MÜZİK ODASI

Nereden Nereye

Seyda Babaoğlu - 30 Haziran 2009

AŞAĞIDAKİ 2 BÖLÜMDEN OLUŞAN YAZI HAZİRAN VE AĞUSTOS 2005 TARİHLERİNDE ÇIKAN AĞRI KESİCİ DERGİLERİNDE YER ALMIŞTIR.

 

Nereden nereye... (Bölüm 1)

Bu piyasada yıllardır fanzinler, dergiler çıkar, yokolur, yenileri çıkar durur. Kimisi daha kısa, kimisi daha uzun ömürlü olur, kimisi daha profesyonel, kimi daha amatör ruhlu olur. İşte yeni bir dergi daha. Nasıl olacak, ne şekilde gelişecek ve devam edecek, ben de merak ve heyecan içindeyim. Bir bebeğin doğumundan itibaren büyümesini ve kişiliğini oluşturmasını seyretmek kadar heyecanlı olacak sanırım diye berbat duygusal bir benzetmeyle gireyim olaya bari. İlk, yani sıfırıncı sayı için en uygun yazının "biz kimiz, nereden geldik, nasıl oluştuk" konusunda biraz bilgilendirici, çokça kişisel bir yazı olacağına karar verdim. Kişisel olmaktan başka şansı yok, zira herşeyi doğal olarak kendi bakış açımdan, ne gördüysem, ne yaşadıysam, bunlardan yola çıkarak anlatacağım. Bu arada ben kimim ve bu dergide yer alana kadar ne gibi süreçlerden geçtim, bunu da sizinle paylaşmış olacağım. Başlayalım bakalım, nereye varacağız birlikte görelim:

Şimdi şöyle: ilk başta dünya bir ateş topuydu. Sonra soğudu ve üzerinde hayvancık ya da dinozor dediğimiz kişiler oluştu. Bunların bazıları "uçalım en iyisi" dedi, uçtu, kimisi de "yerde sürünelim biz" diyerek ağaç ve çalı dediğimiz hayvancıklarla beraber yere yapışık kalmaya devam etti. Sonra milyonlarca yıl öyle uçmadan etmeden durunca sıkılıp "hadi evrilelim" dediler ve daha kompakt, daha barlara, kulüplere sığar bir boyuta dönüşüp kendilerine insancık adını verdiler. Bunlar da barlarda öyle durmaktan sıkılıp "bari müzik yapalım" dediler ve yine evrilip kendi aralarında klasik müzikçi, cazcı, popçu  diye adlandırılan alt türlere dönüştüler. Bunların en riff meraklıları ve çift kros delileri metalci şekline evrildi. Ve işte biz olduk.

                Başta bizden çok az vardı Türkiye denen coğrafyada. Nasıl oldu da bugünlere geldik, türümüz devam etti, çoğaldık, şimdi de böyle bir dergi çıkarıyoruz, bunları bir irdeleyelim. Şu an 15-16 yaşlarında olup metali kendilerinin keşfettiğini sanan Nightwish bebelerinin de bir oturup düşünmelerini, bir silkinip kendilerine gelmelerini sağlamış oluruz belki böylece! J

                90'lı yılların başına dönüyoruz...ben ve o zamanki eşim (o zaman evli olduğum için soyadım Peker idi), iki metalci olarak metalciliğimizi genel olarak evde, çekim kasetlerin kötü kayıtlarına rağmen verdikleri inanılmaz zevkle yaşamaktaydık. Müzikal anlamda en büyük aşkım King Diamond ve tabiî ki Mercyful Fate'i ilk kez o cızırtılı kasetlerden dinlemiş ve "işte bundan ötesi yok!" demiştim. O zamanlar cd falan hak getire. Sokakta tezgahları olan arkadaşlara ya da Ortaköy vb. yerlerdeki az sayıdaki müzik dükkanına gidilir, çekim kaset siparişi verilirdi. Bunların başında ya da sonunda boşluklar olabileceği gibi kasete tam sığmayıp abuk bir yerde bitebilirlerdi de. Ya da sonundaki boşluğa kasetçi arkadaş bazen kafasına göre bir şeyler daha çekerdi tavsiye niyetine. (Bu kasetlerin zevkini sonradan ne cd'ler verdi, ne teknolojinin diğer nimetleri. Beklemek ve sonunda istediğin şeyi elde etmek o kadar güzeldi ki, şimdi hızla ve zahmetsizce bulunabilen her türlü orijinal eser asla o tadı vermiyor.)

Eşim ve ben o dönem Galata köprüsü altındaki Kemancı'yı keşfettik. Son, yani oniki, vapuruyla dönmek üzere oraya gider, arabalar geçtikçe sallanan köprünün ritmine eşlik ederek küçücük ve berbat ses kalitesi olan teypten The Doors filan dinlerdik. Metalden ziyade rock çalınırdı orada ama buna da razıydık, bu bile inanılmaz bir şeydi. Oraya takılan kişilerin her biri birbiriyle ne kadar alakasız da olsa - balıkçılar, bir eski İstanbul beyefendisi amca, ve metal dinlemese de az çok rock dinleyenler - herkes birbirini tanırdı. Bira fıçılarının üzerinde dengede durmaya çalışan tepsiler masalarımızdı, içkinin etkisiyle sık sık çıkan kavgalarda bunlar devrilir, ama toplanıp aynen devam edilirdi. Bazen köprüaltında çıkan kavgalarda birilerinin dengesini kaybedip denize düştüğü de olur, bunun yarattığı heyecan çabuk geçer ve herkes yine masasına ve muhabbetine geri dönerdi. Bir zaman sonra köprüaltına yeni bir "rock bar" (bu arada bunları simdiki rock barlarla karıştırmayın, nasıl desem, meyhane gibi düşünün daha ziyade) açıldı, yanlış hatırlamıyorsam adı "Harley"di. Elemanlar oradan kazanmayı umdukları parayla Harley almayı düşünüyorlardı. Ne yazık ki kısa bir süre sonra köprü yandı ve elemanlar Harley'siz, biz de bir süre yersiz yurtsuz kaldık, evde takılmaya devam ettik.

Eşimle ben henüz üniversite öğrencisi olduğumuzdan evimiz de gayet öğrenci evi modunda arkadaşlarımıza açıktı. Clash of the Titans konser afişleri, Megadeth , Metallica ve Slayer posterleri  minik evimizin dört duvarını süslüyordu, en çok thrash dinliyorduk o zamanlar. Daha büyük bir eve taşındığımızda ilk işimiz daha çok poster asmak oldu tabii ki! Ve daha çok arkadaş çağırmak!!! Kankalar sürekli bize gelir kalırdı - küçük ve mutlu bir metalci komünüydük diyebilirim.

Sayısı çok az olan metalciler için hayat zordu o zamanlar, özellikle saç uzatan ve küpe takan erkek arkadaşlarımız için. Bunlar sadece sürekli olarak sözlü tacizlerle uğraşmakla kalmayıp sık sık saldırıya da uğrardı. O dönem metalcilerin standart kıyafeti streç kot ve siyah tişört artı deri mont da fena halde tepki toplamaktaydı. Toplum bunlara hiç alışık değildi, feci şekilde yadırgıyor ve bastırmaya çalışıyordu. İşte bu ortamda metalciler birbirine kenetlenmiş halde inanılmaz ve şu an çok aradığımız bir dayanışma duygusu içerisindeydiler. Gerçi bir ara anlamsız bir şekilde metalciler ve punk'lar birbirine düşman kesildi ama bu çok da uzun süreli olmadı. Bakırköy tayfası - Kadıköy tayfası çekişmesi ise o zamandan beri vardır ve artık bir "gelenek"tir diyebiliriz.

Ama bunları bir kenara bırakırsak, sokakta - tanışmasan da - metalci metalciyi tanır, başıyla selam verir ya da gülümserdi. Zaten çok zor şartlar altında edinip dinlediğimiz müziğimiz her şeyimizdi, hayat tarzımızdı, ve hiçbirşey, hiç kimse bizi bundan alıkoyamazdı. (Aslında hayat şartları alıkoydu bir çoğunu sonra ama neyse, kalan sağlar bizimdir şeklinde devam ediyoruz...) Ben de o yıllarda siyah tayt, postal ve genelde yıkana yıkana grileşip eşek derisine dönmüş bir Slayer tişörtüyle gezen bir kız olarak uzaylı muamelesi görüyordum. Düşünüyorum da, rock barlara gelen diğer tek tük kız genelde "normal" şeyler giyerlerdi. Muhtemelen müzikle pek alakaları olmadığından, sadece ortama geldiklerindendir.

Bu türden erkekler de çoğaldı zamanla. Sırf "kız bulurum" düşüncesiyle mekanlara takılanlar ya da özentiler her zaman vardı tabii, ama bir noktadan sonra iş çığrından çıktı. Köprü yandıktan sonra Sıraselviler'de açılan "Köprü6Kemancı" (nam-ı diğer "Eski Kemancı") olsun (ikinci evimiz! - tüm haftasonu, hatta haftaiçinin de çoğu orada geçerdi), Hassickther ya da Caravan olsun (diğer "ikinci adreslerimiz"), özellikle grunge furyasıyla rock'ı keşfetmiş tiplemelerle dolup taşmaya başladı. Bir anda "ıyy nefret ediyorum uzun saçlardan, yağlı, pis görünüyor!" diyen herkes saç uzattı, Kurt Cobain'in adını iki cümlede bir anar oldu, Seattle tayfasını örnek alarak salaş hırkalar ve oduncu gömlekleri giyip sırtlarına asker yeşili çantalar taktı ve sandalye yerine yerlere oturmaya başladı. Muhallebi çocukları böyle yaparak çok cool olduklarını ve kızların kendilerine hasta kalacağını umarak barlara doluştu, tiki kızlar da Vogue dergisinde bile grunge kıyafetleri tanıtılınca bu modaya uyup "ne kadar aykırıyım, ne kadar sisteme karşıyım, ay ben tepki doluyum ve zaten toplum da beni hiç anlamıyor" edalarıyla uzun saçlı rocker götürmeye çalıştılar. (Bu imaj uğruna "güya rock"çı kız ve erkek tipinden sonra bir daha hiç kurtulamadık maalesef.)

Bunlar kendi aralarında eşleşe dursun, rock feci şekilde moda olmuştu. "Rokçu" olduğunu beyan etmek artık "çok çılgınım, çok marjinalim, çok ilginç ve ele avuca sığmaz biriyim" demekle eşdeğerdi ve ilgi çekmek isteyen tüm şan şöhret meraklısı mankencik ve yıldızcıklar bu tanımlamaya başvurur olmuştu. Buna bir de gözü çıkarılan dövme modasını ekleyin, bir anda memleketteki herkes "çılgın rokçu"lara dönüşmüştü. Biz bu özentilere "vah zavallı" gözüyle bakmaya devam ederken bize faydaları bile dokunmuştu: daha çok bar açılmıştı, ve daha çok orijinal kaset geliyordu müdavimi olduğumuz Akmar pasajına.

Bu arada konserlerden hiç bahsetmedik. Tabii ki ilk yabancı grup seyrettiğimiz konser üzerimizde büyük etki bırakacaktı. Bu, Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki unutulmaz ilk Tankard konseri oldu. Sonradan kankam olacak neredeyse herkes burada bulunmuştur. İnanılmaz eğlenmiştik. Bize doğru döne döne gelen Aptülika'yı ve yine döne döne gidişini, İblis Şeref'in "konser performansını" ilk kez görüşümü, bugün "celebrity" statüsündeki birçok arkadaşımın nasıl eğlendiği dünmüş gibi gözümün önüne geliyor. Çıkışındaki kavga ise efsanedir. Çevre esnafıyla resmen meydan muharebesi yaşanmıştı!

İlk stadyum konserimiz ise Guns'n'Roses ile gerçekleşmişti. Hislerimizi tarif etmek mümkün değildi, böyle çoşku, böyle heyecan...bu boyutta bir rock organizasyonunu o ana kadar hayal bile edememiştik. Tabii ki bu coşkuyu kaldıramayan birçok bünye de taşkın hareketler yapmaktan geri kalmayıp sinir bozdu ama Axl efendi de kaprisleriyle bu tayfadan geri kalır yanı olmadığını gösterdi o gün. Yine de çok eğlenmiştik, ama bunu 1993 Metallica konseri tabii ki bin kat aştı. Sanırım daha görkemli bir konser olamaz. Nefes kesti. Sonra konserlerin ardı arkası kesilmedi zaten (şimdilerdeki konser ve festival bolluğuna bakınca şaşırmakla kalmayıp ne çabuk şımardığımıza ve "ay yine mi onlar geliyor, yeter yahu" diyebildiğimize hayret ediyorum).

Türkiye'de durum böyleyken ben 1995 yılında, bir projede çalışmak üzere birkaç aylığına İngiltere'ye gitmiş olan eşimin yanına onu ziyarete gittim ve 3 ay orada kaldım. Anathema, My Dying Bride ve Solstice elemanlarıyla orada tanıştım, bunlar dışında Megadeth'i (Friedman ve Menza ile) ve Queensryche'ı ilk orada seyrettim. Bu deneyimlerin bendeki yeri ve önemi büyüktür. O dönem artık cd olayına da geçtiğimiz ve Londra'da aradığımız her şeyi bulmanın yanı sıra yeni şeyler de keşfettiğimiz dönemdir.

Döndüğümde Yıldız üniversitesinin çok eğlenceli geçen ve sık sık gerçekleşen konserlerine, İngiltere'den getirdiğim ve burada kimsede bulunmayan Anathema, My Dying Bride, Paradise Lost tişörtlerimi giyerek gidiyor ve fena halde ilgi topluyordum. O zamanlar tahmin edeceğiniz gibi Türkiye'de ancak birkaç model, çok kötü baskı Metallica ve Slayer tişörtünden öte pek bir şey yoktu. Ben de İngiltere'ye gitmeden önce kendi tişörtlerimi kendim yapardım. (Sarı Tiamat tişörtüm Eski Kemancı'da Emre Alkoç'la tanışmama ve sonra çok iyi arkadaş olarak RTN'nin oluşumundan beri onunla birlikte çalışmama vesile olmuştur örneğin!). Rakipsiz King Diamond aşkımdan dolayı yine kendi yaptığım King Diamond tişörtüm ise (Logo'nun altına The Eye'ın arka kapağını çizmiştim) beni efsane yapmış, sonradan tanışacağım Cenk ve arkadaşları arasında "King Diamond geldi, King Diamond gitti" şeklinde anılmama yol açmıştır. J

Neyse, Yıldız Üniversitesi diyorduk. Benim için önemi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Burada gerçekleşen Undermost konserinde olanlar daha sonra bütün hayatımı etkileyecek ve değiştirecek olan gelişmelerin temelini atmıştır. Ama burada fazla da özele girmeden, yine 1995 yılında gerçekleşen  "Death shall rise" festivali ile devam etmek lazım. Etiler'de gerçekleşen bu konser de efsaneler arasındadır. Asafated'i ilk kez seyredip hayran olmam, Şeref'in sahneye çıkıp küfürler savurarak kavga çıkarması, sonradan "tayfam" olacak kişiler topluluğuna tesadüfen gidip ilk kez orada saati sormuş olmam benim için hep unutulmayacak anılardır. Yaklaşık on grup çalmıştı o gün, kızlardan kurulu black metal grubu Deimos çıkmıştı en son, ama beni en çok etkileyen - ve bu etkisini bir daha da kaybetmeyen - Asafated ve Tanju'nun vokali olmuştur.

Derken zaman geçer, eşim Ingiltere'den döner, eğlence devam eder. Metal piyasasında  hareketlenme devam ederken beni de birçok gelişme beklemektedir. Ama bunları bir sonraki sayımızda anlatacağım artık, yerim bitti zira! O yüzden şimdilik hepinize "Stay heavy!" diyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Seyda "Abigail" Babaoğlu

 

Nereden nereye... (Bölüm 2)

Nerede kalmıştık?...Ama durun, devam etmeden önce bir düzeltme yapmalıyım: efendim, geçen sayıda son bölümde bahsi geçen grup Deimos değil, black metal grubu Ebonsight idi. Bakın demek ki Asafated ne kadar etki bırakmış ki ardından sahne alan grupları doğru düzgün hatırlamıyorum! J

Evet, günah çıkarttık, kaldığımız yerden devam edebiliriz. Had safhada kişisel ve biz kimiz, ben kimim, neler oldu yahu buraya gelene kadar ve şu an ne yapıyoruz gibi konulara parmak basan yazım bakalım nereye varacak...

Arada biraz günlük karıştırdım. Geçen sayıda bahsi geçen Death Shall Rise festivali'ne Carnate'ten Nuri ile gitmişim mesela. O zaman da kankaların çoğu grupları olan elemanlardı. Örneğin Volvox Duygu çok iyi arkadaşımdı (Şebnem'le de onun sayesinde tanışırız). Alt Kemancı'da çalardı Volvox bir dönem. Biz de hem onları, hem de Cherokee'yi dinlemeye giderdik. Vokalisti Murat (şimdiki Pentagram) eşimle benim Queensryche sevdiğimizi bilir, biz geldiğimizde göz kırpıp coverlarını söylerdi muhteşem yakışan sesiyle. Ama alt Kemancı'ya nadiren ve sırf bunlar için giderdik. Yoksa mekan tabii ki eski Kemancı'ydı! Yeri gelmişken o günlerden enteresan bir anekdotu aktaralım burada: 1994 yılında Kemancı'da çaldırmaya çalıştığımız Anathema'yı tam tamına bir (!!!) dakika sonra çıkarmış DJ tekrar beğenmeyerek! Şimdiki popülerliklerine ve adeta onlardan kaçış olmamasına bakınca ne komik geliyor. Fakat doom-death yavaş yavaş tanınmaya başlayınca özellikle My Dying Bride kısa bir süre sonra doom'cu arkadaşlar tarafından saygı görmeye başlamıştı. Catafalque Gökhan'la MDB tişörtüm sayesinde tanışmıştım mesela, o dönem MDB dinlemek "sıkı dinleyici olmak"la eşdeğerdi çünkü ve hemen konuşma zemini yaratırdı. (Zaten tişörtlerim sayesinde kaç kişiyle tanıştığımın sayısını ben çoktan şaşırmış durumdayım!)

Bu yıllarda yerli gruplarımız maşallah bol bol konser verirdi, özellikle Yıldız Üniversitesi daha önce de dediğim gibi bu yüzden en sık uğradığım "mekan"lardan biriydi. 94 Kasım'ındaki Nekropsi/Undermost konseri çok önemlidir benim için demiştim mesela. Bir yıl sonraki Parricide/Darkfall/Justness konserine Ali Poyrazoğlu'nun bile gelmiş olmasına ne demeli? Yine aynı yıl ve ayda Asafated/Vital Torment konseri olmuştu aynı mekanda. Bu böyle sürüp gitmekteydi, bir hareket, bir bereket, sormayın gitsin. Biz de metalci metalci takılmakta, arkadaşlarla eğlenelim derken mahallenin galeyana bile gelip evimizin altında toplanmasına, bağırıp çağırıp bizi dışarı çıkarmaya çalışmalarına bile sebep olmaktaydık. (Yok, valla kötü bişi yapmadık! Sadece ben ve üç adam boyanıp, saçları önümüze döküp çıktık dolaştık, bi arkadaşımız da biraz hırladı...birileri kaldırımdan düştü bize bakacakken, bi araba neredeyse kaldırıma çıkıyordu aksine, bi çocuk "Baba canavar bunlar! Seslerini duyduuum!!!" diye üç tekerlekli bisikletiyle sendeledi, hacı bakkal bize "bi küçük vişne suyu" isteyince nasıl en hızlı şekilde vereceğini bilemedi, e bir de asansörden inen kapalı hanımlar biz binecekken nereye kaçışacaklarını şaşırdılar o kadar. J) İşte günler böyle, kah gülerek, kah düşündürerek geçmekteydi...

Neyse efendim, şimdi zamanda biraz atlama yapalım. Sene 1996. Hep Boğaziçi Üniversitesi'ne arkadaşlarını ziyarete gelen, sürekli karşılaştığım Cenk'le tanışmışızdır ve bir anda o bizim daimi misafirlerimiz arasına girmekle kalmaz, benim en yakın arkadaşım olur, hatta bu tanım hiç yeterli değil ama başka kelime yok ki bunun için...Her saniyemizi beraber geçirmeye başlarız. Evimizdeki partilere dolayısıyla artık Nekropsi elemanları da dahil olmakta ve tayfa gitgide genişlemektedir. Nekrop Tolga ile birbirimizi makyaj malzemelerimle güya corpsepaint şeklinde boyayıp eğlenmekteyizdir örneğin (o günlerde nereden bulacaksın gerçek corpsepaint malzemelerini, aah ah...). Buna düzenli olarak bizi ziyarete gelen Ankara tayfasını (şimdiki Ominous Grief elemanları olsun, eski Witchtrap elemanları olsun) da ekleyecek olursak hareket ve eğlence hiç eksik değildi diyebiliriz. Hatta Ankara ve İstanbul tayfaları olarak Bolu'da buluşup düzenlediğimiz göl başı mangal partileri de efsanevidir. 30 kadar metalci düşünün, hava şartlarına aldırmaksızın piknik yapan, top oynayan, azan, coşan, süper bir ortam yaratırdık. Bir keresinde delicesine kar yağarken sis pus içindeki ormanda afedersiniz popolarımız donarak bile inatla mangal yaptık ve korkunç eğlendik soğuktan doğru dürüst konuşamazken! Günübirlik bu maceralardan sonra yorgun argın herkes kendi şehrine dönerdi metalini dinleyerek. Üşenmiyorduk o zaman, şimdi de mümkün olsa üşenmeyiz, ama herkesin bir takım ayak bağları oluştu işleri zorlaştıran, en başta iş hayatı olmak üzere.

Herneyse, İstanbul'daki metal piyasasında tayfamızın kurup dağıttığı çeşitli gruplar arasında örneğin Dip Gürültüsü vardı. Kankalarımla takılmak için çalışmalarına giderdim, şarkı sözlerine hastaydım, Okan'ın bunları çalışmalarda tamamen sallamasına da! J Sonra bu grup son bulurken Ex-Humanity kuruldu, gruba Özgür (şimdi Soul Sacrifice ve sayısız başka grupta bas çalıp vokal yapan) dahil edildi. (Hatta Özgür'le tanışma cümlemiz şudur: "Aaa, sen şu Anathema'yı tanıyan kız mısın?"J) Ex-Humanity harika gruptu ama maalesef o zamanki şartlar şimdikilerden kat kat kötü olduğu için doğru düzgün bir kayıtları bile olamadan dağıldılar. Gerçi Özgür'lerde geçirdiğimiz haftasonu yapılan kayıt duruyor ama sizlerin bunları dinleyememeniz gerçekten üzücü. Aslında birçok grubun yarattığı birçok harika parça imkansızlıklardan dolayı kaydolamadan silinip gitti ya, çok üzülürüm hep. İyiki Pagan bunlardan biri olmadı. Türkiye'de yapılmış en iyi black metal albümlerinden "Heathen Upheaval"ın kayıt dönemlerinde hep stüdyoya giderdim, zira Cenk resmi olmayaraktan Pagan'a girmişti bu albümün kayıtlarında çalmak üzere. Harika müzik, harika vokallerle vakit geçiriyordum orada. Maalesef Pagan da muhteşem konserler verdi ve dağıldı, vokaller Veb Noctivagus (Emre) ve Talciron (Arda) dünyanın çeşitli ülkelerine göçtüler. (Bir tek War -Savaş-'ı hala aramızda ve extreme metal yaparken görebiliyor ve takdir edebiliyoruz.) Cenk bu arada Asafated'a girmişti, eh, dolayısıyla bütün bu grupların elemanları bizim en yakın arkadaş çevremizi oluşturuyorlardı. Zaten şarkı sözlerinin kontrollerini ya da tercümesini her zaman bana yaptırıyorlardı, hala olduğu gibi. Örneğin Asafated'in "Tout va bien" EP'sinin. Ama sadece bu şaheserin sözlerinde ufak da olsa bir rol oynamış olmak değil, kaydının her aşamasını bilmek, Stüdyo 18'de gitar kayıtlarının her saniyesinde Cenk'in yanıbaşında oturmuş olmak, günlerimi orada geçirmiş olmak da bana hala gurur verir. Bence Türkiye'de yapılmış en iyi işlerden biri. Ve itiraf ediyorum, EP'ye adını veren parçayı her dinleyişimde gözyaşlarım sanki "on" düğmesine basılmış gibi akmaya başlıyor, o derece yoğun, o derece duygu yüklü.

Bir gün, benim için ne kadar önemli olacağını hiç tahmin etmediğim bir gün - Asafated Atilla bana gelir ve der ki (ilk Anathema Türkiye konseri gerçekleşecektir): "Seyda, Anathema'ya tercüman ve rehber arıyorlar, ben de seni önerdim. Elemanları tanıyorsun nasılsa." İlk şoktan sonra tabiî ki atladım bu göreve ve bundan sonra hep devam edecek olan grup rehberliği işime ilk adımımı atmış bulundum (bunu geçen sayıda da dediğim gibi RTN'nin grup rehberi olarak kuruluşundan beri sürdürmekteyim). Anathema'nın konserlerinde rehberliklerini yapmakla kalmadım, o derece arkadaş olduk ki arada yazıştığımız mailler bir yana, geçen Rockistanbul'da Vincent'ın beni görünce "Hey Seyda!" diye koşarak yanıma gelmesi ve sarılması millet dumurlara gark etmiş, "Oha, tam tersi olması gerekirdi yaa!" dedirtmiştir. Aslında bütün o taptığımız müzisyenlerin ne kadar da normal ve bizim gibi olduklarını gözümüzün önüne getiremediğimiz başlarda, ileride onlarcasıyla basbayağı dost olacağımı bana söyleselerdi hayatta inanmazdım herhalde, ama artık o kadar çoğunu tanıyorum ve ne kadar normal ve mütevazi olduklarını biliyorum ki tam tersine "rock star" tavırları şaşırtıcı oluyor!

Ama geçmişe dönelim yine. Ben okula ve tabiî ki metalciliğe devam ediyor, bir yandan da asistanlık yapıyordum. Arada aldığım otostopçuları (B.Ü'de otostopla güney kampüsten kuzeye gitme geleneği vardır) At the Gates'e, Hypocrisy'e filan boğuyordum. Saç uzatmış sert görünümlü arkadaşın biri bir keresinde önce arkadaşlarıyla bakıştı, sonra çekingen bir şekilde "Eee, pardon...Sepultura mı bu acaba??" diye sordu. Aldığı cevap "Hayır, Marduk!"tu. 1996 yılında Türkiye'de henüz bunlar ve birçok başka extreme grup bilinmiyordu. Ben birçoğunu Cenk'e ilk kez arabada dinletiyordum. Çok zevkliydi "oha lan bu neymiş" muhabbetleri. Şimdi her şey internette bir klik'e bakıyor ya, hiç heyecanı yok bence. Eskiden arkadaşlar birbirlerini gruplardan haberdar eder, "olm şunu dinledin mi lan, süper" diyip birbirlerine kaset, cd falan verir dururdu. Daha önce de dediğim gibi bilgi edinmek, yeni grupları keşfetmek daha zahmetliydi, ama elde edilenler ve öğrenilenler çok daha değerliydi. Şahsen beni mp3 olayları filan hiç çekmiyor bu yüzden. Hala daha yeni bir grubu önce bir compilation'da dinleyip ya da bir dergide, klipte filan görüp beğenip ya da bir arkadaştan duyup merak ediyor, sonra gidip orijinal cd'sini alıyorum. Eski alışkanlıklar yerleşmiş fena halde!

Kişiselliğe devam: evliliğime bir son verdim kaçınılmaz olduğu noktada. Çok nahoş bir tecrübe. Bir insanla yollarını ayırmak, artık ortak noktan kalmasa bile, çok zor ve çok acı birşey. Yediğin arkadaş kazıkları, insanlara duyduğun güvenin yerle bir olması cabası. Ama "that which doesn't kill me only makes me stronger" demiş atalarımız. Yoluma Cenk'le devam ederken ikimizin de metal'e adanmış kişiler olmamız hayatımızı son derece zevkli ve "rakınrol" kılıyordu. İşi iyice profesyonelliğe dökmek adına Ahmet San'dan ders alıp kendisinden "Show Business ve Müzik Endüstrisi" sertifikası bile aldık. Bu sertifikayı alan diğer 7 kişi ne yapıyorlar bilmiyorum ama biz inatla müziğin içindeyiz asla vazgeçmemecesine ve arada ekonomik krizle eğlence sektörünün bir süre sekteye uğramasına rağmen.

Cenk eskiden Rock! dergisinde yapmış olduğu yazarlığını devam ettirmese de ben iyiden iyiye zevk almaya başlamıştım bu işten. Daha önce metal piyasasının en aykırı, en çığır açan, an kült dergisi olan Laneth (sonra da Non Serviam)'da da birkaç ufak tefek yazı yazmışlığım varken, bu güzelim fanzinin yeniden doğuşunun uzun sürememiş olması üzdü hepimizi. Ben de gruplara rehberlik ettiğim konserlerde yaşadığım olayları ve muhabbetleri - zaten yaratıcı tayfasıyla çoktan can ciğer kanka olduğumuz - delikasap webzine'i aracılığıyla paylaşmaya başladım herkesle (hala bilmeyen varsa: www.delikasap.com).

Bu arada hayat tabii ki tüm acımasızlığıyla beni çalışmaya zorluyor ve bu iş maalesef müzikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir iş olmanın yanısıra bana, çok istediğim halde, davul veya gitar ya da her ikisini de, öğrenecek zamanı bırakmıyordu. Ses desen zaten karga gak demişti. Hiçbir şansım yoktu yani sahnede olmak konusunda. Tek yapabildiğim ve iddialı olduğum konu iyi bir dinleyici olmaya ve müzikle ilgili her türlü işin perde arkasında rol almaya devam etmekti. Sadece grup rehberliği değil, basın toplantılarında tercüme, konser organizasyonu vb. işler yapmaya devam ettim ve ediyorum. Bir müzisyen olarak Türkiye şartları Cenk'i ise metalden uzaklaşmaya, Spitney Beers, Aylin Aslım, Aslı gibi projelere itiyordu, birçok aslen metalci olan müzisyenin de yaşadığı gibi. Metal'le hayatını kazanmak zaten dünya üzerinde çok az insana nasip olurken bu ülkede hiç mümkün değildi, bunu yıllardır biliyorduk zaten. O yüzden maalesef diğer, "esas" işlerden arta kalan zamanlarda, zaman yaratarak, gerektiğinde uykusuzluğa, parasızlığa, yorgunluğa katlanarak yapılan birşey olarak devam ediyor. Kimisi bu ekstra çabaya ve yorgunluğa bir yerden sonra katlanamıyor. Ben hayat boyu sürdürme inadındayım, şu veya bu şekilde. Zira hayatımın eksenini ve anlamını oluşturan şey müzik, müzik de benim için metal ve türevleri demek.

Bu dergi için teklif geldiğinde tabii ki reddetmem düşünülemezdi! Metal yaşayan, metal soluyan ben bir metal dergisinde, metal adına yeni bir oluşumda yer almayacağım - mümkün değil! İşte bu sebeple zevkle ve heyecanla kabul ettim bu teklifi. Özellikle şu sıralar hayat yine tüm acımasızlıklarını üzerimde bir bir ve soluk aldırmaksızın denerken, "dur bakalım daha ne kadarına dayanabiliyor" oyununu oynarken, dergiyle uğraşmak, sonra da bir somut bir sonucu eline alıp inceleyebilmek biraz olsun anlamlı ve mutluluk verici bir uğraş. (Evet, vıcık vıcık duygusal oldu bu, ama öyle, napalm!) Ben bu dergide ne yazacağım peki? İşte o değişebilir. Bir Death, Thrash ve Black manyağı olarak bunlarla ilgili yazılar bekleyebilirsiniz benden. Ama bir gün size örneğin bir Corrosion of Conformity yazısı da yazabilirim, o da sevgi dağarcığıma girdiği için, bir dahaki sefere mesela bir Old Man's Child yazısı, bir sonrakinde bambaşka bir şey, belki arada yine ufak bir nostalji dalgası yaşatabilirim, zira anılar anlat anlat bitmez, ya da şu anki durum ve gelişmelerle ilgili bir yazı yazmak gelir içimden, hiç belli olmaz. Belki beni sevindiren, belki sinirlendiren bir şeyi yazabilirim bazen de. Bu sayfaları şu an belli bir formata sokmayı düşünmüyorum. Yaşasın underground ruhu  ve belirsizlik diyorum bu konuda! Ama zamanı gelince bir King Diamond/Mercyful Fate yazısından kaçamayacaksınız, en azından orası kesin! J Şu an için umarım bu ilk sohbetsi  ve özetsi yazı sizi de benim gibi nostaljiye sürüklemiş ve kendi anılarınızı tazelemenize sebep olmuştur, ya da yeni nesile kendilerinden önce nelerin olduğunu, kimlerin neler yaptığını biraz olsun yaşatmış ve perspektiflerini biraz daha düzgün bir şekilde oturtmuştur. Nereye gideceğimizi ise zaman gösterecek. Bundan sonraki anıları beraberce oluşturmaya devam etmek üzere, şimdilik yine hepinize "stay heavy" diyorum ve yatmaya gidiyorum. Yarın Rock Republic var, enerji toplamak lazım!

Seyda "Abigail" Babaoğlu   

 

 

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: