MÜZİK ODASI

CHIMAIRA

Umur Akaydın - 6 Aralık 2009

Chimaira'yı ilk dinlediğim anda çok güçlü ve özel bir grupla tanıştığımı hissetmiştim. Albümün ismi The Imposibility Of Reason'dı ve elime geçen birçok albümü 1-2 kere dinleyip, kenara koyduğum bir devrede imdadıma yetişti. "Cd player'ımı bozabilir miyim acaba?" diye bir deneme yapmaya karar verdim. Bir ay kadar hemen hemen her gün bu albümü dinledim. Player bozulmadı ama ben bozuldum. Artık arızalı bir Chimaira fanı olma yolundaydım.

            Bu yazıda alışılagelmiş bir biography, discography falan olmayacak. Sadece grubun bana hissettirdikleri, dvd'lerinden ve sitelerinden takip ettiğim kadarıyla grupla ilgili az kişinin bildiği ayrıntılar olacak. Yani biraz kişisel bir yazıdır, sonra "ama ben albümlerin çıkış tarihlerini öğrenmek için okumuştum 1000 satırı" diye ağlayıp sızlamak yok. 

Aslında gruba olan takıntım sadece The Imposibility Of Reason ile başlamadı. Tanışmamızdan kısa bir süre sonra netten siparişle gelen  The Dehumanizing Process dvd'si içimdeki ateşe körükle gitti. Sonrasında albümlerin yanında 2 bonus dvd daha yayınladılar. Evet şu an toplam 3 videoları var ve bana bunlar bir film üçlemesi gibi gelmeye başladı. Çünkü hikayeler kaldıkları yerlerden devam ediyor ve Metallica "Some Kind Of Monster"dan alışık olduğumuz şekilde, grup elemanlarının iç dünyalarına girerek gruba daha da yakınlaşmamızı, neyi niçin yaptıklarını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Evet, yani size bir manada bu filmlerin kritiğini yapacağım. İlk dvd olan The Dehumanizing Process ile başlayalım. Seyrettiğim en güzel metal videolarından biridir diyebilirim. Chimaira'nın küçük bir grupken devler ligine çıkmasını ya da çıkmaya çalışmasını çok güzel bir şekilde işlemişler. Dvd şöyle bir konuşmayla başlıyor;

"Biz çalmaya başladığımızda, olay sadece bir grupta olmak ve eğlenmek için şarkı yazmaktan ibaretti. Hemen sonra bir plak şirketiyle anlaşma imzaladık ve sanki tüm eğlence uçup gitti. O andan itibaren artık müziğini sadece keyif almak için dinlemezsin, farklı bakış açılarından analiz etmeye başlarsın. Ve seni arayıp; "şu yeni albümü dinledin mi? Belki siz de bu tip şarkılar yazarsanız iyi olur" falan demeye başlarlar. Biz o tip gruplardan değiliz, biz buyuz, gideceğimiz yön de bu, beğenmiyorsanız dinlemezsiniz."

Bu cümlelerden sonra Ohio'dan iç karartıcı sanayi şehri manzaraları eşliğinde arabayla stüdyoya doğru gidiyoruz. Hemen aklıma favori gruplarımdan Voivod, onların yaşadıkları benzer ortamlar ve bu ortamların grupların müziklerine olan etkileri geliyor. Fabrikaların çoğunlukta olduğu, paranın azınlıkta olduğu şehirlerden mutlaka iyi gruplar çıkar. Çünkü bu bir etkiye tepki meselesi. Kötü geçen çocukluk yılları ve nefret, bize mutlaka nefis parçalar olarak geri döner. Aslında metal müzik bu, iyisinin nereden çıkacağı belli olmaz. Bana deselerdi ki "Florida'dan grup çıkar mı?", "Orası güneşin çocuklarının, sörfçülerin, kaykaycıların, sarışın güzellerin, pozitif enerjinin şehri. Oranın insanının metalle falan işi olmaz" derdim. Ama gel gör ki Florida death metalin cenneti haline geldi. Sadece Obituary'nin varlığı bile benim bu konudaki tüm tezlerimi çürütür. Yine de bir gerçek var ki eksiklikler ve kötü şartlar yaratıcılığı her zaman kamçılar. Kendi anlattığım şeyi bölmede kendi üstüme yok, paragraf başına dönersek; Ohio'da, bacalarından devasa dumanlar yükselen fabrikalar ve kötü evler eşliğinde bir yolda arabayla stüdyoya doğru gidiyoruz. Video siyah-beyaz başlıyor, yol boyunca ve stüdyoda böyle devam ediyor. Fakat prova odasının kapısı açılıp içeri girilirken görüntü renkleniyor. Seyreden bazı kişilerin belki farkına bile varmadığı, varsa bile "eee?" diyeceği bu ayrıntı beni çok etkiledi. Karanlık dünyalarında gördükleri tek renkli şeyin müzikleri olduğunu ancak bu kadar güzel anlatabilirlermiş. Avrupa yapımı festival filmlerinde sıkça kullanılan bu renkli filme geçişle seyirciyi etkileme klişesinden, 13 yaşında aptal tiineyç edasıyla etkilendikten sonra filmi seyretmeye devam ediyorum. Grup efendi efendi çalışıp, albüm kaydına girmek üzere oldukları için parçalarda gördükleri eksikleri kapatmak için uğraşıyorlar. Bu arada muhabbetlerinden, aileleriyle birlikte yaşadıklarını öğrenip şaşırıyoruz. Sonra bolca küfürlü şakalaşma eşliğinde evlerine dağılıyorlar. Andols Herrick ise cezaya bırakılmış öğrenci gibi stüdyoda kalıyor. Çok yetenekli bir davulcu olan Andols'ın tek başına prova yaptığı anlar oldukça zevkli. Burada, çalarken içinden sürekli "don't fuck up, don't fuck up" dediğini söylüyor. "Sakın hata yapma, sakın hata yapma" şeklinde TRT adabıyla tercüme edeceğim bu itirafla, o muhteşem davulların dinlendiği kadar kolay çalınmadığını öğrenmiş oluyoruz. Grubun da aralarda söylediği gibi Andols, Chimaira'daki en yetenekli müzisyen. Kimi zaman çok basit bir gitar rifi üstüne öyle bir davul çalıyor ki, başka bir davulcuyla sıradan olabilecek bir şarkı Andols sayesinde muhteşem oluyor. Ama ilerde ayrıntısıyla anlatacağım gibi grubu bazen çok üzüyor ve üzün süren zaman kayıplarına sebep oluyor.

Bu arada grubun ilk albümü "Pass Out Of Existence"ın 60.000 sattığını ve genel olarak bir başarısızlık olarak kabul edildiğini öğreniyoruz. Fakat bu grubu yıldırmamış, aksine sonraki albümde her şeyin daha sağlam olması için onlara gereken gazı vermiş. Tabii plak şirketi Roadrunner'ın da gruba olan inancından dolayı onlara bir şans daha vermesi, 2. albümün başarılı olmasında önemli bir etken. Bunu da bizzat Roadrunner yetkilileri ile yapılan röportajlardan anlıyoruz.

Şimdi de bu albümün (The Impossibility Of Reason) kaydı için Spider Stüdyolarına konuk oluyoruz. Kayda ilk olarak davulcu Andols Herrick giriyor, O çalarken arkadaşları da hakkında konuşuyorlar. İnsanın ekstra kolları olması gerektiğini, nasıl böyle çaldığını anlamadıklarını falan söyleyip, Andols'ın iyi bir davulcu olması yanında çok da eğlenceli bir adam olduğunu söylüyorlar. Bir keresinde Fransa'da McDonald's'da "French fries" yerine "freedom fries" istemişJ   

Diğer elemanlardan bahsetmek gerekirse sırada solo gitarları çalan ve grubun beyin takımından olan Rob Arnold var. Çok iyi ve temiz yüzlü olan bu arkadaşımız çok karanlık ve kızgın rifler bularak alkışı hak ediyor. Odasında yapılan çekimlerde; posterlerinden tutunda, idolleri hakkında yaptığı konuşmalarla, büyük bir grubun burnu havada gitaristinden çok, genç bir metal müzik fanı görüntüsünde oluşu kendisini sevmemi sağladı. Tabii "pek mütevazi çocuk, canım" diyerek gitar çalamayan adamı övecek halimiz yok. Nefis gitar partisyonları yazdığı ve boyun ağrıtmakta çok başarılı olduğu için takdir ediyorum adamımızı.

Ritim gitarist Matt DeVries de süper bi arkadaşımız. Bence tam bir görev adamı. Gruptaki yerini iyi bilen, iyi çalan, güvenilir bir gitarist. Hani nasıl Dave Murray'i Britney Spears ile düet yaparken seyrettikten sonra "nıhaayt, nooluyo lan?" diye uyanırsınız, Matt'de bence kendini Chimaira'ya adamış, başka bir gruba asla yakıştıramayacağım bir eleman. Chimaira var olduğu sürece bu adamın grupta olacağına hiç şüphem yok.( Matt, dostum, bak bu kadar güvence verdim, sakın beni utandırma) Aslında grubun kuruluşunda ve ilk albüm Pass Out Of Existence'da çalan Jason Hager adlı bol dövmeli ve piercingli bi gitarist var. Karısı hamile kaldıktan sonra "baba oluyorum" şokuyla gruptan ayrılıyor ve yerine Matt geliyor. Röportajda eski gitarist Jason'ın, yerini alan Matt için "söylemekten nefret etsem de Matt gruba, benim olduğumdan daha iyi uyuyor" demesi de takdire şayan bir davranış.  

Rob ve Matt adına ESP tarafından yapılan gitarlar var. James Hetfield, Kirk Hammett, Jeff Hanneman, Max Cavalera gibi isimler arasında Chimaira'ya da gitar üretilmesi beni çok gururlandırmıştı. Rob'un gitarı, sedefli pick guard'ı yüzünden bence biraz çirkin ama Matt için üretilen gitar mükemmel. Klavyede fretlerin arasında, oklar fışkıran "C" amblemi kadar şık bir şey olamaz. Durun sizin için bir resmini koymaya çalışayım sayfaya.

Şimdi bir de mal basçımız Jim LaMarca var. Davulcu Andols nasıl grubun en yeteneklisiyse Jim de en müzikten anlamayanları. Hepsi çocukluk arkadaşı olduğu için grubu birlikte kurmuşlar ama bence Jim diğerleri kadar yetenekli değil. Bestelere bir katkısı yok aslında, parçalar gitaristler ve vokalist tarafından yapıldıktan sonra Jim'e gösteriliyor. O da öğrenip kendi bölümlerini yazıyor. Komik bir herif, kendini çok yakışıklı bulup bunu utanmadan sıkça dile getiriyor ama değil aslındaJ Gitarist Rob'a kızdığında "Rob'un saçları, metal müzik için yeterince uzun değil, ondan böyle davranıyor" şeklindeki saçmalamaları da görülmeye değerJ Şimdi kendisi için olumlu bir kelime dahi yazmadığım basçımızın hakkını yemiş olmayayım. Çok teknik çalamasa da, gruba olan bağlılığı ve metal sevgisi yeter de artar bile. Çok iyi çalan ama sevgili değiştirir gibi grup değiştiren elemanların sonunu da biliyoruz. Tamam Jim tamam, sen de hep grupta ol dostum, bunu hak ediyorsun. Yine de tam yeni albüm kaydı zamanı sünnet v.s. bir bahaneyle gruptan izin istesen, bir kereliğine yerine Steve DiGiorgio falan çalsa sonuç ilginç olabilirdi ya neyse. Zaten Steve'in de çalmadığı bir Chimaira kalmıştı.(vaaay, laf mı sokuyoruz? Yoo, ne haddimize. Yine de Steve'in ara sıra annesinden fırça yediğine şüphem yok. "Kazık kadar adam oldun, şu diskografiye bak, çalmadığın grup, adam kalmamış, ne işin var Sebastian Bach'la falan. Biraz istikrarlı ol, bi karar ver, kal bir grupta artık, sigortalı ol, yaşlanıyorsun, emekliliğini düşün" şeklinde. Yok yani anneden böyle bir açıklama gelmedi, ben uydurdum, yanlış anlaşılmasın)

Gereksiz yere Steve DiGiorgio'nun kulaklarını çınlattıktan sonra gelelim esas oğlan Mark Hunter'a. Dehuminazing Process boyunca rastalı saçlarla gördüğümüz Mark bence mükemmel bir frontman. Pop yarışmalarında aranılan star ışığı denen şeye sahip bence. Brutal vokalli bir gruba çok yakışacak "doğuştan kızgın" bakışlara sahip. "I hate everyone" gibi şarkılar yazan adamımızın pek de sevgi dolu olmadığını biliyordum ama kaşların çatıklığının dvd doyunca hiç bozulmaması sözlerin kalpten gelerek yazıldığının bir kanıtı. Vokale gelince, bence çok başarılı. Nadiren clean söyleyen, bazen scream'e kaçan ama sonuçta öküz gibi brutal bir vokal. Diğer elemanlar tarafından grubun lideri kabul ediliyor, "iş adamı kafası"nın bir tek onda olduğunu söylüyorlar ve menajer dahil herkes Mark'a saygı duyduklarını belirtiyorlar. Ne güzel, o zaman şimdi son elemanımızı tanıtalım.

Görevi kısaca "electronics" diye geçen Chris Spicuzza, grupta bilgisayar destekli klavye çalıyor. Şimdi "o da ne?" derseniz şöyle açıklayayım. Chimaira'nın müziğinin altyapısında sürekli derinlerden gelen efektler var. Bence bu sesler parçaları çok daha dolu ve sert bir hale getiriyor. Yani klavye deyince, Chris'in tuşlarından pek de Deep Purple'dan alışık olduğumuz tonlar çıkmıyor. Bu arada bazı parçalarda brutal back vokal yapıyor, çok sağlam da sesi var. Arada grubun görsellerine, yani grafik işlerine de bulaşıyor. İşte böyle bir altılı Chimaira.

Evet, filmimize dönersek, en son Spider Stüdyolarında yeni albüm için Andols'ın davul kayıtlarında kalmıştık. Diğer elemanlar da kendi bölümlerini kaydediyor ve sonuç olarak kayıt başarıyla tamamlanıyor, "radyo dostu" bir parça yapıp yapmama fikriyle ilgili tartışmalar oluyor. Bunun onlara daha çok fan ve para kazandıracağını biliyorlar ama "sert grup" imajlarına leke sürüleceğinden, kesinlikle yapmama kararı alıyorlar ve albüm çıkıyor.

The Imposibility Of Reason, birçok kişi tarafından, günümüze kadar olan 5 albümlük Chimaira diskografisinin en başarılı albümü kabul edilir. Tam bir başyapıta imza atıyorlar. Videonun devamında albümün turnesinden görüntüler var. Kapalı gişe, süper geçen konserler, fanlarla sohbet v.s. Bir de Machine Head'den Robb Flynn'in içkileri hazırladığı, tur otobüsü sahnesi var ki az başımı ağrıtmamıştır. "İçkileri Chimaira içiyor, başı ağrıyan niye sen oluyorsun?" derseniz şöyle ki; bir Pazar günü ben videoya bu dvd'yi koymuş zevkle seyrederken çat kapı kayınpeder ve kayınvalidem geldiler. Normalde insan toparlanır, kapatır böyle şeyleri falan. "Ooo, hoş geldiniz annecim, babacım" deyip öptükten sonra favori gruplarımdan birinin videosu olduğunu söyleyip, hiç istifimi bozmadan seyretmeye devam ettim. Turne otobüsündeki içeceklerin hazırlanması sırasında pek de edepli olmayan görüntüler var.  Machine Head frontmeni Robb içkileri parmağıyla karıştırıyor ve kameraya kaşık niyetine kullandığı parmağını uzatıp "bu parmağın nerden çıktığını biliyor musunuz? Emin olun bilmek istemezsiniz, bu yüzden içkiler çok lezzetli oluyor" diyor. Sonrasında da basçı Jim'in, yavrulama organını boxer üzerinden tuttuktan sonra elini koklayıp, "Off, Allah'ım, balık fabrikası gibi kokuyor" dediği sahne geliyor. Nedense birden eşimin anne ve babasından telepati yoluyla "kızımızı bu adama mı verdik?" şeklinde beyin dalgaları almaya başladım. İşte bu yüzdendir baş ağrımJ Hayret, daha önce yalnız seyrettiğimde bu sahneler bana gayet eğlenceli gelmişti.

Dvd'mizi seyretmeye devam ettiğimizde, konser görüntüleri eşliğinde konuşan grup elemanlarının tek tek ruh hallerine şahit oluyoruz. Genel olarak söyledikleri "Slayer, Machine Head, Fear Factory gibi çok büyük gruplarla beraber çalmaktan ne kadar gurur duydukları, farklı şehirlere gidip, ilginç insanlarla tanışmaktan mutlu oldukları v.s." hatta stüdyo ve kayıtlardan hiç hoşlanmayan gitarist Matt "her gece sahnede olmak istiyorum" gibi bünyelere zarar bir laf ediyor. Yani grupta 6/5 oranında büyük bir memnuniyet var. Fakat gelgelelim davulcu Andols fikirlerini söylediğinde tehlike çanlarının çalmaya başladığını anlıyorsunuz. "İçimde her zaman, bunu yapmak istemiyorum diye bir his vardı. Eğlenmiyordum ve davul çalışım gitgide kötüleşiyordu, son yıllarda çalışımdan memnun değildim, yollarda olmaktan da mutlu değildim. Hepsi birleşti ve sonunda buraya kadar dedim, daha fazla yapamayacağım."  

Andols'ın kişisel problemleri yüzünden, tam da her şey hiç olmadığı kadar iyi giderken büyük bir sorun baş gösteriyor. Şimdi tur otobüsünün içine konuk oluyoruz ve sorunu yakından inceliyoruz. Turnenin ortasındalar, tüm grup elemanları otobüsün içindeler fakat davulcu Andols dışarıda ve bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyor. Mark O'nun 7 saattir böyle volta attığını söylüyor. 7 saat... Hangi psikoloğa sorsanız teşhis aynı olur bence:Yemiş!

Böylece grup tam müthiş bir rüzgar yakalamış, zirveye oynamaya başlamışken olabilecek en kötü şeylerden biri gerçekleşiyor ve Andols gruptan ayrılmaya karar veriyor. Yarı yolda bırakmanın dik alası, satmanın kelime karşılığı olan bu davranış karşısında elemanlar yine de anlayışlı davranıyorlar. Ne de olsa Andols, çocukluk arkadaşları ve bugüne gelmelerindeki en önemli adamlardan biri. Tabii hepsi aynı fikirde değil. Gitarist Rob, grubu yüzüstü bıraktığı için Andols'a çok kızgın ve böyle olacağını hissettiğini, 3 yıldır Andols'ın yavaş yavaş bu duruma gelmesini seyrettiğini söylüyor. "Beyni yıkanmıştı, sürekli rahatsızlık duyup; parasızlıktan, yolda olmaktan ve her şeyi özlediğinden şikayet edip duruyordu. Zaten her zaman zayıf ve oturaksız bir kişiliği olmuştur ama O'nu tüm kalbimle sevdim. Fakat Andols, hayatında yalan sevgiler de var, o kız seni terk ettiğinde bunu anlayacaksın. Ve şimdi bir sürü kişinin yerinde olmak için canını vereceği konumundan vazgeçiyorsun. Birlikte bile olamayacağın bir karı için. İstersen benimle konuşma bile, umurumda değil"

Sinirle söylenmiş, çok sert laflar. Ve anlaşıldığı üzere olayda bir de kadın faktörü varmış. Zamanında koca Sepulturayı bile Max'ten ayrı düşürenin de bir kadın olduğu düşünülürse Chimaira darbeyi zayıf yerden yemiş. Grup elemanlarının alışılmış problemlerinden; fiziki rahatsızlıklar, müzikal anlaşmazlıklar, para, her şey ama her şey, bir ihtimal konuşarak çözülebilir ama bu sorun çok zor. Sonuçta zaten hiçibirşey çözülemiyor ve Andols toparlanıp eve dönüyor. Arkasından konuşan Rob haricindeki diğer arkadaşları "önemli olan insanın mutluluğu ve Andols mutlu değildi" şeklinde açıklamalarla O'na arka çıkıyorlar. Ama kötü ayrılmamaları, grubu kötü günler beklemediği manasına gelmiyor. Tam konserlerin ortasındalar ve çok kısa bir süre içinde yeni bir davulcu bulup, parçaları öğretip, konserleri iptal etmemeye karar veriyorlar.

2 isim arasında seçim yapmaları gerekiyor.İlki, o sıralar Soilwork ile çalan Ricky(Rickard) Evensand ve ikincisi Kerry King'in tavsiye ettiği Dying Fetus'tan Kevin Talley. Ricky'i tanıdıkları için öncelikle O'nu tercih ediyorlar ve davulcu arayışları, yaptıkları telefon görüşmesi sonucu sona eriyor. Ricky atlayıp Cleveland'a geliyor, grup da tanışmak için Cleveland'a geri dönüyor ve ilk provayı yapıyorlar. Ricky sadece 6 gündür şarkıları dinliyor ve ilk kez gerçek davulla, grupla beraber çalma fırsatı buluyor. Buna rağmen çok iyi bir iş çıkarıyor ve gruba almaya karar veriyorlar ama bence adamı girdiğine de pişman ediyorlar. Çünkü Ricky davulları tam olarak albümlerdeki gibi çalmıyor, kendi yorumlarını katıp, bazı yerlerini de farklı çalıyor. Fakat detaycı ve mükemmelliyetçi Rob için bu kabul edilemez bir durum ve yeni davulcularını sürekli "orası öyle değil, şurada zile vuracaktın" v.s. şeklinde sıkıştırıyor. Gerçi bu kadar kısa sürede parçaların genel iskeletini bu kadar iyi çalmasını çok takdir ettiklerini, dünyada sayılı adamın bunu yapabileceğini de söylüyor ama aşırı detaycılık Ricky'i sonunda isyan ettiriyor ve "her parçadaki her detayı aynen hatırlamak çok zor, parçaların genel yapısına bağlı kalarak çalıyorum, bence şarkıların gidişatını bir oturtalım, ufak detayları sonra üzerine ekleriz" şeklinde bence çok mantıklı bir konuşma yapıyor. Girdiğin grup AC/DC falan olsa zaten böyle bir konuşmaya gerek kalmaz, birkaç günde konserde çalınacak tüm parçaların davullarını en ufak ayrıntısına kadar ezberlersin ama bayrağı devraldığın kişi Andols hayvanı olunca bence adam çok da haksız sayılmaz. Fakat Rob bunu kabul etmiyor ve "Parçaları ilk başta yanlış yoldan öğrenirsen sonra değiştirmesi daha zor olur. Önce her şarkıyı Andols'ın çaldığı şekliyle, en ufak detayına kadar öğren, yorum katmak istiyorsan sonra kat" diyor. Çin işkencesinden beter bu karardan sonra Ricky'i teybin başında; dizlerine ve havaya vurarak, halıyı kros niyetine kullanarak, deli gibi ayrıntıları ezberlemeye çalışırken görüyoruz. 1 saat 15 dakikalık sahne performanslı, headliner olarak çıkacakları Avrupa turu için sadece 12-13 günü olmasına rağmen yine de bu zor işin altından başarıyla kalkıyor ve ilk konser harika geçiyor. Kendisini seyirciye gururla, yeni davulcumuz diye tanıtıyorlar. Ricky konserde uzun ve harika bir de davul solosu atıp, aldığı alkışlarla gruba fanlar tarafından da kabul ediliyor. Solonun bitiminde ayağa kalkarak arkasındaki duvara yüzüstü kapanması, bugüne kadar gördüğüm en manyak ve en şık davulcu hareketlerinden biri oldu. Adam davul çalarken kendini resmen paralıyor, kırkını görememe ihtimali var bence. Kuliste kendisini, tebrikler ve pohpohlamalar eşliğinde bekleyen Chimaira elemanlarına verdiği tek cevap "göremiyorum" oluyor. Bir köşeye oturtup dinlendiriyorlar tabii adamı. Yuh dedim ilk seyrettiğimde, bir insan geçici körlük yaşayacak kadar abanabilir mi davula?

Avrupa turu bitiminde Slipknot ile beraber çalacakları haberini alıp büyük bir gazla Cleveland'a geri dönüyorlar. Bu Chimaira'nın o güne kadar ki kendi şehrinde verdiği en büyük konser olacağı için bunun hakkını vermek istiyorlar. Daha sert çalmak için konsere çıkarken birbirlerini yumruklayarak sinirlendirmeleri, elleri ortada birleştirip aynı anda bağırmaları falan süper, görülmeye değer metalik anlardan bazıları. Her grubun her zaman yakalayabildiği hisler değil. Çoğunlukla gruplara bu, hayatları boyunca bir kez oluyor. Bir tane en iyi albümün, bir tane en büyük fırsatın v.s.

Tabii ki böyle bir inanmışlık sonucunda çıkılan konser çok başarılı geçiyor. Bir ara Slipknot'dan Corey Taylor sahneye çıplak olarak sadece pipiciğinde bir çorapla çıkıp; kafa sallayıp, zıplayarak Chimaira'yı sevdiğini belli ediyor. Değişik bir grup dayanışması örneğiJ

Sonuçta grup, hayatının albümünü çıkartmıştı, turne çok başarılı geçmiş ve Chimaira'yı artık büyükler ligine taşımıştı, aralarındaki bağlar gitgide kuvvetlenen yeni  davulcularından da son derece memnundular. Kısa sürede bu büyük davulcu sorununu da  çözmüşlerdi ve tekrardan başarıya odaklanabilirlerdi. Fakat maalesef yanılıyorlardı. Yavaş yavaş, bagetleri teslim ettikleri kişinin, "öfke nöbetleri" gibi bilmedikleri yönleriyle tanıştılar. Dvd'de Ricky'nin, cep telefonuyla konuşurken aniden sinirlenip telefonu fırlatarak kırıp, yumruk ve tekmelerle kutulara falan girişme sahneleri var. Sonuç olarak beklenmedik bir şekilde Temmuz 2004'de yeni davulcuları Ricky, kişisel ve ayrıca bir takım visa problemleri sebebiyle bir anda grubu bırakıp ani bir kararla ülkesine dönüyor.

Zamanlama yine çok ama çok kötüydü. Çünkü Machine Head ile çıkacakları büyük turneye sadece 2 hafta kalmıştı ve ikinci kez aynı kabusla yüz yüze gelmişlerdi. Artık kimseye güvenemez hale geldim.com'a üye olduktan sonra üçüncü kez davulcu arayışına girdiler. (Yaw, çalabilsem Amerika'ya gidip ben çalardım, yeter ki üzülmesinler) Bu kez de daha önceden Kerry King'in tavsiye ettiği Kevin Talley ile görüştüler. Çok iyi bir davulcu olmasına rağmen tam bir gerzek olduğu, pis sırıtışı ve gururla anlattığı felsefesinden anlaşılıyor. Davul çalışıyla ilgili derin felsefesi şöyle"davula eski kız arkadaşım olduğunu düşünerek vururum".

Evet ilk filmimiz Kevin'ın Chimaira'nın gelecekteki davulcusu olup olamayacağı belirsizliği içinde, kafalarda soru işaretleri bırakarak bitiyor.

Sonrasında neler mi oldu? Hemen anlatayım, 2005'de Chimaira adlı kendi adlarını taşıyan bir albüm yaptılar. Davulda Kevin Talley vardı. İlk ve son kez bir Chimaira albümünde, orijinal davulcu Andols dışında birisi çalmış oldu. Evet, doğru anladınız. Bunca karmaşaya yol açan, gruba sıkıntılı anlar yaşatan Andols, 2007 tarihli Resurrection albümünde gruba geri döndü. Bu albümün dvd'li versiyonunda hikayenin kaldığı yerden devam ettiği 1 saatlik yeni bir video yayınlandı Siz bir alt satıra gözünüzü kaydırarak ikinci filmi okuyabilirsiniz. Fakat benim neler olduğunu öğrenmek için arada 3 sene beklemem gerektiJ

İkinci filmimiz de birincinin konseptinde, yolda araba ile giderken ve konuşmalar eşliğinde başlıyor. Mark'ın anlattığına göre kendisi ve Chris gruptan az kalsın ayrılıyorlarmış. Grup dağılmanın eşiğinden dönmüş, bu arada yeni davulcu Kevin ile yollarını ayırmışlar. Mark bunları söylerken yıllardır rastalı olan saçlarının kısacık kesildiğini görüyoruz. Ve görüntü stüdyoya kayıyor, Andols "zaten hiç bırakmamış olması gereken" bagetlerini geri almış, davul kaydı yapıyor. İlk videodan cılız vücudu ve uzun saçlarıyla görmeye alışık olduğumuz Andols, gruptan ayrı kaldığı sürede sıkı kas yapmış ve saçları kesmiş. Ama bebek suratlı bir adam olduğu için o kaslar hiç olmamış ya neyse. Bence bi iğne batırsınlar, sönsün.

Andols'ın ayrılmasına en çok bozulan kişi olan gitarist Rob, "diğer davulcular da iyiydi, onlarla da oluyor gibi hissediyordum ama Andols ile tekrar çaldığımda, işte bu dedim. Andols'ın çalışı ve elleri, eeee, MÜKEMMEL" diyerek eski grup arkadaşıyla çalmayı ne kadar özlemiş olduğunu ifade ediyor. Sadece Rob değil, herkes arkadaşlarının dönüşünden dolayı çok mutlu ve kendisinin de yaptığı konuşmalardan, problemlerini çözmüş olduğu, geri dönmekten çok mutlu olduğu anlaşılıyor. Yani ortada grup adına çok pozitif bir hava var. Bu konuşmalar sırasında Andols'ın çaldığı bölüm, Resurrection albümünden 10. parça olan Needle'ın sonları. Eğer albüm sizde varsa bu şarkıyı ileri alıp 01:53'den sonrasında sadece davulu dinleyin. Sona doğru gitgide artan tansiyon mükemmel ve son 10 saniyedeki trampet numaraları aklı başında bir insan yavrusunun yapmaması gereken hareketlerden.

Sonrasında vokalist Mark'ın hastanede sırt ve boyun tedavisi görüntüleri var. "Yıllardır kafa sallayıp, moshpitlere dalmaktan sırtımı mahvettim" diyor. Evet hemen ders çıkarın Mark abinizden ve azarken bile dikkatli azın, tamam mı? Aferin.

3. albüm sonrası plak şirketinin desteğini yetersiz bulmuşlar ve albümün harcandığını düşünüyorlar. Bu yüzden 4. albüm olan Resurrection, Roadrunner'dan değil Ferret Music'den yayınlanmış. Grubu dağılma aşamasına getiren sebeplerden biri de bu. Filmin sonuna doğru tekrar bu konuya dönüldüğünde yeni plak şirketinden bir yetkili "Chimaira ismine çok güvendiğimiz için yeni albümle ilgili tek bir nota bile duymadan anlaşma yaptık" diyor. Gitarist Rob da yeni plak şirketlerinin "Yaptıklarınızı çok beğeniyoruz, arkanızdayız, alın size para, kayda başlayın ve eğlenmenize bakın" şeklindeki yaklaşımlarının grubun tüm sorunlarını çözdüğünü, içleri çok rahatlamış bir şekilde sadece müziklerine odaklanabildiklerini söylüyor.

Plak şirketleriyle ilgili yapılan ciddi açıklamalardan sonra Mark oturmuş telefonla konuşuyor fakat bir anda sinirlenerek, kalkıp telefonu duvarda parçalayıp bağırmaya başlıyor. "Yaa, hani grup tüm olumsuzlukları aşmıştı, yine ne var?" derken bunun ilk videoda Andols'ın yerine gelen davulcu Ricky'nin öfke nöbetiyle bir dalga geçme olduğunu anlıyorum. Şaka olsun diye yapılan çekimde olan zavallı telefona oluyor.

İlerleyen dakikalarda yeni prodüktör Jason Suecof ile tanışıyoruz. Belden aşağısı tutmadığı için tekerlekli sandalyeye mahkum olan bu deli, bugüne kadar gördüğüm ilk engelli hiperaktif. Yani hiperaktif tanımlamasında "yerinde duramayan" lafı mutlaka geçer. Bu adam bacakları sakat olduğu için yerinden hiç kıpırdamıyor ama sıradan hiperaktiflere de taş çıkartır bence. Hiç susmuyor, bağırıp çağırıyor ve elinden gitar ya da bası düşürmüyor. Evet, tanımayanlar için biraz ayrıntıya gireyim dedim, eğer Trivium, God Forbid, Devildriver, All That Remains ve benzeri grupları seviyorsanız bilin ki hepsinin prodüksiyonu bu delinin elinden çıkmadır. Yani Amerika piyasasında önemli bir prodüktör. Aynı zamanda müthiş gitar çalıp her tür vokali yapabiliyor. Capharnaum adlı Florida'lı bir teknik death metal grubunda da gitar çalıyor. Bu arada videoda sürekli manyaklıklar yapan Jason'un, bas gitar kaydı sırasında, hissetmeyen sakat bacağını içinde kemik yokmuş gibi 180 derece büküp ayakkabısının tabanını mikrofon olarak kullanarak yaptığı brutal vokal, heavy metal tarihi absürdlükleri listemde ilk 10'a girmiştir. Görmeden ölmeyin derim.

Filmi seyretmeye devam ettikçe basçı Jim LaMarca'nın LaMafia Beats grubu adı altında bir hip-hop klibini seyrediyoruz. Şaka mıdır, değil midir tam anlamadım ama adamın boynunda elim kadar altın kolyeler falan var klipte???

Sonrasında Mark, bir önceki albümdeki şarkıları gitaristleri Rob'un evde kendi başına yaptığını ve neredeyse bitmiş bir halde stüdyoya getirdiği ama yeni albümü hep beraber yaptıklarını ve böylesinin çok daha iyi olduğunu söylüyor.

  Albümdeki son şarkı olan Empire'da kendi çaldıkları klavyelerden memnun olmayan grup elemanları, konuk sanatçı olarak klavye çalması için Morgoth'u getirtmeye karar veriyorlar. Bu Alman death grubu Morgoth değil, adı Morgoth The Impaler olarak da geçen tek bir kişi. Ondan büyücü diye söz ediyorlar, yapsa yapsa O yapar diyorlar ve konuşmalardan Norveç tarzı Black Metal yapan birisi olduğunu anlıyoruz. Buraya kadar her şey iyi güzel de, konuk sanatçımız geldiği zaman ufak çaplı bir şok yaşıyoruz çünkü stüdyonun kapısında büyük siyah bir jeep duruyor. Morgoth arabadan; pelerini, corpse makyajı ve elinde boyu kadar baltası ile beraber iniyor. Şaka mı lan bu? demeye kalmadan stüdyonun bahçe kapısını elinden ışınlar çıkararak dokunmadan açıyor ve yavaşça yürümeye devam ediyor. Stüdyonun içine döndüğümüzde etrafı sis basmış olduğunu görüyoruz. Grup elemanları şaşkınlık içinde birbirine bakarken içeriye Morgoth giriyor, "hoşgeldin, nasılsın?"ları duymazlıktan gelerek direk olarak klavyenin başına geçip baltasını bile bırakmadan tek tuşa basarak introyu yapıyor. Bitirince de yine tek kelime etmeden gidiyor, arkasından "Dude; dude, that was fuckin' awesome" falan diye bağırıyorlar ama nafile. Bahçede ağaçların arasında yürürken bir şimşek çakıyor ve Morgoth ışınlanıyor. Bunu bir şaka sanıp cd kitapçığına baktığımda gerçekten böyle bir adamın olduğunu ve konuk sanatçı olarak o introyu çaldığını gördüm. Böyle çalmadığı kesin amaJ

Şimdi ilk videodaki (The Dehumanizing Process) karamsarlığa, yokluklar içinde yapılan müthiş albüme, kendini ispat etme çabasına v.s. aşık olan ben, bu ikinci videodaki bu şaklabanlıklar karşısında önce çok şaşırıp üzüldüm. Fakat sonra zamanla alıştım ve iyiki de yapmışlar dedim. Bence son zamanlarda seyrettiğim en komik metalik olaylardan biri. Bir de aklıma Municipal Waste şapşallarının videosunda, sabah kahvaltısında corn flakes'lerine süt yerine bira koymaları geliyor. O da ayrı bi efsane benceJ

Evet, ikinci filmimizin de sonuna yaklaşıyoruz. Sırada albümün gözbebeği şarkısı "Six"in baştan sona kayıtlarından oluşan 10 dakikalık falan bir klip var, aralarda elemanların konuşmalarını da üzerine eklemişler. Sonrasında kapanışı prodüktör Jason Suecof yapıyor. Akustik gitar ve duman makinesi  eşliğinde 4-5 dakikalık doğaçlama bir şarkı söyleyerek grup elemanlarıyla dalga geçiyor. Zaman zaman harika bir rock şarkısı gibi söylerken bir anda parçayı Cannibal Corpse tarzına çevirip brutal vokal yapıyor. Chimaira elemanları hakkında anında salladığı sözler de inanılmaz komik. Videonun görülmeye değer anlarından biride bu. En sonda da The Adventures Of Morgoth diye mini bir bölüm var. Morgoth'un black metal kıyafeti, makyajı ve baltasıyla; havuza girmesi, otostop çekmesi ve bowling oynaması gibi efsane komedilere şahit oluyoruz. Bunları Youtube'a koymuşlar, daha önce anlattığım stüdyoya gelişi falan da var, haberiniz olsun.

2007 tarihli Resurrection'ın üzerinden 2 sene geçti ve günümüze geldik, 2009'da The Infection adlı 5. Chimaira albümü yayınlandı. Gelenek bozulmadı ve bu albümün de limited versiyonunda albümün yapılış dvd'si var. Evet, şimdi kısaca bu 3. filmimize de bir göz atalım.

Video Mark'ın konuşmasıyla başlıyor ve yeni albüm için kullandığı ilk kelime "deneysel" oluyor. Evet, The Infection grubun bugüne kadar yaptığı en farklı, karanlık ve atmosferik albümü. Sanki bir korku-gerilim filmi soundtrack'i gibi. Web sitelerinde aylar önceden yayınlanmaya başlayan tanıtım resimlerini, videolarını gördükten ve albümü ilk dinlediğimden beri aklıma hep Resident Evil filmleri geliyor. Bence bu albüm diğer birçok grubunda zamanında yaptığı gibi, kendine en uzak albümü ve bundan 2 albüm sonra köklere dönüş diye lanse edilen bir albümleri çıkacak. The Infection ise hayranları ikiye bölen, kimilerinin taptığı, kimilerinin de burun kıvırdığı bir albüm olarak hatırlanacak. Kendi adıma çok ama çok beğendim, belirtmeden geçemeyeceğim. Beni susturup tekrar Mark'a söz hakkı verirsek şöyle diyor "Bildiğiniz gibi önceden; davulcu problemleri, plak şirketi problemleri, müziği bırakmak zorunda kalma korkusu gibi şeyler yaşadık. Hepsi geride kaldı, şu an çok rahatız ve bu albümü bu rahatlıkla, eğlenerek ve içimizden geldiği gibi yaptık" Yine araya giriyorum ama eğlenirken böyle müzik çıkmaz, eğlenen adam glam falan yapar. Ne halt ettiklerini bilmiyorlar ama neyse...

Yeni kayıt için The Impossibility Of Reason'ı kaydettikleri Spider Stüdyolarına geri dönüyorlar. Matt eski stüdyolarına geri dönmekten dolayı çok mutlu, "Duvarlar aynı, kanepeler aynı, her şey aynı ve bu durum güzel hatıraları da beraberin de getiriyor" diyor.

Videoda ağırlıkta olarak kayıtlardan görüntüler var, bazen yorum bile yapılmadan dakikalarca nasıl çaldıkları gösterilmiş. Ben en çok vokal kayıtlarından zevk aldım. Mark her albümde brutal vokal yapar ama bu albümde bazı yerlerde o kadar kalın perdeden böğürmüş ki artık kalbimde en üst öküzlük mertebesine yükseldi.

Yeni albümün farklılığına şaşıran sadece fanlar değil, klavyeci Chris Spicuzza beste aşamasında olmadığı için "benim için sürpriz oldu, hiç böyle bir şey beklemiyordum, önceki albümlerde yapılanları anlayabiliyordum, nasıl bir şey çıkacağını önceden tahmin edebiliyordum. Ama yeni albüm eee, tam olarak death metal etkilenimli de denemez, ııımm, oldukça groove, heavy..." falan şeklinde uzun uzun tanımlamaya çalışıyorJ

Evet sizin anlayacağınız The Infection, böylesine derin ve ilginç bir albüm. Favorilerimden olan Secrets Of The Dead parçasının altında dönen gitar melodisinin etkileyiciliği süper. The Disappearing Sun çok güçlü bir şarkı, Impending Doom inanılmaz. (Türkçe'ye çevirmeye çalışıp anlamının içine ettiğim için sildim, aynen İngilizce'sini yazacağım). Bu parçanın nakaratı şöyle:

These problems don't have solutions

We're rotting inside this cell

Our bodies are like a prison

Only death will save us from this hell

Ya, bi insana yaşamak bu kadar mı acı verebilir? diyerek arabesk fışkıran şarkı sözlerinden dolayı Mark Hunter'ı kutluyorum. Şarkı tavsiye edeyim derken baktım albümdeki parçaların 10 tanesini de yazmak geldi içimden, bu işi burada kesmeye karar verdim. Sadece şunu söyleyeyim, albümün farklı versiyonları ile beraber yayınlanan Revenge, Warpath ve Convictions adlı 3 ayrı bonus şarkısı daha var. Meraklılarının dikkatine! Bir de dünyada sadece 580 tane yapılan The Infection Box Set var. İçinde, virüsü bulaştırmanız için şırınga şeklinde tasarlanmış usb stick v.b. cicili bicili şeyler var, haberiniz olsun. 

Evet, 3. filmimiz de bitiyor ama son da ufak bir sürpriz var. Zavallı davulcumuz Andols, MTV'den özenmiş olacak ki ünlülerin muhteşem evlerinin gezilip, tanıtıldığı Cribs programından yapası gelmiş. Ve sağolsun, evinin kapılarını bizlere açmış. Açmasa daha iyiymiş, salonda 2. el mobilya dükkanından aldığı zevksiz koltuklar ve yine 2. al aldığını söylediği kötü bir televizyon var. Kardeşinin arkadaşından aldığı bilgisayar sehpasının sandalyesini tanıttıktan sonra bir şey bulamayıp odaya kaçıyor(yemek masasını görmeyin zaten). Koca oda da bir karton kutu ve bir sallanan sandalye var, ne yapacağını bilemeyen Andols sandalyeye oturup sallanıyorJ  Yatak odasında hiçbirşey bulamayan adamımız sadece bowling topunu gösterip iğrenç mutfağına geçiyor. Buzdolabının içindekileri göstereyim derken yanlışlıkla her şeyi dışarı döküyor. Bari balkon sefası ile durumu kurtarayım diye balkona çıkıyor ama manzara otopark ve karşı binadan ibaret. Şimdi de dışarı çıkalım diyor ve Cribs'den alışık olduğumuz sıra sıra dizilmiş Ferrari'lerin, Lamborghini'lerin tanıtılacağını sanıyoruz. Fakat Andols'ın, bırakın 22" çelik jantı falan, plastik jant kapağının bile biri düşmüş olan sıradan bir Toyota Corolla'sı var. Rap müzik eşliğinde gururla arabasının önünde sırıtarak poz veren Andols'a "Utan ve Öl" diyerek mekandan ayrılıyoruz. Son filmimiz de burada bitiyor ve ilerde yenilerinin çıkmasını umarak alt paragrafa geçiyoruz.

Buraya kadar dayanabilen sabırlı okuyucular için bir sürprizim var. "Chimaira nasıl okunuyor ya?" sorusu yıllardır sorulan bir soru. Bu belirsizliğin bir sebebi var çünkü isim İngilizce değil, bir mitolojiden alınma. Doğru okunuşu "Kımiıra" şeklinde fakat menejerleri, kendi plak şirketleri v.s. herkes gruba "Kaymera" diyor ki bu da doğru kabul ediliyor. Konser görüntülerinde grup seyirciye "Hi, we're Kımiıra" diyor, seyirci de "Kaymera, Kaymera" şeklinde tezahürat yapıyorJ Bitmez bu "nasıl okunuyor?" karmaşasıJ Ama bilin ki ülkemizde birçok kişinin söylediği "Şimira" kesinlikle yanlış ve Şimira diye ancak hamster ismi olur.

Yazımı bitirmeme yakın değinmek istediğim son bir konu kaldı. 80'li yıllardan itibaren takip ettiğim metal olayında türlere her zaman için önem vermiş, nu-metale kadar da sınıflandırma olayına kafa yormuşumdur. Fakat 2000'li yıllarda bu sınıflandırma ve bir türe sokmaya çalışma mevzusu beni eskisi kadar alakadar etmez oldu. Zaten türler de gitgide birbirinin içine daha çok girer hale geldi. Yani eskiden glam ya da thrash dediğinde bu kesinlikle elma ve armuttu. Birbirine asla karışmazdı ve kesin sınırlarla birbirinden ayrılırdı. Oysa şimdi öyle gruplar var ki başında death metal sandığın bir şarkı bir anda thrash, heavy metal ya da hardcore'la birleşip nakaratında Queen'i andıran güzellikte bir rock parçasına dönüşebiliyor. Dolayısıyla tür tanımlamaları da gitgide çeşitlenip kafa karıştırıcı bir hal alıyor. Ben işin kolayını buldum, hepsine metal diyorum. Hatta kısa bir süredir rock 'n roll bile demeye başladım. Uzun lafın kırpılmışı, Metalcore türünün en önemli temsilcilerinden diye lanse edilen Chimaira benim için bir metal grubudur ve tüm diğer gruplar gibi herhangi bir türe de bağlı kalmak zorunda değildir. Zaten "bu nasıl metalcore albümü?" şeklinde aldıkları kötü eleştiriler çoğunlukla Türkiye için geçerli sanırım. Çünkü netten takip ettiğim kadarıyla dünyada The Imposibility Of Reason sonrası albümleri de çok beğenen büyük bir kitle var.

Sonuç olarak Chimaira artık hız kesmeden yoluna devam ediyor. Keserse de iyi sebeplerden kesiyor. Mesela gitarist Matt, yazıyı yazdığım şu sıralarda oğlunun doğumunu kaçırmamak için geçici olarak turneden ayrıldı, 1 ay içinde bir baba olarak gruba geri dönecekJ

Son albümle birlikte bizlere de bir görev verildi. Albümün sloganı şuydu: SPREAD THE INFECTION. Nezle olup onun bunun suratına hapşırın manasında söylenmediğini tahmin ettiğim bu slogan için yazdığım bu yazı umarım yeterince "BULAŞTIRICI" olmuştur. Sadece son albümü değil, genel olarak Chimaira hastalığını yaymayı bir borç biliyorum. Sevgiler...

 

                                                                                              Umur Akaydın

                                                                                              8 Ekim 2009

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: