapüfhaşnaktör hötöröf, büyük sanatçı, güneşin oğlu" falan. Biz de gülüyoruz işte tüm olay bu. Bir yandan kızıyor bir yandan da bir şey diyemiyor, o da gırgır bir herifti tabi.

 

Altın mikrofon olayları bittikten sonra falan, altmışların sonu İngiltere'ye gittim bir altı ay kadar kaldım, niyetim orada kalmaktı. Marty diye bir kulüp vardı, her gece oraya giderdim. Çünkü Jetro Tull'in ilk halini orada seyretmiştim, daha popüler olmamıştı. Rod Steward'ın bir grubu vardı, Nicky Hopkins piyano çalıyordu ki daha sonra Rolling Stones'ta, Beatles'ta çaldı. Jeff Beck gitar çalıyordu. Yes'in ilk halini orada seyrettim. Yani inanılmaz bir hava vardı. Tüm efsanelerin ilk hallerine tanık oldum. Çok önemliydi benim için. O sırada Uğur Dikmen ile karşılaştım. Dedi ki Türkiye'de tüm beat grupları birleşiyor, güç birliği yapıp plakları, turneleri beraber yapacağız. İçinde Erkin Koray'da var. Ben de "East of Eden" diye bir grupla anlaşmıştım çalmak için. Ben bunu duyunca Uğur Dikmen ile beraber geri döndüm. O zaman uçak da yok tabi, trenle geri döndüm. Döndüm baktım o yıllarda Harbiye'de şimdiki "Seven Eleven" olan yerde bir kafeterya vardı, orada toplanırdı tüm müzisyenler. Altı - yedi grup, bütün herkes aynı grubun elemanı gibiydiler. Ama sonra afişte sıralama yüzünden dağıldı o toparlanma. Moğollar da beni görünce, Hasan Sel vardı onlarda, ayrılmak istiyordu o da. Bana haydi vakit geldi gel gruba katıl dediler. Yoksa İngiltere'de kalıyordum. Sonra Moğollar macerası devam etti. Senelerdir hayal etitiğim bir şey vardı, nasıl İngiltere'de her bölgenin kendi sound'u vardır Liverpool, Manchester gibi ya da Almanya'da Bavreya bölgesinin bir rock soundu vardır, Hamburg'un, Kölnün ayrı. Amerika'da southern rock vardır  Teksas, Louisianne falan filan. Yani şöyle söyleyeyim southern rock diye bir şey vardır ya da California'ya gelirsin orada saykodelik zamanı falan başka akımlar oluşmuştur. Batı Doğu yakasına git Seattle, Washington'da grunge falan vardır. Yine New York'ta apayrı şekilde Ramones falan punkvari rock vardır. Benim hayalim nedir Türkiye de çağdaş bir toplum, bir sanayi toplumu olabildiği zaman, Türkiye'de de bölgesel tatlar barındıran bölgesel rock soundlar' çıkacaktır ve müzik endüstrisi, müzik medyası ya da genel olarak medya sadece İstanbul'a çöreklenmek yerine, çağdaş toplumlarda öyledir çünkü yaygındır. Mesela Çukurova'da bir plak endüstrisi gelişir, Ege'de bir rock sound'u çıkar. Hayalim buydu. Bakalım görmeden gidecek miyim bilmiyorum. Bir çok hayalimi gördüm, mesela şey bekliyordum herkes kendi ana dilinde, kendi derdini anlatan, kendi yaşadıklarını anlatan şarkılar yapsın, 93'te bunu söylüyordum. Türkçe rock nükleer santrallere karşı diye bir festival düzenledim, Volvox grubuna teklif yaptığımda, "hayır, biz Türkçe yapmayız, İngilizce yapıyoruz" diye geri çevirdiler, şimdi iki üyesi rock yıldızı oldu. Ben bütün bu değişimleri gördüm. Bunu da görmek istiyorum. Şimdi Barışarock'ta görüyorum. Türkiye'nin her tarafından yüzlerce, bine yakın grup başvuruyor. Erzurum'dan, İzmir'den, Antakya'dan, gruplar. Seyirciler de buralardan geliyor zaten. Yavaş yavaş rock kitlesi tüm yurda yayıldı. Yaklaşıyor, sanıyorum görmeden gitmeyeceğim.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: