MÜZİK ODASI

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ

Orçun Onat Demiröz - 9 Kasım 2010

 

         Jerzy Kosinski'nin, II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa civarlarında dolaşan sefil, zavallı bir küçüğün hikayesini anlattığı müthiş yapıtı Boyalı Kuş'ta, "Lekh" adında deli dumrul bir karakter vardır. Bu dantela kafalı Lekh, tuhaftır, kırodur ama saf bir karakterdir. Örneğin; ürküttüğü gariban bir leylek kendisine saldırdığında, kuluçkaya yattığı dönemde yumurtalarının arasına kaz yumurtası koyarak öç alır veyahut yarı kuş yarı fare olarak betimlediği melanet yarasaları karınca yuvalarına sokar. En ilginç davranışı da aşık olduğu uzun boylu, iri göğüslü, baldırları adaleli, bakımsız saçları omuzlarına dökülen, işlek ağızlı, kızıl kaçık Ludmilla'yı etkilemek için yakaladığı kuşları, özel bir karışımla elde ettiği kokulu boyalarla ebemkuşağı renkleriyle bezemesi, tüylerine yabani çiçeklerin göz kamaştırıcı parlaklığını vermesidir. Ruhu acı bir isyan dürtüsüne kaplı Lekh, tek başına olmaktan hoşlanır ve kimseye boyun eğmez. Sadece biricik aşkı Ludmilla vardır onun için. Ne kadar kuntastik bir adam değil mi?

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ  

 

            Almanya'nın kuzeybatı kesiminde yer alan asma tren hattıyla ünlü Wuppertal'da, II. Dünya Savaşı hukuki anlamda tamamen son bulduktan yedi yıl sonra dünyaya gelmiş ve bebekliğinden itibaren bol proteinli Alman mamalarıyla beslenmesine rağmen güdük kalmış, buçukluk "Udo Dirkschneider" gerçekle hayal arasında yaşayan, Lekh gibi boş gezenin boş kalfası kuntastik kıro bir serseriydi ve isyan duygusu çocukluğundan itibaren ruhunu ele geçirmişti. Yirmili yaşlarına geldiğinde içindeki fantazma dünyasını müzikle anlatmak istemişti ve tam o dönemlerde İngiltere'den kötülük, şeytan ve büyücülük temalı müzik üretme derdinde olan muhteşem kasvetli bir grup çıkmıştı. Bu grubun adı, yarattıkları müzikal türevle ve hitlerle daha sonraları rock'n'roll tarihine adını altın harflerle yazdıracak olan Black Sabbath'tı. Hobbit kılıklı, kuntastik ufaklık Udo, bu müziği o kadar asi ve o kadar cezbedici buldu ki, çocukluk arkadaşı Michael Waganer'le bir oluşum gerçekleştirdiler ve çalışmalara başladılar. Cingöz Udo daha sonra ise, o zamanlarda Diyarbakır karpuzu gibi parlayan dazlak kafasıyla değil de, sırma gibi sarı saçlarıyla dikkat çeken Wolf Hoffmann (Wolf abi seni ve gitar tonlarını çok seviyorum ama rock'n'roll'da saç çok önemli bir mevzu be.... Hele ki heavy metal yapıyorsan... Abicim; dökülüyorsa, çıkmıyorsa paraya kıyıp ektireceksin. Öyle dazlak, sinekkaydı bir kafayla dolaşmayacaksın) kankasıyla birlikte adını, "Accept" koydukları grubu kurdu. İlk kadro, bass gitarda Peter Baltes, davulda Frank Friedrich, gitarlarda Gerhard Wahl ve Wolf Hoffmann, vokalde ise Udo Dirkschneider şeklindeydi. Bu kadroyla birkaç yıl amatörce barlarda çalıp söylediler. Başkaldırı bayrağı çekilmek üzereydi.

 

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ  

 

          Profesyonelliğe ilk adımları, 1976 yılında Rock Am Rhein festivaline davet edilmeleriyle oldu. Bu festivaldeki performanslarından sonra ilk albümlerini kaydetmek için müzik şirketlerinden teklif aldılar. Bu teklifin ardından hızlıca albüm hazırlıklarına giriştiler ve hazırlıklar sırasında gruptan ayrılan Gerhard Wahl yerine Jörg Fischer'ı eklediler kadroya. 1979 yılında kendi adlarını taşıyan ilk albümleri "Accept"i yayımlamayı başardılar. İsyan başlamıştı artık ve duracağa pek benzemiyordu. Hemen ardından 1980 yılında "I'm A Rebel" albümü geldi. Bu albümde davula Frank Friedrich yerine Stefan Kaufmann eklenmişti ve asilik dozajı biraz daha artırılmıştı. Accept yavaş yavaş yukarılara doğru tırmanmaya başlamıştı. İlk albümlerde; her telden okuyabilen güçlü ses Udo'nun yırtıcı vokalleri, Wolf'un sert ve kaba ritimleriyle süsleniyor, arkada da hızlı davullar kendisini hissettiriyordu. Vakit kaybetmeye tahammülü olmayan grup, 1981 yılına gelindiğinde ise, "Breaker" adlı albümünü yayımladı. Bu albümle çıtayı iyice yükselten toparlak Udo ve kankaları, o dönemlerde heavy metalin en büyük devi olan, K.K Downing gibi her daim ekmek peşinde koşturan bir cevvale ve Rob Halford gibi deri fetişi süzme bir og-lana sahip Judas Priest'in altında dünya turnesine katıldı. Bu turne sayesinde deniz aşırı diyarlarda da isminden söz ettirmeye başladılar. Turnenin akabinde, gerçek başyapıtlar arka arkaya patladı. İlk önce "Restless and Wild" geldi, derken Berlin Duvarı'nın yıkılmasını konu edinen "Balls To The Wall" albümü ve hiç hız kesmeden "Metal Heart". Accept^, altın çağını yaşamaya başlamıştı. Her şey mükemmel ilerliyordu. Saçları azımsanmayacak bir şekilde dökmeye başlayan gülibik Wolf gerçek bir gitar virtüözü olmuştu ve gitar riffleri bir yılan gibi kıvrılıyordu adeta. Aşırıya kaçmadan, badas şovlar yapmadan melodik riffleri parçalara çok estetik bir şekilde yediriyordu. Udo ise, heavy metal vokalliği konusunda bir pir olmuştu. Sesi de iyice oturmuş ve karakteristik bir hal almıştı. Ama ne olduysa oldu ve daha çıktıkları dönemde heavy metal klasiği olmuş üç tane albümden sonra, bu albümlerin çok altında kalan feci bir "Russian Roulette" albümü geldi. (Rus'la oyun oynarsan böyle olur. Rus'la oyun da olmaz şaka da olmaz adamım!!!)

 

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ  

 

          Bu albümün ardından grubun içerisinde kopukluklar olmaya başladı. Wolf giderek Amerikanlaşmaya başlamıştı. Bu durum, bodur Udo'nun hiç hoşuna gitmiyordu. En sonunda, eski dosta "Ne halin varsa gör" diyerek gruptan ayrıldı ve U.D.O adını verdiği başka bir proje oluşturdu. "Animal House" adlı ortalama bir albüm yayımladı. İşler fena gitmiyordu, ekmek kapısını kapamamak gerekirdi. Diğer cephede ise kılkuyruk Wolf, yanakları sıkılası Udo'nun gidişinden sonra silkinerek yeni çalışmalar yapma kararı vermişti. Vokale, daha önce göz dolduran bir çalışması olmayan David Reece'i ekleyerek iyi niyetli bir albüm girişiminde bulundu. Yeni albümün adı "Eat The Heat" idi. Albüm, bir önceki Russian Roulette albümünün de altında, nereden tutulsa elde kalan fiyasko bir albüm olmuştu. Bu fiyaskodan sonra Wolf ve arkadaşları, o zaman için çok doğru bir kararla, grubun aktivitelerine son verdiklerini açıkladılar. Grup böylece fetret devrine girmiş oldu. Ama Wolf ve diğer elemanlar, müzik piyasası içinde bir isim yapmışlardı zaten, aç kalmazlardı ya... Bu arada Udo da değirmeni döndürmeyi başarıyordu. Peşi sıra birbirine benzer standart albümler (Mean Machine, Faceless World) yayımlamıştı.

 

         1990'ların başına geldiğimizde heavy metal algısı değişerek, renklenmeye başlamıştı. Faith No More veyahut Rage Against The Machine gibi farklı disiplinleri birleştirerek sentezleyen avangard gruplar, bu müziğe bakış açısını derinden sarsmaya başlamışlardı. Devamında ise Nirvana, Alice In Chains, Pearl Jam, Soundgarden, Mudhoney gibi Seattle bölgesi kökenli gruplar 90'lar müziğinin belirleyicisi olacaktı. Artık saçlarını omuzlardan biraz daha yukarıda dağınık bırakan, yünlü oduncu gömleği giyen, depresyon hırkalarıyla takılan gençlerin dönemiydi. Müziğe onlar yön verecek, ortalığı kasıp kavuracaklardı. İşte böyle bir dönemde, fanlarından gelen yoğun istek üzerine klasik kadrosuyla tekrar toplanma kararı verdi Accept. Birbirleriyle müzik yapmayı da özlemişlerdi hani. Ama, Iron Maiden gibi heavy metal müziğin en büyük, en önde giden grubu için bile kolay zamanlar değildi. Accept'in ne yapacağı merak konusuydu. Acaba gene o görkemli yükselme dönemine dönebilecek miydi grup? Tombul yanaklı cevher Udo gruba geri dönmüştü dönmesine de, tek başına asla yeterli değildi bu dönüş. 80'lerin başlarında, "Can kafeste durmaz uçar, dünya bir han konan göçer, ay dolanır yıllar geçer, dostlar beni hatırlasın. Can bedenden ayrılacak, tütmez baca yanmaz ocak, selam olsun kucak kucak, dostlar beni hatırlasın... " diyerek birbirlerine arka çıkan kankalar büyümüşlerdi artık ve değişmişlerdi.

 

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ  

 

         Devlet- i Aliye-i Accept'i bu durdurulamayan gerileme devrinden çıkarmak için gerekli görülen reformlar yapılmıştı. 1993 yılında, bu ikinci dönemin ilk ürünü olan "Objection Overruled" piyasaya sürüldü. Neyse ki albüm, Metal Heart'ten sonra yayımlanan, Russian Roulette'den ve de Eat The Heat'ten iyi bir yerde durmaktaydı. İkinci dönem fena başlamamıştı. Balls To The Wall günlerine dönmek asıl hedefti ama bu istek beyhude görünmekteydi. Ama, albümün geri bildirimlerinden elde edilen olumlu tepkiler grubu motive ediyordu. Unutmamakta fayda var, acele işe iblis karışır! Bu olumlu tepkilere bir an önce karşılık vermek isteyen grup elemanları, çok da hazırlıklı olmadıkları bir dönemde gene stüdyoya girdiler. Hemen bir sene sonrasında iyi hazırlanmamış, iyi pişirilmemiş alelacele yapılmış bir yemek çıktı ortaya. Yemeğin ismi, "Death Row"du ve bu yemek Accept tarihinin en yavan yemeği oldu. Dinleyen herkesin ağzında ekşi bir tat bıraktı. Daha fazla zorlamaya gerek yoktu ama bir kere daha denemek istediler. Bitiş hissediliyordu... Çünkü her şeyden öte o asi, başkaldıran ruh yok olmuştu. 1996 yılında "Predator" adlı albüm geldi ve bu albümde bu ikinci dönem içerisindeki diğer albümlerden daha fazla bir şey veremedi. Garp cephesinde yeni bir şey yoktu. Accept'in bu ikinci dönemi hüsranla sona ermişti. Bu dönemdeki albümler yapı itibariyle çok benzeşiyordu. Çoğu büyük grubun yeni şeyler üretemeyip bocaladıkları duraklama dönemlerinde refleks olarak gerçekleştirdikleri ilk hareket eski, kök zamanlarına geri dönmeye çalışmaktır. Accept de haliyle bunu denemişti ama tutmamıştı tabi. 80'li yıllarda kendilerini ünlü yapan o sound, o tarz popülerliğini yitirmişti bi kere. Takdir edilmesi gerekense, olmadıkları, kendilerine yabancı bir şeye dönüşmeyi reddederek popüler akımların, modanın peşinden gitmemeleri olmuştu. Ama keşke daha dirayetli davranabilselerdi.

         "Wristcutters: A Love Story" adlı absürdizm sosuna bulanmış eğlenceli ve aynı zamanda derin dünyaların var olduğu harikulade yol filminde bir replik vardır. Replik şu şekildedir: "Sometimes, things can fly... But only when you don't care about them. " Bazen eşyalar uçabilir ama sadece sen onları umursamadığında. İşte Accept'in rengarenk Zümrüd-ü Anka gibi kendi küllerinden yeniden doğuşu, tam olarak böyle dingin, rahat bir zamanda meydana geldi. 2005 yılında reunion yaparak gerçekleştirdikleri kısa dünya turunu saymazsak, grup elemanları dünyanın başka yerlerine dağılmışlardı. Ama, geri dönüş çok hızlı bir şekilde meydana geldi. Tüysüz Wolf'la grubun eskilerinden olan bass gitarist Peter Baltes kimseye kanıtlayacakları bir şeyleri olmadığını düşündükleri bir süreçte, o eski ruhla Balls To The Wall'un, Metal Heart'ın üzerine çıkabilceklerini hissettiler. Predator albümü yayımlanalı onüç yıl olmuştu. Karar verilmişti, grup yeniden bir araya getirelecekti ama doğru kimyayla. Sefahatı uzaklarda aramaya gerek yoktu. Grupla eskiden beri hukuku olan, ne yapacağı öngörülebilen adamlarla irtibata geçildi. Wolf'un yanına, Restless And Wild ve Balls To The Wall albümlerinde çalmış Herman Frank getirildi. Davula ise gene eski bir dost Stefan Schwarzmann getirildi. Ama dananın kuyruğunun kopacağı yer vokaldi. Muzır Udo kesinlikle geri dönmeyi istemiyordu. Kavuk önde düşünüldü, taşınıldı ve en doğru karar verildi. TT Quick adlı gruptan çok yakından tanınan, bu ortamlarda eski bir abi olan  Mark Tornillo'nun, Accept'in yeni vokali olması sağlandı. Stüdyoya girildi ve "Blood Of The Nations" kaydedildi.

 

DİRİLİK BAZEN ÖLÜMDEN GELİR - ACCEPT VE YENİDEN DOĞUŞ  

 

        İlk olarak şunu belirtmek gerekir; albüm o eski başyapıtlarla kıyaslanabilecek kadar iyi ve dolgun. Kırışık Mark, vokale çok iyi oturmuş. Oktav konusunda Udo'dan geri kalmadığı gibi, ses rengi çok uyumlu. Parçaların ara bölümlerinde attığı çiğ çığlıklar çok etkileyici. Tiz ve kendinden emin vokali çok yakışmış eski yeni Accept'e. Hinoğluhin Wolf desen, gene döktürmüş gitar rifflerinde. Görgüsüzlük yapmadan, "Bakın ben nasıl gitar çalıyorum" demeden, parçaların bütüncül anlamda önüne geçmeden, yerli yerinde olgun soloları kondurmuş. Ki Wolf Hoffmann'ı bu kadar iyi bir heavy metal gitaristi yapan temel özelliği de budur. İşini yapar, abartı yoktur. Olması gerektiği kadar, olması gerektiği yerde... Blood Of The Nations'daki arıtılmış, temiz heavy metal tınılarını çok iyi ayarlamış. Albümdeki müzikal altyapı çok nitelikli ve sağlam. Albüm, baştan sona doğru bir şiir gibi kesintisiz akıyor. Beat The Bastards'la başlayan tempo Bucket Full Of Hate'e kadar durmadan devam ediyor. Teutonic Terror, Rollin Thunder, Pandemic ve No Shelter albümün en heyecanlı ve temponun en yükseğe çıktığı şarkılar. Blood Of The Nations, New World Comin, marşvari giden lezzet pınarı şarkılar. The Abyss, Shades Of Death ve Time Machine ise, albüme atmosfer katan epik şarkılar. Hele arada bir de Kill The Pain balladı var ki, parça dinlenirken titreniyor. Sonuç olarak, albümde boş parça yok. Albüm ilk dinlenmeye başlandığı andan itibaren vuruculuğunu hissettiriyor ve üstünden uzun zamanlar geçen altın çağa esaslı bir selam çakıyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Blood Of The Nations bu yılın en iyi heavy metal albümü. Umarım Accept bu ihtişamlı dirilişini daha da iyi albümler yaparak süsleyecek. Accept gibi bu müziğe ruhlarını vererek ekol olmuş grupların varlığına her zaman ihtiyacımız var.

         

 

 

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: