MÜZİK ODASI

İKİ KÜBALI, BİR İSPANYOL, BİR KANADALI VE BİR TÜRK HELLFEST'E GİDERKEN (1. Bölüm)

Rumble Tayfun - 28 Ekim 2008
Geçen seneki Hellfest'in tadı zaten hala damağımdaydı ama doğrusu bu sene için With Full Force'u düşünüyordum. Gel gör ki Hellfest öyle bir line-up dayadı ki burnumuza afişin özeti 'Nah gidersin başka yere' der gibiydi. Normalde yapılacak hareket kuzu kuzu benim arkadaş tayfası hangi turla gidecekse onlara takılıp yine 50-60 ispanyol metalci bir otobüse doluşmuş şekilde,10-12 saatlik yolculuğun ardından Hellfest'e kavuşmaktı. Ama Hellfest'in forumunda Caravan'la İspanya'dan Hellfest'e gidecek iki Kübalı metalci hatunun 'Hot Driver Wanted' başlığıyla açtığı topik rotayı başka yere çevirdi. Sadece bir tanesinde ehliyet olduğunu, yolculuğun bu şekilde çok yorucu ve pahalı olacağını, bu yüzden ehliyetli bir yol arkadaşı almaya karar verdiklerini söyledi. Şansıma forumu açıp bu topiği fark ettiğim zaman topik  açılalı henüz 15 dakika olmuştu, hemen atladım tabi. Hemen 'Ben, ben, ben!!!' diye parmak kaldırıp isimlerinin Patricia ve Ada olduğunu öğrendim bu Kübalı metal bacılarını ikna ettim. Bir kişi daha istiyorlardı, olaya önce Madrid Death Metal'inin baba simalarından Raul'u kattım. Raul'un hazırladığı tahmini bütçeyle olayın benim düşündüğümden bile pahalıya çıkacağını fark edince, babasının işi sebebiyle 3 aylığına Madrid'de yaşamaya gelmiş olan Kanadalı Power Metal insanı Greg'i de kadroya da kattık. Gran Via'da bir kafede yaptığımız toplantının ardından:

uzlaştığımız gezi programı:

 

-         Fransa'ya giden her death-black-gothic fanının görmesi umre yerine geçecek olan Mont-Saint-Michel şatosunu ziyaret (1 gün)

-         HELFEST (1+3 gün) 

-         Karavanı Normandiya'daki bir plaja çekip festival yorgunluğunu atmak (2 gün)

 

şeklindeydi.

 

Malum gün geldiğinde doluştuk Karavana, ver elini Fransa. Doğrusu ben daha metalci usülü bişey bekliyodum ama karavan neredeyse tur otobüsü kalitesinde, tam donanımlı nefis bişey çıktı.

Sound insanı Raul karavanın ses sistemini yetersiz bulmuş evden JBL i-pod kolonlarını getirmişti bi güzel kurduk onları, içerisi 'yatılı rock bar' gibi oldu, süper oldu.

İlk gün aman orada da duralım, buradan alışveriş yapalım, ay tuvaletin hijyen şeysini unutmuşuz şu kasabaya girelim onu da alalım falan derken akşam oldu. Bask bölgesine girdiğimizde otoyoldaki kapsamlı yenileme çalışmalarından dolayı Donosti'ye kadar alternatif bir yoldan gitmek zorunda kalıp, yemyeşil Bask topraklarındaki çok güzel birkaç köy ve kasabadan geçmiş olduk ama ben direksiyon başında olduğumdan bu seyir keyfine pek dahil olamadım. Hayatımda ilk defa uzun ve geniş araç kullanmanın verdiği gerginliğin yanı sıra o dağ yollarının bitmek tükenmek bilmeyen virajları fazlasıyla gerdi. Fransa'ya girdikten sonra yollar kaymak gibi oldu ama ben de hal kalmadı. Karavanı hiçliğin ortasındaki bir benzin istasyonunun arkasındaki park yerine çekip akşam yemeğini hazırlayıp yedik. Oracıkta yattık uyuduk.

Karavanla tatil yapmanın en özlem duyduğum yanı buydu zaten, karavanı bomboş bir ovaya çekip, ayışığı altında sepsessizlikte uyumak.

. Ertesi sabah Raul'un uyandırma zili niyetine koyduğu Bloodbath ile uyanıp kahvaltının ardından fazla oyalanmadan Mont-Saint-Michel'e doğru topukladık.
. Yolun kaymak gibi, hız limitinin 130 olmasının güzelliğiyle öğlen vakti Saint Michel adacığına ayak bastık. Her ne kadar fantastik kuntastik ortamların, gothic alemlerin adamı olmasam da atmosfer etkilenilmeyecek gibi değildi.
Şu girişi gördükten sonra gelde kolaysa metale bağlama:

Bizim tayfa Japon turistler misali çeşit çeşit pozlar vererek yüzlerce fotoğraf çekti mekanın içinde dışında.

 

Yine de ziyaret bittikten sonra karavana doğru yürüdüğümüz yürüyüş yolunda ortaçağın insanların lazımlığa sıçıp bokunu sokağa döktüğü, diş bakımı henüz Avrupada bilinmediği için hatunların ağzının koktuğu, antibiyotik keşfedilmediği için soğuk algınlığından bile insanların geberip gittiği boktan bir çağ olduğuna, fazla özenilecek birşey olmadığına ikna ettim gençleri. 'O çağı bitirmekle çok delikanlı bir hareket yaptık biz Türkler olarak' dedim. 'Abi alemler yine göt oldu gerekirse bu çağı da yıkar mısınız?' dediler. 'Yok, artık hayatta uğraşamayız bir daha, başkası yapsın' dedim.Kendimizi birazcık daha şımartmak için yakındaki kasabada bir lokantada yenen güzel bir yemeğin ardından 'No Stop till Hellfest' moduna girdik. Akşamüstü Hellfest arenasına vardık. Bu arada benim festivalin olduğu Clisson kasabasına kadar bir kere bile yanlış sapağa sapmamış olmam, erkek milletinin hatunlarla aynı ortamda olduğu zaman madara olmamak adına on kaplan gücüne bürünebildiğini gösterdi. Karavanların park etmesi için ayrılan yere Kanadalıların bulunduğu bir karavanla, İspanyolların bulunduğu başka bir karavanın arasına park edip süratle festival moduna girdik.

Her ne kadar bu sefer karavanla gelip sosyetik bir görüntü verdiysek de ben çok severim kamp ortamlarını. Benim için bir festivalin %30'una denk gelir. Bu yüzden yanımda getirdiğim kamp çadırını, alternatif konaklama imkanı olarak kamp alanına kurdum.

Gece kamp alanında, festival forumunun İspanyolca kısmında takılan İspanyol ve Latin Amerikalıların organize ettiği bir pre-party olacaktı. Bunun için herkesi birbirine yakın yerde çadır kurmaya davet etmişti gençlik ama ben yerlerini bulamadım.İngiliz tayfanın yoğun olduğu bir yere çadırı kurdum. Neyse ki Patricia daha sonra bilahare buldu geveze Latin-İspanyol tayfasının kamp mekanını böylece partiye bizde dahil olduk. Garibim Greg'de bizimle takılmak adına, dakikada 200 kelime atan tam otomatik Latinlerin muhabbetine ortak olmaya çalıştı.

Birde çok içtik abi çok! Bu yüzden, ne zaman çiş yapma , bira takviyesi vs. gibi bir sebeple partinin olduğu çadırlar bölgesini terk etsem aynı yeri tekrar bulmam 15-20 dakikayı buluyordu. Hatta birinde karavana gittim, hiç bulamadım bizim çadırların yerini komple kayboldum. Cepten telefon edip, 'Geri bulamıyorum orayı gelin alın beni' demek durumunda kaldım. Bir festivalin öncesindeki gece bu kadar içmemeli insan ama ortam süperdi. Nedense festivalin olduğu günlerden daha rafine, çadırlar arasındaki komşuluk ilişkilerinin daha yoğun yaşandığı bir atmosfer yaşanıyor. Bundan sonra festivallerde mümkün olduğu derecede bir gece öncesinde ortamda olmaya çalışıcam.

Bu sene bol miktarda pırıl pırıl bol miktarda portatif tuvalet vardı. Ama hepsi tek bir yerde toplu halde birbirlerine kenetlenmiş şekilde duruyordu. Hacki ve Staffi'nin Dynamo Festivalinde fark edip peşine takıldıkları bir nazi'nin tuvalete girdiğini görünce, girdikten sonra uçan tekmelerle kabini devirerek yaptıkları Gore cezalandırma pratiğinden ders çıkaranlar olmuş belli ki.

 

Geçen sene başıma bela olan adımın davetli listesinde olmaması olayının bu sene de başıma iş açmasından şüphe ettiğimden mümkün olduğu kadar erken kalkıp o işi halletmeye çalıştım. Korktuğum başıma geldi, yine davetli listesinde adım görünmüyordu ama Allahtan bu sefer ortam henüz keşmekeş haline gelmeden erkenden bu işi halletmeye çalıştım, bu yüzden halletmek daha kolay oldu. Biraz şirretlik yaptım da açıkçası. Geçen seneki kadar efendi takılmadım, huysuzluk ettim, sesimi yükselttim falan. Neticede hem geçen sene, hem bu sene davetli listesinde neden adımı bulamadığımı anladım. Çünkü adım 'davetli' listesinde değil direk 'Crew' listesinde yazıyordu. Festivalde daha rahat edebilmem için M.A.D. Tourbooking böyle bir güzellik yapmış bana, ama haberim yok ki. Apayrı bir kapıda sadece sanatçı/crew girişinin yapıldığı bir kapıdan adımı sormam gerekiyormuş.

Geçen sene boşu boşuna çekmişim o rezilliği onu da anlamış oldum ama olan olmuş, geçmiş-gitmiş yapacak bişey yok, artık önümüzdeki festivallere bakıcaz. Giriş kartımı ve All Access ötesi özelliklere haiz backstage pass'ımı aldıktan sonra hemen sahne arkasına dalıp, bu kartı bana ayarlayan kankayı bulup kocaman bir sarılma ve özlü teşekkür sözlerinin ardından backstage nimetlerini incelemeye dalıp dumurdan dumura koştum.

Şöyleki; 5 yıldızlı otel kalitesinde bir catering salonu, isteyen herkese ücretsiz hizmet sunan Taylandlı bir masör hatun, güneşlenmek isteyenler için şezlonglar, sadece grupların eğlenmesi için sahne arkasına kurulmuş dördüncü bir sahne, burada çalan komik gruplar, striptiz şovlar, Avrupa Şampiyonası futbol maçlarını seyretmek için dev ekran. Ve bunun gibi katılımcı grupları ve işin business tarafındakileri şımartmaya yönelik birçok güzel hareket.

Kendimi sahne arkasının büyülü atmosferinden sıyırıp festivali Born From Pain ile açtım. Çerez niyetine seyredilen bir Eluviette performansında sonra gönlümü titreten ilk grup Death Angel çıktı. Zamanında 'I am bored' klibindeki skate performanslarıyla 'Skateci olacam ulan!!!' diye adamı gaza getirtip oramı buramı kırma tehlikesi geçirten bu grup, her ne kadar fiziksel görünüm olarak değişmiş olsa da yırtıcı soundlarından zerre kadar taviz vermeden yıllar sonra yeniden karşımıza dikildi.

Sahnedeki tavırlarından, karakter ve hayata karşı duruşlarında ne tür insanlar olduğuyla ilgili birçok mesajı almak mümkündü. Rumble Militia tayfasındaki Death Angelseverliğin nereden kaynakladığını iyice anladım. Death Angel'ın tadı damağımda kaldı. Bu babaları böyle 40 dakikalık bir performansla değil de, şöyle kapalı bir mekanda iki-iki buçuk saatlik bir performansla tadına vara vara yudumlamak lazım.

Koşa koşa gidilerek seyredilen bir Danko Jones performansında sonra festivalin sol kroşesi Madball'u seyretmek üzere diğer sahneye seğirtirken Madball'un Bleeding Through ile yerdeğiştirdiği haberi geldi. Bu durumda Madball'la Venom çakışacaktı. Bu geceyarısı aynı anda hem Madball, hem de 80lerdeki bir numaralı idolüm ve hiç seyretmediğim Venom arasında kalacak olmak bombok hissettirdi.

1987 yılında Venom denilen grubun mail orderla Türkiye'ye ilk home videosunu getirip cümle aleme şifa olsun diye çoğaltmış bir adamım. O Hammersmith Odeon konseri halen en çok seyrettiğim konser videosu olma özelliğini korurken, ama diğer yandan da festivale Madball'un davetlisiyken  ne bok yiyeceğime karar vermek çok zor olacaktı. Bleeding Through'un kabasını aldıktan sonra Paradise Lost için gerekli ruh formatı değişikliğine girdim.

Çiçek gibiydi Paradise Lost. 1995 Rock am Ring, 2003 İstanbul ve şimdi 2008 Hellfest. Her üç performansta da başka bir Paradise Lost seyrettim. Adamlar her seferinde aynı kadroyla sahneye çıkıp o aralar yaptıkları albümün tadına göre farklı formatta insanlara dönüşüp, her seferinde de fan kitlesinden bir şey kaybetmeden ilerlemeyi başarabiliyorlar. Kimi koşullarda tutuculuğun üst düzeyde olduğu metal dünyasında kolay olmayan bir şeyi başarıyorlar.

 

Bu arada Zor tayfasından Okan ve Burak'la tanışıp beraber takılmaya başladık. Geçen sene davulcularının kolu kırıldığı için Hellfest sahnesindeki yerini Enslaved'e bırakan Mayhem'i bu yıl beraber seyrettik.

Bir Black Metal grubunun fotoğraflarına bakıp, kliplerini seyredip bir yargıya varmadan önce, bir de bu adamları kanlı canlı karşında seyretmek gerekiyor. Çünkü ne yapıp, edip Hellfest gibi büyük ölçekli ortamlarda hayat görüşleri ile ilgili olarak bahsettikleri atmosferi yaratıyorlar ve black metalle alakalı alakasız herkesi karşılarına çiviliyor adamlar.

Mesela ağır hardcore abileri, bir progresif grubu sahne aldığı zaman beş dakika içerisinde koşarcasına o ortamdan kaçarken, bir black metal performansını eğer ilk anından beri takip ediyorsan, o performans bitene kadar kolay kolay oradan kopup festivalin başka bir mevkine gidemiyorsun. Bu özellikle bu kritiği yazarken farkına vardığım bir şey oldu. Festivallerde 1.ligdeki black metal gruplarının performansını baştan yakalarsan 2-3 şarkı dinliyeyim de gideyim olmuyor, takılıp kalıyorsun.

Mayhem'in ardından, Okan Rotting Christ'ı seyretmek üzere discoverstage'e seğirtirken, Burakla ben Sick of It All yıkımına şahit olmak üzere olay mahallinde kaldık. Burak'a 'Madem All Access evladıyız çıkalım sahnenin üstünden seyredelim şunu, hem son şarkıda alayımızı sahneye alma olayına girerler bunlar' dedim. Aklı yattı gittik beraber.

SOIA daha ilk saniyeden itibaren Hellfest'e adeta enerji içeceği banyosu yaptırdı. Pogolarda neyin yerden kalkan toz iki adam boyuydu. Hellfest halkı aşağıda sahne karşısında ortalığı toza bularken, biz de sahnenin üzerindeki bir kısım sosyetik hardcore sevdalısı, kendi leziz moshpitimizi oluşturduk. Scratch the Surface çalmadan hemen önce hazırlanan, ilk defa denenen '3 cepheli Wall of Death' tarihe geçen bir performans oldu. http://www.youtube.com/watch?v=qVvnjcj8Nec.  

Videoda 2:20-2:23 arası, sahne üzerinde kendi çapında eğlenen kırmızı tişörtlü bir Rumble Tayfun net bir şekilde görülebiliyor. Ama bizim mini moshpit nispeten cool kişilerden oluştuğu için videoda da görülebileceği gibi genel durum diz kırarak ritme eşlik etme tadında oluyordu. 'Us vs Them' çalarken arayı kapatmak için mümkün olduğu kadar metronoma dikkat etmek suretiyle savurduğum birkaç üst seviye tekmenin ardından tur menajeri arkamdan ittirip 'sahneye, sahnede yap' diye işaret etti. Arkamdan video da sahne yanımda görülen tayfada geldi sahnenin orta yeri curcuna oldu, bizim tayfada da ne cevherler varmış. Böyle taklalı, parendeli falan figürler oldu.

Bu arada Burak görev bilinciyle şakır şakır fotoğraf çekmekle uğraşıyordu, akşam bir ara gösterdi müthiş fotoğraflar çekmiş gerçekten, peki çekmişte ne yapmış? Akşam otele gidince yanlışlıkla format tuşuna basıp silmiş hepsini, buradan bir kez daha geçmiş olsun diyorum kendisine. Sick of It All'un sahneyi terk etmesinin ardından, uygun adım discoverstage'e gidip Rotting Christ'ın kalanını seyrettikten sonra geceki ağır toplar için enerji toplamak üzere kendimi sahne arkasında bulunan anne şefkatindeki pofuduk üçlü kanepelerden birisine attım.

Bu dinlenme alanını, sponsorlardan Vonzipper adlı bir gözlük firması düzenlemişti. Üçlü kanepelerin önündeki sehpaların üzerinde birsürü çıkartmalar, gözlük broşürleri, eşantiyonlar vs. koymuşlar kıyamet gibi, ama kimsenin yüzüne baktığı yok, yerlerde sürünüyor her şey.

Ekibin başında olayın sorumlusu olduğu belli olan bir hatun vardı, gittim yanına dedim 'çırpınmışsınız festivalin trendsetter tayfasının gözüne girmek için ama böyle olmaz bu, bak şuraya şöööle bi mangal kurucaz tamam mı? Barbekü partisi havası yaratıcaz ancak öyle bir çekim alanı yaratabilirsiniz, şahane ortam olur' dedim. Yanıma genç bir eleman verdi, gittik arabayla süpermarkete kaptık mangalı kömürü maşayı ama kasap reyonunu yağmalamış festival tayfası.Hamburger köftesiyle, sosisten başka bir şey kalmamıştı. Eşek yüküyle köfte ve sosis alıp döndük gerisin geriye kurduk mangalı. Bizzat mangalın başına geçtim ocakçı olarak. Elcaazlarımla pişirip pişirip ikram ettim köfteleri, sosisleri metal camiasının önde gelen sanatçı ağabeylerine, kardeşlerine.

Tabi bu delikasap mangal partisi ekşını yüzünden Katatonia ve Dimmu Borgir komple yalan oldu ama kendi yargı değerlerim içerisinde, Hellfest'in kulisine mangal kurmuş adam olmanın yanında lafı bile olmaz, zerre kadar pişmanlık duymadım valla. Bir de Katatonia Dani'yi bizim Kübalı hatunlarla tanıştırmaya götürürken iki hatunun önümüzü kesip, yalandan bir selam sabahın ardından kafadan 'hadi gidip sevişelim' demesi olayı var. Kamera şakası gibiydi olay baştan sona kadar.

Aha bu ikisi:

Dani'yle muhabbetteyken lafı geldi, Hellfest'e nasıl geldiğimizi anlattım. Küba'lı hatunların fanatik Katatoniacı olduklarını söyledim. 'Ben hayatımda hiç kübalı Katatonia fanı görmedim. Mutlaka çağır onları buraya' dedi.

'Dani'cim sende bilirsin buraya giremeyeceklerini ama kafan güzel işte. İstersen cepten arayayım, kulisin kapısına kadar gelirler, dışarı çıkar tanışırız' dedim. 'Hemen ara!' dedi. Kızlar o sırada discoverstage'de bir konserde olduklarından ikisi de duymadı telefonu. Biliyorum akşam anlatınca oturup ağlayacaklar.

Bari bir anı olsun diye şu kağıdı yazıp Dani'ye poz verdirdim. bir de fotosunu çektim, şahane koleksiyon parçası işte diyip lafı değiştireyim. Ama neticede o dörtlüden kimse kimseyle sevişmedi onu da diyeyim, ya da dur yazayım tam olarak ne olduğunu şaibe kalmasın olayda.
Biz çıkış kapısına doğru yürürken bu hatunların yolumuzdan çevirip, hadi gidip bir yerde sevişelim teklifini Dani'nin 'gerek yok!' diyerek savuşturmasının ardından resimde sağda duran hatun, 'Niye bizimle sevişmiyorsunuz? Çok mu çirkiniz?' dedi. Dani 'Hayır çirkin değilsiniz ama tuhafsınız' dedi. Bu arada ben 'heee heebeee bööaeee' gibi sesler çıkartabiliyordum ancak. Sonra bir ara kendimi toparlayıp Ada ve Patricia'nın dışarıda bizi beklediği aklıma gelince 'Dani hadi olm, kızlar bizi bekliyor' dedim. Bunun üzerine resimde solda bulunan hatun vites büyüterek daha fantastik bir teklifle geldi ama onu yazmak pornografik sınırlara sokacak yazıyı. 'Almayalım' deyip yürüdük gittik yolumuza. Sadece ayrılırken 'Yav çok acayip bir modelmişiniz siz, durun bir fotoğraf çekiym ben sizinle deyip, bu fotoğrafı çektim. Dani'yi dışarı çıkartıp bizim Kübalılarla tanıştırdıktan sonra yine sahne arkasına gidip mangalın başına geçtim. Testament'in saati yaklaşınca mangal olayını Duke'e devredip babaları sahneye çıkmak üzere yol üzerindeyken yakalayıp Chuck babaya sokuldum. 'Ehehehe baba ne haber, hatırladınmı beni?' diye. 'Hee hatırladım da az şöyle çekil show başlıyor şimdi' diye verdi ayarı.

O akşam Türkiyenin yarı final maçı vardı. Maçta uzatmalarda yediğimiz golün ardından 15-20 kadar Hırvat coşarken hemen ardından golü bulup maçı da bir güzel alınca koca salonda sevinçle bağırarak ayağa fırlayan ve birbirine sarılan sadece Burak ve bendik. O da ayrı bir keyifti tabi. Ama söylemek isterim ki metalci tayfanın genelinde Türk milli takımına yüksek bir sempati vardı. Turnuvanın Cesur Yüreği gözüyle görüyorlardı Türkiye'yi.

 

Fatih Terim'i sevmediği için milli takımı desteklemeyen arkadaşlarla aramızdaki görüş farkını şöyle bir örnekle özetlemek isterim Biz gittiğimiz bir konserde nasıl eğer grup elemanları arasında bir tatsızlık varsa bunu sahneye yansıtmalarını istemez, daha sonra kendi aralarında çözmeleri gereken bir şey olmasını beklersek, Fatih Terim'in teknik direktörlüğünü şu veya bu sebepten onaylamıyorsak bile, benim gözümde başlangıç düdüğü çaldığı zaman o dava maç bitene kadar geride kalmıştır, artık her kim olursa olsun bitiş düdüğü çalan kadar o takımın arkasında olmalı ve kendi içimizdeki mücadeleleri, böyle başarı veya başarısızlıklar üzerinden prim yaparak çözmeye çalışmamalıyız. Ne Fatih Terim maçları kazandığı için nasıl bir insan olduğu gerçeğine göz yummalı, ne de kaybedilen maçlar üzerinden haklılık iddia etme kolaycılığına kaçmamalıyız.

 

Neticede yurtdışında yaşayan bir insan olarak söylemek isterim ki, maç bittikten sonra size hiç kimse Fatih Terim'den veya Orhan Pamuk'tan bahsetmeyecektir. Ortada Türkiye'nin kazandığı veya kaybettiği bir maç var ve diğer insanlar için olay sadece bundan ibaret. Yani bence orada Türk olarak farkedilmesi gereken, Türkiye'nin Avrupa kupasında yarı finalist ülke olmasıydı.

Testament seyircisi maalesef İstanbul'u arattı. Gerçi tüm günün yorgunluğu ve aşırı sıcağında etkisi vardır günahını almayalım şimdi tayfanın. In Flames çalarken aslen hala stand-by modundaydım çünkü günün can dayanmayacak olan bombaları geceyarısından sonra patlayacaktı. Throwdown'mı Carcass mı sorusunun cevabını vermek hiç zor olmadı. Carcass işte kanlı canlı, bir daha nerde bulucaz? Throwdown'ı daha sonra nasıl olsa yine yakalarım bir yerde. Carcass'ın bir saatlik deli performansının ardından, günün son grubunu seyretmek için zurnanın zırt dediği yer geldi. Venom mu? Madball mu? Bulduğum çözüm Madball'un ilk on dakikasını seyredip ardından gecenin geri kalanında Venom'u seyretmekti.

 

Madball, Sick of It All, Agnostic Front gibi gruplar ne zaman bir festival ortamına girseler, herkesin içine şu tohumu ekip gidiyorlar: Tamam kardeşim 'Metal Rulez!' eyvallah ama böyle de bir olay var, herkes akıllı olsun!

Hellfest'te o gün, o ana kadar kimse discover stage'de kimseyi Madball gibi zıplatamadı, hiçkimse o çadırı o derece avucunun içine alıp, yaptığı tek bir hareketle seyirciyi hop hop zıplatıp, diğer bir el hareketiyle fırtına hortumu gibi döndürtemedi. Dördüncü şarkıdan sonra ortamdan zor koptum, doğrusunu söylemek gerekirse Madball'un çalıyor olduğu çadırdaki enerji beni sürekli geri çağırıyordu. Ama 23 yıl sonra Fransa'da sahne alan Venom'a böyle bir terbiyesizlik yapmak hiç yakışık almayacaktı. Venom'u o günün en büyük kalabalığı sessizlik içinde seyrediyordu.

Ambiyans geçen seneki Neurosis performansını hatırlattı. On dakika kadar seyrettim Venom'u ama bırakıp geldiğim konserdeki enerjinin %10'unu bile bulamadım, bir yandan da uzaktan uzaktan gelen Madball sesleri beni geri çağırıyor gibiydi.  'Eeh ulan! Keyif benim değil mi, zorla mı seyredecem ben bu lavukları, eğlenmeye gelmedim mi ben buraya?' diye çileden çıkıp günün son deparını atıp, hiç pişmanlık duymadan discoverstage'e gittim. Nasıl olsa günün son performansı diye daldım moshpit'in orta yerine artık Allah ne verdiyse giriştim pogoya.

 

Madball bittikten sonra geri dönerken Venom hala devam ediyordu ama anlaşılan suç bende değilmiş babalar uzun bir Venomsu feedback seansının ardından hiçbirşey demeden topluca arkalarını dönüp gittiler. Seyircinin çoğu daha o an arkasını dönüp çıkışa doğru hareketlendi. Meğerse bis için alkış bekliyorlarmış, insanların arkasını dönüp gittiğini görünce sahne arkasından alelacele geri çıkıp 'Bir şarkı daha ister misiniz?' diye sordu Chronos baba. O rezaleti göreceğime keşke Madball'dan sonra gidip yatmış uyuyor olsaydım. Rezaletin daniskası. DVD olarak yayınlayacaklardı o performansı ama patladı ellerinde, neyini yayınlayacaklar zik gibi performansın.

 

Çıkışta yol üstündeki devasa metal bar çadırında çalan parçalara yüzlerce kişinin coşkuyla eşlik ettiğini görünce, 'Nooluyo lan? Dur bi bakıym' dedim, sonra sabah beşte kapanana kadar kaldım.

 

Bar kapanınca gittim karavana, tuttum kapı kolunu anahtarı sokup açacaktım. O zaman fark ettim ki, Raul almış yenge etmiş Patricia'yı. Karavan yıkılıyor, düğün arabası misali sallanıp duruyor sağa sola. 'Hastir ya, bize çadır yolları gözüktü dedim'.

 

Ama kamp alanına gidip güç bela çadıra varınca fermuarı açıp yarı bele kadar girince mecburen anladım ki, Greg de fena kütürdetiyo birini. Ben öyle lökk diye içeri dalınca, bir saniye kadar üçümüz üst üste bir pozisyon oldu.  Kendimi dışarı atıp çektim fermuarı gittim.

 

Saatte öyle geç bir saat ki, tanıdık birini bulup çadırına yamanmak da pek kolay değil. Biçare dolaşıp kamp yerinde, hava artık ağarmaya başlarken karavanın yanına dönüp, park yerinin karşısında boş kalmış tek yerde, yokuş yukarı neredeyse ayakta durur vaziyette yatıp uyudum. Bir önceki gece de kafam padişah gibi olup karavan gözüme çok uzak göründüğü için çadırda yatıp uyumuştum, bu sefer mecbur komple sokakta uyudum. Hesapta karavanlı ekipteniz ama festival alanına geldiğimizden beri karavan yatağında daha siftah yok.

 

Saat dokuzbuçuk gibi Patricia fark etmiş sağolsun. Camdan görüp Raul'a demiş Tayfun karşıda yokuşta uyuyor diye, Raul kapıyı açıp ıslık çaldı uyandım. Festivalde karavan ne büyük lüksmüş meğer, nazlı nazlı tostlu kahveli kahvaltımı yaptım, duşumu aldım, yattım aşağıya. Çadırda, nerde böyle lüks? Ama yine de her zaman derim, çadır olayının tadı apayrıdır.

 

 DJ kardeşimiz Şener Çetin'e Sodom tişörtü alma sözüm vardı festivalden. Bu bahaneyle metal markete gidip, para durumu bombok olsa da girdim gezdim, uzun uzun inceledim her şeyi. Bir cep telefonu mesajıyla sabitledik Şener'in istediği Sodom tişörtü modelini ama bütün gün yanımda Sodom tişörtü mü taşıycam, akşam giderken alırım diye düşündüm. Akşam dönerken alıym diye gittim ama kapatıp gitmiş ibneler standı. Alamadım mahçup oldum Şener kardeşime ama ilk fırsatta telafi edicem inşallah.

Öğlen sıcağında 10.000 civarı seyirciye çaldı Sodom. Ki bunların çoğu bir gün önce komple güneş altında kalmaktan ciğer gibi kızarmış zavallı beyaz Avrupalılardı. Halen ilk günün güneş yanıkları sebebiyle yoğurt bolluğunda sürülmüş güneş kremleriyle, Yakıcı güneşin altında bana mısın demeden dikildiler Sodom için. Bu çeyrek asırlık Thrash devi kesinlikle dünyanın en saygı duyulması gereken metal grupları arasında. Seyirci tam anlamıyla hakkını verdi Sodom'un. Zaten kendilerinin de ağzı kulaklarına varıyordu konserden sonra. Konserden sonra Yunan tayfasının imzalatmamı rica ederek, bana vererek sahne arkasına gönderdiği Yunan bayrağını imzalatmaya götürdüğümde, önce bi şaşırıp tedirginleştiler ama pozitif yaklaşımımı görünce gevşediler, bir güzel barıştık oracıkta, iyi oldu.

Arka arkaya  psikopat Satrycon'u, müthiş bir sahne duruşu olan Iced Earth'ü seyredip, Candlemass'a biraz takılıp, Anathema bitene kadar dinlenme molası verip bünyeyi Porcupine Tree'ye hazırladım. Ama sonra çark edip discoverstage'e geçip festivaldeki İspanyol imzası Haemorrhage'i seyretmeye gittim. Sağolsunlar İspanyolların konu psikopatlığa gelince sınırları nereye kadar vardırabileceklerini gösteren (Bkz. İspanyol Engizisyonu) süper bir grindcore performansı gösterdiler.
Haemorrhage'in vokalisti önce açılış niyetine yaptığı bir kan banyosunun ardından sahneye saf alkol içerisine yatırılmış bir beyinle gelerek, önce beyni yedi arkasından, suyunu içer gibi alkolü dikti kafaya. Basçıları Ramon konserin başından sonuna kadar hiç kıpırdamadan 40 dakika boyunca ekşi bir suratla klavyesine baktı. Sanırım sahneye çıkmadan önce grupça anal tecavüz etmişler hatuna. Bu tabir pek ağır gelmiş olabilir ama orada olup sahnede yarattıkları atmosferi görseydiniz, bu ihtimal muhtemelen sizin de ilk aklınıza gelen ihtimallerden birisi olurdu.
Hellfest'e Haemorrhage seyretme merkezli olarak gelen Kanadalı bir fan grubu bile vardı. Bunlardan bizim rahmetli Ayı Erhan kıyımında olan iki tanesinden biri festival alanında şu şekilde gezerken:
sürekli yanında gezen ekürisi de pantolonunun düğmelerinin arasından testislerini sarkıtmış olarak geziyordu. Onun fotoğrafını çekmek için karşısına dikildiğimde, gülmekten uzun süre fotoğrafı çekemedim. Sonunda vazgeçip gitmeseydim, herif beni top sanıcaktı. Adamın pipisi içeride ama sadece testisleri sarkıtmış dışarıya, Bahadır Baruter karikatürü gibi geziyor ortalıkta. Bizde de millet 15 senedir Rumble Tayfun Ortaköy meydanında götünü açmış muhabbeti yapıyor.

Hardcore-Grindcore ortamlarında Avrupa deyince Fransa'nın birinci sırada gelmesi gibi, İspanyol Grindcore'u denince aklımıza güzel şehrimiz Madrid gelir. Evet Bask Hardcore, Fransa sınırında olmasınında getirdiği lojistik destekle ve Berri Txarrak gibi amiral gemisi bir gruba sahip olmanın avantajıyla daha Cyco bir Core tayfasına sahip olabilir ama İspanya'nın en kral Grindcore grupları Madrid'den çıkıyo olm!

 

Haemorrhage'le günlük Gore ihtiyacımızı karşıladıktan sonra Porcupine Tree'nin kalanını seyrettikten sonra, yeniden ZOR tayfasına katılıp onlarla takılmaya başladım. Birileriyle Türkçe metal muhabbeti yapmayı çok özlemişim, ilaç gibi geldiler. Bu arada festivalin 3 dönercisinden biri Ordulu bir aileydi. Sağolsunlar yediğimiz içtiğimiz hiçbir şeyin parasını almadılar. Zaten midem delinmiş gibi ne hikmetse habire acıkıp günde 6-7 kere yemek yiyodum, ilaç gibi o beleş dönerler. Bu aileden MSN üzerinden hala görüştüğüm bu güzel insanlara da başta Habil abi olmak üzere buradan bir kez daha saygılarımı gönderiyorum. Seneye kısmetse yine size emanetim.

 

Helloween ve Gamma Ray'in çoğu İspanya-İtalya yarı final maçının aşkına battal oldu. Bir de maç penaltılara kalınca Helloween'in son birkaç parçası ile Helloween - Gamma Ray ortak performansına anca yetiştim. Ama değdi olsun, Türkiye'den sonra İspanya'da yarı finale kalınca çifte kavrulmuş hacı bekir lokumu gibi oldu.

Helloween - Gamma Ray ortak performansının ardından sahneyi Ministry aldı. Adamlar konsept olarak komple uzaydan gelmiş gibiler. Geçen sene Hellfest'te Brutal Truth'u seyrederken, insanlık dışı bir müzik dinlediğimi düşünmüştüm, bu sene aynı şeyi Ministry için hissettim. Uzay aracından az önce inip, insan ırkına bu konseri veriyormuş gibiydiler. Çok da fazla dayanamadım zaten, boru değil arkadan Cavalera Conspiracy gelecekti. Sahne arkasına geçip grupların kahvelerine keklerine falan yumuldum.

80'ler ruhu artık çok gerilerde kaldı, artık insanlar birbirlerinin gruplarını seyretmek için çok tembel davranıyorlar. Sahne arkasındaki tavırlarını gördükten sonra artık bunu gerçek anlamda bir iş olarak gören ve yapan sanatçılara sıklıkla rastlıyorsunuz.

 

Normalde başka gruplar çalarken bile ana baba günü gibi kalabalık olan devasa backstage alanında ilk kez in cin top atıyordu. Bu arada ben gereği kadar sade kahveyle kafein deposunu doldurup karnımda iyice doyduktan sonra sahneye doğru yürüyen raylı yolda gerçeği anladım. Kenarları demir parmaklıklı yolun, her iki tarafı da tek sıra halinde Cavalera Conspiracy'yi bekleyen insanlarla doluydu. Ki bu insanlar diğer gruplarda çalanlar, onların menajerleri, roadieleri ve festivalin geri planında çalışan görevlileriydi. İnsanlar çıt çıkartmadan Cavalera kardeşlerin önlerinden geçip sahneye çıkmalarını seyretmeyi bekliyorlardı. Boş kalmış bir yere oradaki insanlardan sağımda solumda tanıdığım biri olmamasına rağmen aralarına bende sığışıp bekleyenler arasına katıldım.

 

Vakit geceyarısını geçmişti ve ortalık zifiri karanlıktı, ara ara roadie'lerin kısa süreyle yaktıkları el fenerlerinin ışıkları gelip geçiyordu.

Bu arada birisi hemen yanımda bas gitar ayarlarını yapıyordu, tipik Fransız roadie'si kılıklı bişey. Bir selam verip, bir sigara uzatsam, girecek muhabbete ama biz Cavalera ailesine kitlenmişiz, dönüp bakmıyorum bile o tarafa.

 

Önce Igor kucağında bebek yaştaki veletiyle geldi, karizmatik bir geçiş yaptı önümüzden, derken Max'ın küçük oğlu uzun şortu, Municipal Waste tişörtü ve Suicidal Tendencies şapkası ile yanında festivalin ağır ağabeylerinden biri olduğunu tahmin ettiğim bir adamla beraber geçip sahne üzerinde kuytu bir yerde yerini aldı. Ardından Max baba boynunda gitarıyla, hemen ardından gelen Gloria yenge ile önümüzden ağır ağır geçti. Max geçtikten sonra, tam önümden geçerken Gloria'yı durdurdum. 'Gloria, ben Tayfun Türkiye'den hatırladın mı? dedim. 'Oh evet, naaber maaber' dedi. Ben o sessizlikte kocaman sesle Gloria'ya seslenince Max'ta arkasını döndü. Beni görünce, iki metre kadar yürüyüp yanıma geldi, kocaman gözleriyle gözlerime bakarak 'Tebrik ederim adamım, süper maçtı!' dedi, ve avcumu avcunun içinde sıkıca tuttu. Şöyle bir tutup sımsıkı sarılasım geldi yine (Bkz: http://www.delikasap.com/yazi.php?id=398)  ama bu sefer adamın boynunda gitar vardı yapamadım, içimde kaldı.

Bu anlar bittikten sonra o yirmi saniyelik yaşanmışlık durmamacasına beynimde flashback'ler yapmaya başladı. Eblekleştim resmen. Birkaç parçadan sonra seyircinin arasında olmak istedim gittim sahnenin önünde leziz bir alana, sırtıma kocaman bir Türk bayrağı bağladım.  

Arkadan birisi dürttü 'Türk müsün birader?' dedi. Bir baktım Fatih Kanık, kocaman bir sarıldık ettik tabi, geleceğinden haberim yoktu, süper sürpriz oldu. 'Türk müsün birader?' deyince, bende 'Aa Fatih, Tayfun lan ben!' dedim. Bu yine 'Türk müsün birader?' dedi. Fatih kardeşim de siyah-beyaz online da bu güzel tesadüfe yer vermiş Hellfest kritiğinde, o an ikimizin de festival kritiğindeki yaşanmışlıkların kesiştiği an oldu. ZOR tayfası kritiğini henüz yayımlamadı, bakalım onlarla hangi noktalarda kesişecek kritikler.

(Birinci Bölümün Sonu)

tayfun_altinbas@hotmail.com



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: