MÜZİK ODASI

Guns N' Roses - Live In Istanbul - (12.07.2006)

Ufuk Çetinkaya - 23 Eylül 2006

"Tüm zamanların en tehlikeli rock 'n' roll grubu 12 Temmuz'da Kuruçeşme Arena'daydı" ya da "hard rock efsanesi İstanbul'u salladı" tarzı süper bayat bir giriş yaparak sizleri yemek istemiyorum. Eğri oturup doğru konuşmak lazım, bu konserden önce beklentilerim gayet düşüktü.

Çoğunuzun bildiği üzere Slash, Duff ve Izzy artık grupta olmadığı için kendilerini İstanbul konserinde izleyemeyecektik (birileri Izzy mi dedi, yok valla ben bişi duymadım, okumaya devam edin, siz konsere gelenler, oyunbozanlık yapmayın bakiim), hem de eski gruptan kalan tek eleman Axl (Dizzy pek eski sayılmaz), o da herhalde Hollywood'lu taş hatunların peşinde koşmakla uğraşmış ve Ferrari'sinin bakımı çok uzun sürmüş olacak ki (siz bu adamların Use Your Illusion'lardan ne kadar para kazandığını biliyor musunuz) yıllardır Chinese Democracy'i (rock tarihinde bundan daha uzun beklenmiş bir albüm olmasa gerek) çıkaramamış durumdaydı. Haliyle grup (New York'daki hazırlık konserlerini saymazsak) senelerdir konser vermemişti. Hatta çok sevdiğim başka bir grup geliyor olsa ve biletler bu kadar olsa (ki çok hassas olduğum bir konudur) uzun süre gideyim mi diye düşünürdüm, zaten eski Guns'çılardan olacak yaştaysanız herhalde o parayla artık hanıma rimel, çocuğunuza prima bez falan alırsınız ama olmuyor işte, hem gelen grup ilk gözağrısı olunca insan bir çocukluk aşkıymışçasına gitmeden edemiyor (en ucuz biletler 85 milyon olsa bile edemiyor, bak yine kızıyorum), hem de Velvet Revolver'ı canlı izleyip tahminlerinizin çok üzerinde bir şov gördükten sonra Axl'ı da bir dünya gözüyle göreyim diyorsunuz. Sonuçta (süpriz olmayacak ama) biletimi alıp heyecanla beklemeye başladım (beklenti düşük olsa da senelerce odanızda 2 metrelik dev posteri asılı durmuş bir adamı burnunuzun dibinde görmeyi beklerken heyecanlanmanız doğal oluyo). Bu arada ben de boş durmadım, konsere hazırlandım, eve bira stokladım, Eye of the Tiger eşliğinde Rusya'nın dağlarında koşu yaptım, yüzümü gerdirdim, botox yaptırdım falan.


Konser günü gelip çattığında takım elbiseyi çıkarıp konser üniformamla (GnR tişörtü) çılgın atmaya hazırdım. Sabahtan şehirdışında işim olduğu için biraz meşakatli de olsa (akşam saat 8'de son motoru bitiren ve 1 saate yakın Ortaköy trafiğinde sürünmeme neden olan deniz motorları işletmesine saygılarımı sunarım) Kuruçeşme Arena'ya varmayı başardım. Geldiğimde ön grup son şarkılarını çalıyordu. Kapıdaki organizasyon fena değildi, normal sayılabilecek kısa bir debelenme sürecinden sonra içeri girdim ve baktım ki hatırı sayılır bir kitle Kuruçeşme'de toplanmış. Gerçekten aradan geçen bu kadar sene, bunca ayrılık haberi ve Axl'ın bunca rezaletinden sonra bu kadar kişinin konsere geleceğini beklemiyordum. Bu arada konserlerde olmasından nefret ettiğim 1.-2. bölüm ayrımı da bu konserde (maalesef) vardı. Hatırı sayılır bir kalabalığın 1. kısıma doğru aktığını görünce hemen atılgan yanım (kolay kolay ortaya çıkmaz aslında) kendini gösterdi ve patentini aldığım "buzkıran" yöntemiyle önlere doğru ilerledim. 1. bölüm girişinde bilekliğini göster nidasıyla durdurulunca (arada "valla kola döküldüğü için rengi öyle olmuş" numarası çektim ama yemediler) 2. bölümün önlerinde ortaya doğru kaydım.


Nispeten kaşarlanmış (seks esprisi yapanı yakarım) bir dinleyici olduğum için adamlar sahneye çıkana kadar uzunca bir süre Axl efendinin tenasül organının keyfini bekleyeceğimizi biliyordum ama çoğunluk durumdan habersizdi ve bir süre sonra kalabalıkta huzursuzlanmalar başladı. Tek tük başlayan yuhalamalar bir süre sonra Axl'ın sülalesine tezahürata dönüşecek diye korkuyordum ki saat 11'e yaklaşırken ışıklar söndü. Kolonlardan Chinese Democracy turunun standart giriş müziği verildi. Ve 2-3 dakika sonra Jungle'ın ilk riff'i duyuldu, Axl önce sahnede, sonra dev ekranlarda göründü. Sanırım bu hayatımdaki unutulmaz anlardan biriydi. 93'deki konseri kaçırdığım için sonradan çok ah vah ettiğimden midir, yoksa 15 senelik albümsüz özlemden midir, kendimi çoktandır olmadığı kadar iyi hissettim.


Alıştığımızın aksine Welcome to the Jungle'a "You know where the fuck you aaare??" çığlığıyla başlamadı Axl. Başlarda da biraz tutuk gibiydi ama 2-3 şarkı sonra üzerinden attı. Ben asıl adama "sesi gitmiş, ölmüş lan bu" diyenlerin yüzünü konserde görmek isterdim. Bu arada o meşhur oksijen tüplerini de niye istediğini anladık, adam 43 yaşına gelmişti (bakalım kaçımız o yaşta rock dinliyor olacak) ve hala 20'li yaşlarındaki gibi oradan oraya koşturuyordu. Hemen ardından Duff McKagan'ın punk başyapıtı It's So Easy, ondan sonra da bu grubu en iyi özetleyen şarkı olan Mr Brownstone geldi. Knockin' on Heaven's Door çalınırken (duymayanınız hala kaldıysa) Axl "we got the moon, we got the river, we got the boats" dedi (Evet, Axl boğazı nehir sanıyor). Akabinde (hastası olduğum bir kelimedir) Sweet Child O'Mine (soloları biraz piç edilerek de olsa), You Could Be Mine gibi hitler arka arkaya geldi ve konser November Rain'de (yine hafif bir solo katliamıyla) doruğa ulaştı. Evet, gözlerim bolca Slash'i aradı ama diğer tarafım da "olm koskoca Axl karşında, nankörlük etme" (sanki az sonra alacağımız hediyeyi hissedermiş gibi) diyip duruyordu. Bu arada Chinese Democracy'den 3 yeni şarkı da çalındı ve hepsi gayet hoştu. Ve ardından beni mest eden yere gelindi, Axl'ın anonsuyla Guns'ın orjinal ritm gitaristi, büyük usta, efsane (the legend himself diyor gavurlar), yüce besteci Izzy Stradlin (S.A.V.) sahneye çıktı. O noktadan sonra zaten kendimi kaybettim, eskaza elimde tehlikeli bir alet olsa (Japonya'daki konserlere dai katanayla gelen var mıdır acaba) çevreye verdiğim zararı telafi etmem asırlar sürebilirdi. Izzy'yle birlikte Think About You, Patience ve Nightrain çaldılar. Diğer gitaristlerin Izzy'nin çevresinde pervane olması ve saygı gösterisinde bulunması da dikkatlerden kaçmadı. Adamımın karizması eskisi gibi yerli yerindeydi, artık orta yaşlarını devirmiş olan Izzy (boş zamanlarında Las Vegas'daki truck yarışlarına katılıyormuş) birkaç sene içinde çok sevdiği Keith Richards abisi kadar karizmatik duruma geleceğini bize gösterdi. Özellikle Patience sırasında Slash ve Duff da gelse bundan daha mutlu olabileceğimi sanmıyorum diye düşündüm. Nightrain sonrasında seyirciye teşekkür edip sahneden indiler.


Ardından tabii ki bis gelecekti. Bu arada yeni kadroyla ilgili biraz düşünme imkanı buldum. Davulcu zaten karısı hamile olan Brian "Brain" Mantia'nın yerine geçici olarak çalan L.A.'li yerel bir üye olduğu için çok dikkat etmedim. 2. klavyeci Chris Pitman'ın yaylı sallanan klavyeleri ilginçti. Basçı (Tommy) oldukça iyiydi ama tabii ki bir Duff karizması yoktu. Robin Finck iyi bir gitarist olsa ve 2002'deki garip hareketlerini bir nebze terketmiş de olsa yine de Slash'in yerine geldiği düşünülünce insanın içi burkuluyor. Bumblefoot teknik olarak çok iyi ve mütevazi bir gitarist (bir ara teli kopunca utanıp sıkıldı) ama bende Buckethead'in yarattığı etkiyi yaratamadı. 3 gitarist içinde en iyisi bence Richard Fortus'du. New York'lu bu genç arkadaşımız Guns ruhuna uyan hareketleri, gerek yavaş ve hisli, gerekse hızlı shred tarzı sololardaki başarısıyla gönlümüzde taht kurdu. Dizzy zaten bildiğiniz Dizzy, karizma marizma herşey yerli yerindeydi maaşallah.


5 dakikalık bir aradan sonra bise gelindiğinde yeni şarkılardan Madagascar'ın dev ekrandan gösterilen görüntülerle destekli oldukça etkileyici bir yorumundan sonra son şarkı (ve benim için hiç süpriz olmayan) Paradise City başladı. Bu arada Izzy de tekrar sahnedeydi. Şarkının hızlandığı yerde başlayan konfeti yağmuru da bir nevi pastanın üzerindeki krema mahiyetinde oldu ve konser Axl'ın bildik mikrofon fırlatma atraksiyonuyla son buldu.


Setlist'in (yanlış hatırlamıyorsam, yapmadığım şey değildir) şöyle olması lazım:


Welcome To The Jungle
It's So Easy
Mr. Brownstone
Live And Let Die
Knockin On Heaven's Door
Robin Finck Solo
Sweet Child O' Mine
Richard Fortus solo - Robin Finck + Richard Fortus solo
Dizzy Reed Piano solo
The Blues
You Could Be Mine
November Rain
Out Ta Get Me
Ron Thal Solo (+Don't Cry)
Better
Think About You /Izzy Stradlin
Patience /Izzy Stradlin
Nightrain /Izzy Stradlin
Madagascar
Robin Finck Solo
Paradise City /Izzy Stradlin


Sonuçta kuşa dönmüş de olsa bir rock efsanesini İstanbul sınırları içinde, hem de beklentileri oldukça aşan bir performansla izlemek çok güzel oldu. Bir ara açılan "Mum, don't worry, I'm with Axl again" (93'den hatırlayın) pankartı zaten her şeyi özetliyordu.


Gelelim heyecanla beklenen (nefesinizi tutmuş gibi yapın) karşılaştırma kısmına. Guns 'n Roses vs. Velvet Revolver. Bir kere ben konser tecrübelerime dayanarak bu grupların ortalama bir insan üzerindeki etkisinin sahnedeki rock starların sayısıyla doğrudan alakalı olduğunu görmüş bulunuyorum. Çok basit bir karşılaştırmayla, GnR'da Izzy'nin olmadığı zamanlarda gerçek birer karizmatik insan evladı olarak Axl ve Dizzy var. VR'da (yoruldum, idare edin) ise Scott+Slash+Duff+Matt bulunuyor. İkinci önemli nokta, VR'daki (anlayışınız için teşekkürler) punk (ortalığı dağıtma olarak okuyun) faktörünün Duff ve Scott gibi bu ekolden 2 insanın etkisiyle tavana vurmuşken, Axl cephesinde taaa November Rain ile başlayan Elton John ekolünün (sizde de gaylik çağrışımı yapıyor mu?) artık iyice su yüzüne çıkmış olması. Kısacası bu 2 grup tamamen farklı yönlere gidiyor arkadaşlar. Burada yapacağım öngörüyle GnR'ın bir sonraki albümünde (2006 içinde çıkacakmış, inanmış gibi yapalım) tekno etkiler de barındıran piyano partisyonlarıyla süslü ve besteciliği temel alan hard rock (yeni yarattım bu türü) yapılacağını düşünürken VR'ın yeni albümünün bir "straight-forward-rock 'n roll" albümü olacağını söyleyebilirim. Gerçi bunları GnR (VR GnR yazmaktan elime kramp girdi) hakkında fazla bilgisi olmayanlara anlatıyorum. Zaten eski bir GnR (artık Miyagi usulü masaj falan lazım elime) hayranıysanız her iki grubun da albümü çıktığında sizi bağlasam durmayacaksınız. Ne de olsa bir elmanın 2 yarısı gibi olan gruplar gibi Guns 'n Roses ve Velvet Revolver (dinlendirdim elimi).





Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: