MÜZİK ODASI

Lola Müzik Endüstrisine Karşı

Barış Alpertan - 8 Ekim 2011

The Kinks'in ismi bir hayli uzun sekizinci albümü "Lola Versus Powerman and the Moneygoround, Part One" sadece muhteviyatında folk, hard rock ve İngiliz salon müziği gibi değişik tarzları bulundurması ile değil; rock müziğin kendine ait olduğuna inanılan felsefesi ile bütünüyle bir çelişki halinde olan müzik endüstrisine getirdiği ince eleştirilerle de önemli bir yapıttır. Yalnız, tıpkı bir başka başyapıt olan WASP'ın "The Crimson Idol"u gibi "Lola Vs. Powerman" de bu soruna daha radikal ve müzik piyasasının tamamı ile ortadan kaldırılmasını öngören çözümler sunmaktan ziyade daha kişi-odaklı ve psikolojik bir perspektif getirmektedir. Blackie Lawless'ın bir ölçüde kendi deneyimlerinden yarattığı başkahramanı Jonathon Steel, Kinks'in eserinde isimsiz, 60′lı yılların rhythm & blues akımına kapılıp İsa'dan ve Beatles'dan büyük olma niyetindeki milyonlarca Londra'lı işçi-sınıfı gencinden birisine bürünüyor. Belki de Ray Davies'in kendisine…

Lola Müzik Endüstrisine Karşı

Bu iki benzer ancak bir o kadar da birbirinden sosyolojik ve psikolojik olarak kesin çizgilerle ayrılmış iki yapıt üzerine karşılaştırmalı bir çalışma yapma fikrini sonradan gözden geçirmek adına bir kenara koyup albümü kendi standartları dahilinde analiz etmeye çalışacağım.
The Kinks tıpkı Beat neslinin İngiltere'nin müzikal ayağını temsil eden ve alamet-i farikaları başlarındaki "the" ve çoğul eki "-s" olan (The Who istisnası ile) pek çok diğer grup gibi İngiltere'de, müzik sanat okullarının boyunduruğu altına girmeden, işçi sınıfı kimliği ile ortaya çıkmıştır. Bu yüzden albümün başkahramanının da tıpkı grup üyeleri gibi işçi-sınıfı bir aileden geliyor ve bu tür sınıfsal geçmişe sahip pek çokları gibi kendisine sistem tarafından sunulan hayatı benimsemiyor olması şaşırtıcı değildir:

"Hush little mammy don't you cry
I've got to see what it's like on the world outside
Got to get out of this life somehow
Got to be free, got to be free now" - The Contenders"

Albümü açan bu ilk kıtadan da anlaşılabileceği üzere Ray Davies o dönemlerde işçi sınıfına mensup her gencin "özgür olabilmek" için "dışarıdaki dünyayı" görmeyi ve böylece -şarkının devamında da belirtildiği gibi- "bir kazanan" olmayı düşlediğini belirtiyor. Bu sınıfsal zincirlerden kendini kurtarıp kazananlar arasına katılma isteği albümün sonunda Davies tarafından yine bu şarkıya hem müziksel hem de liriksel göndermelerle yeniden değerlendiriliyor, ona da geleceğiz zaten yakında.
Londra'daki Danimarka Sokağı, Top of the Pops programı gibi, 60′ların ilk yarısında mantar gibi türemiş bu işçi-sınıfı kökenli beat ve rhythm & blues gruplarının çok özendikleri ünlü kategorisine ulaşmaları için en kestirme yol olarak tanımlanabilir. Amerika'daki mümasili Tin Pan Alley'den bozma bir biçimde 50′ler ve 60′larda İngiltere'de big band ve crooner müziğinin lansmanını yapan bu sokak aynı zamanda şarkı sözü yazarları ve yayımcıları tarafından mesken tutulmuştur. Bizdeki Şehrazat'ı sokak olarak düşünün, öyle yani. Rock müzik açısından bu sokağın birincil olarak kültürel ve tarihi değeri de Rolling Stones'un ilk albümünün kaydına ev sahipliği yapmış olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İngiliz müzik endüstrisinin kalbinde yer alan ve enstrüman çalmasını bilen sıradan İngiliz işçi sınıfı gençlerini birer rock yıldızına dönüştürme gücüne sahip olan böyle bir oluşumun müzik endüstrisini yeren bu albümde es geçilmesi mümkün olamazdı. Öyle ki The Kinks, bu sokak ile aynı adı taşıyan parçasında bize "Denmark Street"in bilinmeyen bir yönünden de bahseder; o da yayımcılar her ne kadar şarkıları ve müzisyenlerin tiplerini sevmeseler de "olur da tutarsa" diye bile onlara albüm yapmalarıdır:

"You got to a publisher and play him your song
He says 'I hate your music and you hair is too long
But I'll sign you up because I'd hate to be wrong'
You've got a tune it's in your head you want to get it placed
So you take it up to a music man just to see what he will say
He says 'I hate the tune, I hate the words but I'll tell you what I'll do
I'll sign you up and take it round the street and see if it makes the grade" - Denmark Street

Neticede kahramanımız sosyal stratanın en altından yükseklere doğru olan basamakları çıkmaya ve artık SoHo'da Lola isimli bir kızla pahalı şampanyalar içmeye başlamıştır ("Lola"). Kahramanımızın imgesel olarak ulaşılması gereken bir yer olduğunu düşündüğü bu hayatın gerçekte kendi yaşamakta olduğundan pek de farklı olmadığının hissettiğini yine bu şarkıda şampanyanın tadını Coca-Cola'ya benzetmesinden de anlayabiliriz. Yine de elemanımız hayatı hala daha sendikaya bağlıdır ("Get Back in Line") ve bu hayat ancak bestesi listelere 25. sıradan girip 1. sıraya yükselince değişmeye başlayacaktır ("Top of the Pops").
Şarkılarının listelerde birer hit haline gelmesi ile artık kahramanımız kraliçe ile yemek yiyen, sokakta kadınların kendisini gördüklerinde çığlık attığı bir rock yıldızına dönüşümünü tamamlamıştır, fakat - biraz eskiden Kelebek gazetesindeki film kritikleri gibi olacak ama - şöhret beraberinde endüstrinin karanlık yüzünü de göstermiş ve bu da yabancılaşmayı getirmiştir:

"And now I've got friends that I never knew I had before.
It's strange how people want you when you record's high
'Cos when it drops down they just pass you by" - Top of the Pops
"Eyes down round and round let's all sit and watch the moneygoround
Everyone take a little bit here and a little bit there
Do they all deserve money from a song that they've never heard
They don't know the tune and they don't know the words
But they don't give a damn" - Moneygoround

Çevresindeki "fareler" (Rats) tarafından başarısı yüzünden sömürülen kahramanın hissettiği yabancılaşma zamanla yerini kendini turnelerde oluşan somut ve soyut bir yalnızlığa bırakır. Benzer bir yalnızlık anında ikinci bir ses onun her zaman düşündüğünün aksine -çok klişe bir gerçeklik olan- para ve şöhretin her şeyi getiremeyeceğini fısıldar:

"Now you think you're wiser because you're older and you think
That money buys everything
And you think you need no one to guide you
But you're still a long way from home." - Long Way From Home

Albümün devamındaki parçalardan "Powerman" kapitalist sistemin gerektirdiği ve kahramanımızın müzik endüstrisine girdiğinde deneyimlediği bireyci, güç-odaklı ve bencil yaşam felsefesinin bir özetini sunarken, "Apeman" ise bundan sıyrılmak için doğaya ve "id"e dönme gerekliliğini simgeler:

"It's the same old story, it's the same old game
It's power man, power man, driving me insane
People tried to conquer the world Napoleon and Genghis Khan
Hitler tried and Mussolini too
Powerman don't need to fight, powerman don't need no guns
Powerman got money on his side" - Powerman

Öte yandan bu şarkıda verilen ipuçlarından hareketle kahramanımızın bütün yayın haklarını SoHo'da tanıştığı "Lola"ya verdiğini, eski şöhretinin ve parasal gücünün olmadığını fakat buna rağmen daha göreceli bir özgürlüğe eriştiğini de anlarız. Albüm, kahramanımızın albümün açılış parçası "The Contenders"da var saydığı üzere özgürlüğün para ve şöhretin içinde saklı olmadığını, bu dünyada bütün iplerin "görünmez eller"de olduğunu ve özgürlüğün onların yanlış, bizim haklı olduğumuzu bilmekten geçtiğini itiraf etmesi ile sonlanır ("Got to Be Free").
Sonuç olarak kendini müzik endüstrisinin entrikalarından ve bireyci emellerinden sakınan kahramanımız bir şekilde akli dengesini korumuş ("Powerman") ve Blackie'nin karakteri Jonathon Steel ile aynı kötü kaderi paylaşmaktan kurtulmuştur. Belki de rock müziğin felsefesi adına çizilebilecek bir yol haritasında böyle mutlu sonlar kötü bitişlere nazaran daha yararlı ipuçları sağlayabilir.

Lola Müzik Endüstrisine Karşı
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: