MÜZİK ODASI

Fötr Şapkalı Ve Koyu Takım Elbiseli Bir Aziz : LEONARD COHEN

Orçun Onat Demiröz - 29 Aralık 2012

    Beat jenerasyonu, ilk kez 1952 yılında New York Times gazetesindeki bir yazıda geçer. 1958 yılında ise bir gazeteci ' beat ' sözcüğüne Yiddiş dilindeki, küçümseyici ' nik ' ekini ekler. Soğuk savaş yıllarının orta sınıf Amerikalısına, uçsuz bucaksız yollarda dolanan saçı sakalı birbirine girmiş, yersiz yurtsuz, boş gezenin boş kalfası, pejmurde insanlarla, en büyük düşmanı belletilen Sovyetlerin Sputnik uydusu arasında bağlantı kurduran bu sözcük çok tutar. Bu pejmurde akımda iki ana yönelim vardır. Birincisi; mistisizmdir. Beatniklerin en önde gelen isimlerinden olan Gary Snyder; Han Shan (Soğuk Dağ) adlı, 600 - 700 yılları arasında yaşamış bir şairden çevirdiği şiirlerle çağdaşlarını bir hayli etkilemiştir. Han Shan'ın günümüze ulaşan 300 kadar şiirinde; Tao - Budizm - Zen düşüncesi işlenmiştir. Kaçık Gary bu şiirleri İngilizce'ye kazandırarak Beat-Zen'in temelini atar. İkinci yönelim ise; bir jazz-blues ezgisi gibi derinden gelen kompleks ritimdir. 20. yüzyılın önde gelen Uzak Doğu'lu yazarlarından Jasunari Kavabata; " Yaşam onunla birlikte akıp gideceğimiz, kendimizi içinde yitireceğimiz bir akarsudur. " der ve beatnikler bu özdeyişi " Yaşam sürekli yenilenen bir deneydir. " mottosuna dönüştürürler. (Aslında buradaki akıl, felsefe tarihi açısından Herakleitos'a kadar uzandırılabilir). Ve bu düşünsel temelin bir yansıması olarak, Krishna çubukları yakmaya ve Kaliforniya'nın ışıkları altında LSD çakmaya başlarlar. Birlikte dua ederek, birlikte sevişirler. George Orwell'ın 1984'ünde kurguladığı o makine uygarlığından kopuk, arınmış bir yaşam düşlerler. Doğaya dönerek bir tinsellik ararlar. Bu tinsellik içerisindeki en büyük saplantılarından birisi de uzun yolculuklara çıkmaktır. Kerouac, New York - Liverpool arası sefer yapan bir gemide çalışıp sonrasında Latin Amerika'da turlamıştır. W.S. Burroughs Fas'a kadar gitmiş ve Tanca'ya bayılmıştır. Allen Ginsberg ise Avrupa ve devamında Uzak Doğu'ya birçok kereler seyahatlerde bulunmuştur. Buradaki asıl amaç; toplumu değiştirmek yerine toplumla olan kişisel ilişkileri değiştirmeye, yani kendini değiştirmeye çalışmaktır ve Amerikan edebiyatı içerisinde Walt Whitman'dan bu yana işlenen bireysel özgürlüğe tam anlamıyla kavuşabilmektir.

Fötr Şapkalı Ve  Koyu Takım Elbiseli Bir Aziz : LEONARD COHEN

     İşte kronik depresyon sahibi Cohen, böyle bir toplumsal iklim içerisinde büyüdü ve algısıda ona göre şekillendi. Küçük yaşlardan itibaren edebiyata tutkun bir yapısı olduğu için üniversite sonrasında, hem kendi ruhani yolculuğu hem de zamanın çoğunu yazarak geçirmek için bir Yunan adası olan Hydra'ya taşındı. En önemli edebi yapıtlarını bu münzevi hayat içerisindeyken ortaya çıkardı. Tüm edebi eserleri arasındaki en özel ve en vurucu olanı " Görkemli Kaybedenler " soyutlanmış bir haldeyken ortaya çıktı. İntihar paranoyası ve major depresif ruh hali Görkemli Kaybedenlerin mayasıydı ve bu maya muazzam bir dil becerisiyle işlenmişti. Bundan sonraki bütün hayatı boyunca hep kaybedenlere atıfta bulundu, onların hikayelerini anlattı. En büyük kaybeden ise elbette ki kendisi oldu. Ama asıl ününe edebiyat merakının yanına müzisyen kimliğini eklemesiyle kavuştu. Bir folk şarkıcısı ve söz yazarı olarak, tıpkı çağdaşları gibi oryantal temalarla minimalist bir yapıyı bütünleştirdi. Keman, mandolin, banço gibi çalgılarla müziğine renk kattı. Aslına bakılırsa ilk iki albümünden sonra ( Songs Of Leonard Cohen - Songs From A Room ) hırıltılı, rahatsız edici, kalın sesi yüzünden ' şarkı söyleyemeyen adam ' olarak nitelendirildi. Ama şarkı söylemeye çok elverişli bir sesi olmasa da Cohen'de diğerlerinde olmayan eşine zor rastlanır bir yetenek vardı. O da kelimelerle ahenkli bir şekilde oynayabilme ve insanların ruhunu okşayabilme becerisiydi. Elbette ki bunda edebiyat eğitimi almış olmasının ve edebiyat konusunda takıntılı olmasının bir etkisi var ama unutmamak gerekir ki ' töz ' çok daha geçerli bir olgudur. Sonrasında beatnik - hippi yazarların ve sanatçılarının bir dönemki tüm esrarengiz, erotik ve yoğun duygulanımlarının yaşandığı Chelsea Otel'inde takılmaya başladı. Aşkın, seksin ve çılgınlığın bütün hallerine tanıklık etti ve bu dünyasını daha da karanlıklaştırdı. 1971 yılında yaptığı Songs Of Love And Hate albümüyle kayıp, tutunamayan, histerik ilişkileri hikayeleştirerek anlattı. Bu albümdeki Famous Blue Raincot parçası tüm zamanların en büyük hit'lerinden birisi haline geldi. Bu albüm sonrasında gelen New Skin For The Old Ceremony'de bu anlayışı devam ettirdi. Keşkül gibi kadın Janis Joplin'le yaşadığı ilişkiyi anlattığı Chelsea Hotel #2 parçası kırdı geçirdi. 70'li yılların sonuna gelindiğinde müziği biraz daha canlandı ve kabare pop türüne evrildi. 80'li yıllardaki hard rock ve heavy metal sahnesindeki patlama Leonard Cohen ve türevindeki müzisyenlerin popülerliğine sekte vurdu. Ki Leonard bu süre zarfında dine ve dini motiflere merak saldı, Solomon Kane'in yoluna girdi. 80'lerde yaptığı en büyük hit'lerden birisi Tanrı'ya yakınlaştığı Hallelujah oldu. Hallelujah parçasının yayımlandığı ruhani bir albüm olan Various Positions'ın bunca zamandır dillerden düşmeyen bir diğer hit parçası da Dance Me To The End Of Love'du. Bu esnada bir de oyunculuk alanına el attı. 80'lerin gözde dizilerinden Miami Vice'ın bir bölümünde INTERPOL adına çalışan Francois Zolan adlı bir müfettişi canlandırdı. Ama oyunculuktan, müzik ve edebiyat kadar keyif almamış olacak ki sonrasında oldukça mesafeli durdu bu işe. 1988 yılında bana göre müzikal anlamda en komplike, en doygun, en renkli Leonard Cohen albümü olan I'm Your Man'i yayımladı. Bu albümdeki kadın vokallerin müziğe kattığı kadifemsilik ve albümün müzikal olarak diğer albümlere göre daha dinamik, daha elektronik oluşu harikuladeydi. First We Take Manhattan - Ain't No Cure For Love ve Everbody Knows gibi parçalar baş döndürücüydü. 90'lı yıllar Cohen için yeniden kendi kabuğuna çekildiği yıllar oldu. Ama bu sefer bir fark vardı. Hayatı boyunca ya kadınlara ya da Tanrı'ya yakın olan Cohen bu sefer sadece kendi içine düştü ve bir Zen merkezine kapandı. Kendisine bir Budist rahibi ünvanı dahi verildi. Müzikal olarak ise bu yıllar içerisinde tek bir albüm üretti. Nostradamus gibi kehanetlerde bulunduğu ve Amerika'nın umutsuzluğunu, çöküntüsünü işlediği The Future. Politik olarak eskisi kadar enerjik ve aktivist değildi. 60'lı yılların başında A.B.D - Küba krizi oldukça sıcakken Küba'ya giden ve gerilla olmaya soyunan, Fidel'e sonsuz destek veren, akabinde Field Commander Cohen şarkısını yazan ya da 70'li yılların başında patlak veren Arap - İsrail savaşı esnasında ilişkilerin normalleşmesi için İsrail'e gidip konser veren adam değildi artık. Bir Budist rahip olarak, hissettiklerini ve düşündüklerini metaforlar yoluyla ifade etmeyi seçen daha pasifist bir adamdı. Millenium'a içindeki sinik ve pasif ruh halinden uyanarak girdi. 2001 yılında kendi evinin stüdyosunda kaydettiği Ten New Songs'u yayımladı. In My Secret Life - A Thousand Kisses Deep - Alexandra Leaving gibi parçaların olduğu alışık olduğumuz Cohen melankolizmine sahip, başarılı bir yas, bir ağıt albümüydü bu. Hemen birkaç yıl sonrasında ise yavan bir albüm olan Dear Heather geldi. 2000'li yılların ortasına geldiğimizde Cohen dolandırıcılıkla, haydutlukla, üçkağıtla uğraşmak zorunda kaldı. Menejer kazığı yemişti. Eski uğursuz menejeri, Cohen'in hesabındaki yüklü miktarda bir meblağyla, şarkılarının yayın hakkının üzerine konmuştu, yüzünü şeytan görsündü. Yıpratıcı bir yasal süreç geçirdi, aç kurtlarla uğraşmak zorunda kaldı. Sonunda pek istekli olmasada yaklaşık 15 yıl aradan sonra bir dünya turnesi yapmaya karar verdi. Bu turne kapsamında ilk kez Türkiye'deki severleriyle de buluştu.

Fötr Şapkalı Ve  Koyu Takım Elbiseli Bir Aziz : LEONARD COHEN

     Dünya tunesiyle kendisini rehabilite etti ve 8 yıl aradan sonra yeni albümü Old Ideas'ı yayımladı. Öncelikle Leonard Cohen, bana göre Bob Dylan ve Tom Waits'le beraber müziğin ve ozanlığın ilahlaşmış en öncelikli liderlerindendir. Cohen öyle eşsiz bir idoldür ki, birçok müzik efsanesinin dünyasını değiştirmiştir. Örneğin; Nirvana Pennyroyal Tea parçasında " Give me a Leonard Cohen afterworld, so ı can sigh eternally " diyerek üstada göndermede bulunur, Jeff Buckley azılı bir Cohen fanatiğidir, gothic - post punk müziğin kült gruplarından Sisters Of Mercy ismini, Cohen'in iki kadınla bir otel odasında gerçek sevgiyi bulmasını anlattığı şarkısı Sisters Of Mercy'den alır. (Andrew Eldritch bu. Nerde orji, nerde hareket, nerde bereket, o da hemen orda.) O yüzden Cohen ve müziği artık zamansızdır. Son albüm Old Ideas'da, yaşı 80'e merdiven dayamış usta bir şairin bilgece dokunuşları var. Hayatı; şiirsel, ironik, sarkastik ve kara mizah olarak algılayan bir bilgenin anlatımları ve tecrübeleri var. Ruhsal karmaşaların içindeki yaşantıları ifade etme yetisi her zamanki gibi kuvvetli. Kasvetli, kederli yapısıyla gene müthiş bir hikaye anlatıcısı. O karakteristik derin, bariton sesi ve hüznü atmosferin ta kendisi. Hele ki aşk için ağıt yaktığı koyu şarkılarda. Minimalist ve melankolik yapısının vuruculuğu takdir edilesi. Uzun lafın kısası; esaslı ve kırılgan bir romantik olan Cohen derimizin altında tüm tinselliğiyle gezinmeye devam ediyor yeniden. Yeni bir albüm daha yapar mı bilinmez ama bence Old Ideas'ı son albümüymüşcesine dinlemekte fayda var.
 

Fötr Şapkalı Ve  Koyu Takım Elbiseli Bir Aziz : LEONARD COHEN



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: