MÜZİK ODASI

Doksanların Çocuğu Olarak Anımsamak(*) (Faith No More Konseri Öncesi Bunları düşünüyorum)

Onursal Yazman - 14 Ağustos 2009
Tarih 19 Kasım 1996... Pearl Jam zirvedeyken İstanbul'a geliyor.

İzmir'de okuyorum ama bu konser kaçmaz diyerek üç kişi İstanbul'un yolunu tutuyoruz. Nitekim, bir daha semtimize uğramadıklarından ne kadar isabetli bir karar aldığımızı anlıyoruz bugün.

İki arkadaşımın da aynı gece İzmir'e dönmeleri gerekiyor. Konser çıkışı ucu ucuna Beşiktaş'tan kalkacak otobüsleri. Metro'nun emanetçi hizmeti olmadığı gibi adamların gözüne bakınca eşyaları yalvar yakar da olsa bırakmamak gerektiğini anlıyoruz. Eşya konserde büyük yük, bir çözüm bulmamız gerekiyor. Devreye Sılay (Sıldır) giriyor ve Murat'ın (Arda) Yıldız'daki harika evinde alıyoruz soluğu, sabah güneşi tepeye henüz çıkmadan.

Doksanların çocuğu olmak sanırım böyle şeydi... Polis hemen her gün, İstiklal Caddesi'nde "turistler de dahil" (???) herkesi "didik didik" arardı... Turistlere bakın, turistlere :) Medyanın yalancılığına en iyi kanıt.

 

Güzel bir karşılama ve sıcacık bir sohbetten sonra ayaklarımız bizi Beyoğlu'na götürüyor. O zamanlar Leman tam bir çekim merkezi. 94 sonbaharından 95 yazına dek, İzmir'e gitmeden önce, sınava hazırlık süresi boyunca cuma akşamları orada rahatlıyoruz. Alsancak'ın Kanyon'u ve 1. Kordon'daki Denizatı dışında bir seçeneği olmamış arkadaşlarım Leman'ı üs olarak kullanmaya daha İzmir'de karar veriyorlar.

Yiyip içiyoruz ve yavaş yavaş AKM önünden kalkacak servislere, otobüslere doluşma zamanı geliyor. Leman'dan çıkarken, henüz yeteri kadar içmediğimizi düşünerek hemen karşısındaki bakkaldan sıkı bir pazarlıkla bir şişe Johnnie Walker Red Label kapıyoruz.

Otobüsler ne geliyor ne gidiyor! Taksim Meydanı'ndaki kalabalık büyüyor, sabırsızlıklar artıyor: önce yetişemeyeceğiz, edemeyeceğiz lafları sonra okkalı küfürler yükseliyor. Durumu fark eden hemen yanıbaşımızdaki Kadıköy şoförleri piyasayı rahatlatıyor ve yedişer, sekizşer bir bir önümüzde uzayan sarı Amerikanlar'a doluşuyoruz. Halk arasındaki adıyla Sahil Yolu'ndan resmi adıyla Kennedy Caddesi'nden Yeşilköy'e, ve sonunda da garip boş alana varıyoruz.

Etraf terkedilmiş gibiyse de o gün oraya binlerce kişi toplanıyor. Hangar gibi bir yapının önünde grunge ağırlıkta giyinenler, klasik rockerlar, metalciler, punklar ve bilimum pozcuyla birlikte bekleşiyoruz. "İstanbul'da başka mekân kalmadı mı" diye tekrar düşünüyorum -tam altı yıl sonra, 5 Kasım 2002'de- DTM'de bir de Cranberries konser verince.
1996'ya dönüyorum: 20 yaşında, günler öncesinde başlayan içmece kısa sürede bitirilen bir şişe viskiyle sonlanıyor. Kağan, "keşke iki şişe alsaydık" diye hayıflanıyor. Kapılar açıldığında ezilme tehlikesine karşı iyice uyuşmuş ve sıkışıklığa aldırmaz biçimde içeriye girmeyi başarıyoruz. İçerisi sıcak ve su yok! Böyle bir bekleşide ön grup Fastbacks başlıyor... Vokalist teyze danalar gibi söylerken, elemanlar da deliler gibi çalıyor: grunge'ı biz icat ettik dercesine! Kafam nasıl da şişiyor, "enerjimi ekonomik harcamalıyım" (!) diyerek "Pearl Jam çıkana kadar düzelirim" umuduyla yerde cenin pozisyonunda yatıyorum, sahibini birazdan tanıtacağım dev adamın üzerine kusulmuş kot ceketine dört elle sarılarak.

Kısa aradan sonra PJ'nin mıknatıs gibi dinleyeni kendine çeken ilk notalarıyla hangarda yer yerinde oynuyor. Ben ise ayağa kalkamayınca yere oturmuş, eller çenede bas ağırlıklı bir şeyler dinliyorum. Adamlar, Tünel'i Ortaköy'ü gezmiş çıkmış sahneye, ben ayakkabı, pantolon paçası, bot, şişe görüyorum. Ama yine de çok mutlu ediyor beni orada olmak.

Ediz, bakıyor halime ve bugünleri tahmin edercesine, "Onursal'ım bir daha ne zaman yakalanır bu fırsat" diyerek çekip kaldırıyor beni ayağa: iki metreye yakın boyuyla ve hiçbir zaman bilinemeyen kilosuyla. Yerlerde sürünürken bir anda oradakilerden daha yukarıda buluveriyorum kendimi... Sahnedeki beş adamın amatör görüntüsü inanılmaz bir enerjiyi, nihayet duyabildiğim tizler de dinlediğimizin gerçekten Pearl Jam olduğunu kulaklarımı delip geçerek belleğime kaydediyor.

***

"Hangi parçaları çaldılar?"

"Ne önemi var, Black'i çalmadıklarını unutma yeter!"

Ama nasıl bittiğini buraya yazıyorum: Enerjisi iki saat içinde açığa çıkan, 90'larda henüz çocuk, 2000'lere doğru sıkıntılı bir grup, soğuğa ve uzaklığa aldırmadan sessizce evlerine dönmeye başlamışlardı bile.

On üç yıl önce dağılmasına kısa bir zaman kala ezbere dinlediğim Faith No More'un 12 Ağustos 2009 İstanbul konseri öncesi tam da bunları anımsadım. Dün gibi canlı:

"ALIVE"!



* "Speaking as a child of the 90's", 1996 tarihli No Code albümündeki Habit'ten.

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: