MÜZİK ODASI

Doğrusal-döngüsel Biraradalık Ve Zaman? Progressive Rock?

Tunca Arıcan - 31 Ekim 2006

Ses dünyasına girmeden görüntüler dünyasından kısa bir not düşersek; 1998 yılında, Tom Tykwer'in yönetmenliğini yaptığı "Lola rennt" (Koş Lola Koş) beyaz perdeye yansır. Film, kısaca, yirmi dakika içinde 100.000 Mark bulması gereken Lola'nın bu zaman diliminde yaşadıkları üzerine kuruludur. Fakat filmin asıl vurgusu, Lola'nın bir alacak davasından dolayı yüz bin marka ihtiyaç duyan erkek arkadaşının hayatını kurtarmak için yirmi dakikada ne yapacağı üzerine değil, dakikaların ta kendisinedir.

Film boyunca, bu kısa zaman dilimi içinde üç farklı sonuca ulaşılır. Yönetmen, sonuçlardan öte, bunlara nasıl ulaşıldığıyla ilgilenmiştir. Lola'nın evden telaş içinde her çıkışı ve çıkışlarında yaşadığı ufacık farklılıklar tüm sonları çarpıcı bir şekilde değiştirmektedir. Öyle bir değişimdir ki bahsi geçen bu "ufacıklık", hayatta kalma ile kalamama ya da iyi ve kötü arasındaki ince bağın kaderini de belirler. İşte filmin sonunda bu "ufak" ayrıntının aslında asıl tema olduğunu anlarız. Aslında yapılan vurgu Kaos Teorisinin ta kendisinedir. Kabaca,  kelebeğin kanat çırpışı kadar ufak bir hareketin neden olduğu kasırgaların, görsel imajlara dökülmesidir film. Zamanın kısacıklığında dahi değişen yaşamlar, modern bireyin âcizliğini ya da değiştirme gücünü, ufak şeyler (Nietzsche'nin günün cebine doldurmak için kullandığı kavrama referans da kabul edilebilir) ise bu yaşamların gebe olduğu olasılıklara vurgu yapar. İşte, zaman ve süreç asıl konular haline gelir (Önünde sonunda bu yazı da kaosta kaybolmaktan kaçamayacaktır).


Aslında "Koş Lola Koş"taki vurgular çoğu felsefi yorumda kendini farklı hâllerde gösterir. Felsefi yorumlarda en dikkat çekici farklılaşma, yaşamın sürekliliği ve hareketliliğine dair bakış açılarında kendini hissettirmektedir. Zaman algılayışı ve yaşamın arz-ı endam edişi bu farklılıkların ana eksenlerini oluşturmaktadır. Aslında, çağlar boyunca düşünce sahnesi, farklı dönemlerde, yavaş yavaş görünür olan zamansal ve uzamsal yorum değişkenlerine sahne olmaktaydı. Örneğin, Eski Yunan felsefesinde Aristoteles ve Skolastikler devinim ile aslında başladığı yerle bittiği yer aynı olan döngüsel süreci tarif etmekteydiler. Leibniz ise bize doğrusal devinimin ilk tanımını yaptı. Leibniz en önemli felsefi kavramı olan monad'ı bu doğrusallık ve tüm geçmiş, şimdi ve de gelecek ile beraberce gelişen bir yaşam formuna karşılık gelecek şekilde çizmişti. Zaman hemen hemen tüm felsefi yaklaşımlarda baş roldeydi (Örneğin Heidegger). Fakat, artık günümüzde yani modern dönemde algılama biçimlerimiz açısından önemi daha da öne çıkmaktadır.


Bu kısa girişte vurgu yapmak istediğim ve sonunda asıl hadiseye bağlamak istediğim kavram zamanın ta kendisidir. Tamlamalarda yeri hiç değişmeyen bir isimdir o: İlerleyen zaman, hızlı zaman, sonsuz zaman, uzun zaman... Sıfatlar değişse de zaman hep oradadır. Peki konumuz itibariyle altmışlı zamanlara gelirsek hangi sıfatlar ile anlayabiliriz onu: Farklılaşan, hızlanan, ilerleyen, süslü, teknikleşen, ruhani, karmaşık, teknik... Her yenilik ile adım adım oluşan müzikal türleri ve beslendiği zamanın sıfatları arasındaki ilişkinin çok açık olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Adorno, müzisyenin beslendiği, içine düştüğü ve bu hâl içerisinde ürettiği genel çerçeveye "malzeme" adını vermektedir. Raymond Guess, Adorno'nun bu kavramını derli toplu kelimelerle şöyle aktarır bizlere: "Bestecinin orada hazır bulduğu ve bir eser üretmek için kullanacağı şey olarak 'malzeme', beklentiler, talepler, anlamsal özelliklerden vb. kurulu, tarihsel ve kültürel olarak biçimlenmiş bir bütündür. Bu 'malzeme' herhangi bir verili zamandan önceki beste etkinliklerinin bir sonucu niteliğindedir ve yenilikçi beste yapma etkinliği bu noktadan sonra kendi başına yol alarak malzemede çözünecek ve yapacağı değişikliklerle sonraki besteci kuşağının karşılaşacağı 'malzeme'yi yaratacaktır" (Cogito, sayı 36). Burada, "sonraki besteci" kilit kavramdır kanımca. Bu yazının konusu olarak "sonraki", "progressive" rock olacak. Fakat, yazıda, kelimeler tanımlayıcı ya da betimleyici olmaktan ziyade, sadece bir perspektif olarak örgütlenecektir. Bu türün (genre) ismini İngilizceden alıp Türkçeye okutturursak "ilerlemeci", "gelişen" sözcükleri elimize geçecektir. Malzemeyi kullanan her müzisyen, "ufak şey"dir; sonuçlar ise tersine kasırgavaridir aslında.


Progressive rock, altmışlı yılların sonlarında kendini hissettirmeye başlayan bir müzik türü. Açıkçası, bu kısa yazıda, karmaşık ve "ciddi dinleme" alışkanlıkları getiren müzik türünün bibliyografik tartışmasını yürütmeyeceğim. Adorno, ciddi müzik tanımlamasını çok sesli müzik türleri için kullanır ve Batı geleneğindeki "tonal" müzikten "atonal" olana geçişteki süreçte, alışılagelmiş kalıpları değiştiren müziğe, biraz da popüler kültürü eleştirerek "ciddi" demektedir. Çok sesli müzik, progressive rock için de çok önemli bir kavramdır. Bu kavramın yanına "melezlenme"yi de dâhil etmek sanırım yanlış olmaz. Progressive rock'ın "malzemesi", onu melez bir tür haline getirir. Jazz'dan klasik müziğe kadar bir çok müzikal zenginlikle beslenen bu müzik, gelişmeci ve besleyici hâlini ismiyle süsler. Sosyal bilimlerde çoğu zaman doğrusal bir değişime işaret eden "progressive" sözcüğü, bu müzik türünde hem doğrusal hem de döngüsel bir duruma denk düşer. Aslında zaman kavramının karmaşıklaştığı bir durumdan bahsediyorum basitçe. Dolayısıyla, bu türün yukarıda bahsedilen felsefi yorumlar ışığında, doğrusal ve döngüsel zaman algılayışlarının biraradalığı ile anlaşılır olabileceğini düşünüyorum.

 

The Beatles, 1967 yılında "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band" isimli albümünü çıkarttığında aslında çok önemli bir müzikal süreci tetiklemiş oldu. Kuruldukları andan itibaren oldukça önemli bir yere sahip olan grup, bahsi geçen albümde, altmışların ortasında etkilenmeye başladıkları Doğu mistisizmi ve özellikle Hint ezgi ve de çalgılarını kullanarak oldukça özgün, melez bir sound yakalamışlardı. Aynı yılın sonlarına doğru, efsanevi klavyeci Keith Emerson'ın kurduğu The Nice grubu "The Thoughts of Emerlist Davjack" adlı ilk albümünü piyasaya sürer. Bundan iki sene sonra, 1969'da, King Crimson jazz öğeleri ile bezenmiş progressive rock'ın önemli eserlerinden "In The Court Of The Crimson King" isimli albümünü müzikseverlere armağan eder. Altmışlı yılların önemi özellikle ortaya çıkan yeni müzik türlerinden anlaşılabilir. Birkaç senedir ilgi alanıma giren ve kısa kısa da olsa bazı yazılarda vurgu yapmaya çalıştığım Alman menşeli Krautrock, progressive ve de psychedelic rock türleri bu dönemde kültür sahnesinde belirirler. Altmış ve yetmişlere aitmiş gibi dursalar da, başlattıkları müzikal süreç bir çok müzisyene bir çok önemli malzeme sağlamıştır. Fakat bence, bu müzik türlerinde en dikkat çekici unsur, zaman algılayışının değişimine yönelik ipuçları ve direniş noktaları taşımalarıdır. Hızlanan ve ilerleme göstermeye başlayan modern zamanların ortasında, geriye dönük eğilimler gösteren, Doğu kültürüne sırtlarını dönmeyen, jazz ve klasik müzik gibi türleri dışarıda bırakmadan oldukça "modern" bir sound yaratan bu türler, progressive olarak anılsalar da doğrusal ve döngüsel zaman algılayışlarını çok iyi yansıtmaktadırlar kanımca.


Doğu-Batı biraradalığı, jazz ve klasik müzik (örneğin The Nice, Moody Blues) kullanımları ile progressive rock, çok iyi örgütlenmiş müzikal çıkışlarla kompleks bir yapıyı dışa vururken, doğrusal ilerlemeyi genelde kendine hedef koyan Batıya, döngüsel olanın da göz ardı edilmemesi yönünde bir mesaj iletir. Ayrıca, saf bir tür olarak değil, bünyesine bir çok müziği de alarak oldukça zengin bir yapı arz eder. Özellikle yetmişlerde kurulan bir çok grup, şarkı sürelerini oldukça uzun tutarak zaman ve müzik üzerinde bir nevi oyun oynarlar. Burada, aynı zamanda teknik ve armonik ustalığa ulaşmanın da çok önemli bir payı vardır. Özellikle gitar ve klavye kompozisyonlarının yoğun olduğu, bu iki müzik aletinin çok dengeli uyumunu gerektiren progressive rock, icrası çok da kolay olmayan bir müzik olagelmiştir. Dahası, birçok grup diğer enstrümanları da bünyelerine katarak zengin ve çok sesli müzik anlayışını getirmişlerdir.


Bu denli zor bir müzik türünün bibliyografik tespitini yapmak gibi bir amacı yok bu yazının. Açıktır ki, altmışlarla başlayan, yetmişlerde olgunlaşan ve ilerleyen yıllarda metal müzikle de bütünleşen bu tür, ciddi bir felsefi geleneği bünyesinde barındırmaktadır. Melezlenme ve  teknik ustalıkla beraber, besteciler yaşadıkları ve beslendikleri malzemeyi en iyi şekilde değerlendirme yönünde ciddi atılımlar yapmışlardır. Her müzik türü ardında bir gelenek barındırırken aynı zamanda bir geleneği de başlatır. Ama bu gelenekler asla tek boyutlu bir bakış açısının ürünleri değildir. Tersine, çok yönlü algılayışların ustalıkla biraraya gelmesidir. On beş dakikalık bir parçada, duyulan sadece ustaca çalınmış gitar ve klavye soloları değil, fakat bahsi geçen geleneklerin harmanlanmasıdır. Bir çok kültürel platformda saf olma arzusu anlaşılır gibi görünse de aslında zengin olan iç içe geçmiş, melezlenmiş ve bu nedenle bir türün diğeri üzerine üstünlüğünü savunmayan, hiyerarşik yapıya eleştirel yaklaşabilen üretimlerdir.   





  



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: