MÜZİK ODASI

BURZUM - "BELUS" & DARKTHRONE - "CIRCLE THE WAGONS"

Mert Yıldız - 14 Mart 2010

Arabesk filminde Müjde Ar'ın bir amcanın tecavüzüne uğradığı sahne vardır. Yaşlılıktan dolayı yanlış hatırlıyor da olabilirim, ama şunun gibi bir şeydi. Adam otostop çeken Müjde ablayı kamyonuna alır "geç kızım otur" diye, sonra yavaştan sarkmaya başlar. Bizimki "aa napıyorsun xxx amca" gibi bir şey dediğinde aldığı cevap da "ben ne yaptığımı biliyor muyum ki kızım?" olur.

Tabii ki bu travma Müjde Ar'ın canlandırdığı karakteri çok derinden etkiler ve hayatını şekillendirir. Hiçbir düzgün ilişki kuramaz, barlarda falan deli gibi sarhoş olup kucaktan kucağa koşar, kendisini seven birisi çıkınca da herifin durumunu istismar eder kan kusturur vs vs... Bunlar filmde yok, geceleri rüyalarımda açıklayamayacağım güçler tarafından bilgilendirildiğimden bunları sizlere ben aktarıyorum. Aktarıyorum ki konuya bağlayabileyim yoksa bağlayamadan MAL gibi ortada kalacağım.

İşte, Bathory, Celtic Frost (aslında Hellhammer demek daha doğru olur), Venom gibi grupların '80'ler başında yaptıkları da bunun gibi bir şeydi. Adamlar inanılmaz bir ruhla kaydedilmiş, karanlık, ürkünç, berbat kayıtlı ve berbat müzisyenlik barındıran kayıtlarını bir avuç problemli gencin önüne atınca o gençlerin duyguları da bir nevi Müjde Ar tepkisi verdi muhtemelen. Tecavüz travması bir nevi. Ama ne Cronos, ne Tom Warrior, ne de Quorthon "ne yaptıklarını biliyorlar mıydı ki be kızım?"

Şok edici satanik imajda ve bu karanlık, ilkel kayıtlarda özellikle de Norveçli gençler kendilerini buldular. Ama onlar o bar senin bu bar benim lap-dancing yapmak yerine (aslında alay etmemek lazım lan) önce stüdyoya (4 kanallı kayıt aletleri) kapanıp bu zikrettiğim isimlerin izinden giden müzikler ürettiler. Sonra da kendi aralarında yaratmış oldukları o vahşi alternatif-evrene kendilerini öyle bir kaptırdılar ki kilise yaktılar, cinayetler işlediler, hapislere girdiler.

Geriye ne kaldı? Bu garip ancak inançla üretildiği belli olan, bir çeşit yer altı sanat formu gözüyle bakabileceğimiz, kendi dünyasında soluk alıp veren müzikler, ve de tabii ki, bir avuç çocuk olmalarına karşın onları zihinlerinde süper kahramanlar gibi gören koca bir nesil. Böylelikle bu adamların neden bunu yaptığını anlayamadan bu "kvlt" anlayışı kendince sürdüren binlerce grup ile, bunların toplum karşıtı, kötücül duruşlarında kendilerini bulan, bir çeşit pseudo satanik-punk gözüyle bakabileceğimiz  "black metal mafya"ları çıktı ortaya. Cidden sağlam sanat üretmiş olacaklar ki herifler, bugün Sri Lanka ve Ankara gibi yerlerde bile black "mafyası" var. Eşek kadar adam olmuşsunuz uğraştığınız şeye bak diyecem de, bir yandan da ulan diyorum, ne biçim bir güce güce sahipmiş ki bu adamların müziği, yani herhalde Norveç'ten birine anlatsan güler falan ama burada resmen bunu yaşayan adamlar görüyoruz, demek cidden iyi sanatçıymış bu herifler ki buna sebebiyet verdiler.

Black Metal'in belgesellerle, kitaplarla falan filan (maalesef bu olaylara girmiş insanların aslında 20'li yaşlarının başında bir avuç problemli çocuk olduğu gerçeği göz ardı edilip işin "mit" boyutu istismar edilerek) inceleme altına alındığı şu dönemde, o günlerden geriye kalmış belki de en önemli iki ismin yeni albümleri ile karşı karşıyayız. Benzer noktalarda, benzer zevkler üzerinden müzik üretmeye başlamış olmalarına rağmen, bu iki ismin zaman içinde izlemiş olduğu yolun birbirinden ne kadar ayrıksılaşmış olduğu, bence gerçekten çok enteresan bir durum.

Burzum'dan girelim. Varg Vikernes günümüzde gerek kısa zaman içinde satanizmden tamamen uzaklaşıp Pagan temalarına yaklaşması ve ırkçılığı benimsemesi (ya da daha en baştan ırkçı olması) ile, gerekse de türün bir diğer lider grubu olan Mayhem'in asıl adamı Euronymous'u vahşice öldürmesi ve yakmış olduğu kiliseler ile hatırlanmakta. Ancak bu sansayonel ve şoke edici olaylar ve tartışmalı söylemlerin ardında sanatsal anlamda çok güçlü bir müzik bırakmış ve tonlarca benzeri grubun ortaya çıkmasına sebep olmuş olduğu da çoğu kişi tarafından unutulmuş olan bir zat. Günümüzde Burzum'a karşı insanların duruşu resmen iki ayrı uca taşınmış durumda. İlk grup tabii ki, Vikernes'i insanüstü hayali bir karanlık-kahraman / modern Saruman olarak gören fanatik kitle, diğer kitle de adamla birlikte adamın bütün üretimlerini alaya alan "Humzuma zumzuma / kafam girsin Burzuma muhaha nuhaha eğiöğöö" şeklindeki hırbotör kitle. (Zorunlu not: Yahu kardeşim, niye kimse şunu diyemiyor, "bu herif söylemleriyle yaptıklarıyla tam bir şerrrefsiz, bir hıyar, yaptığı müziği ise sevmiyorum, ilgimi çekmiyor, yorum yapmamayı tercih ediyorum." Huyum olmamasına karşın açıkça söyleyeyim ki bence Vikernes çok normal bir adam değil, adamın ne yaptıklarını ne de söylemlerini tasvip ediyorum -kaldı ki siyahlara laf edip blues çıkışlı bir müziği siyah enstrümanı ile yapması başlı başına kepazelik-, ama bir insanın manyak olması, ruh hastası olması, akli dengesinin yerinde olması, hatta ve hatta şerrrefsiz falan olması adamın güçlü sanat üretmesini engellemiyor.)

Vikernes burada bahsedeceğimiz yeni albümü "Belus" sonrasında verdiği ilk röportajda "Evet ben dar görüşlü, aşırı tutucu, din karşıtı, insanları sevmeyen ve kaba bir herif olabilirim, ve evet, bu dünyadaki herkes ve her şey ile problemim var, ama ben deli değilim" diyor ve Burzum müziğinin hiçbir şekilde politik ya da din-karşıtı söylemler içermediğini de üzerine basarak belirtiyor. Açıkçası evet, bilhassa da "Filosofem" albümüne bakacak olursak, Vikernes'in mitolojiden etkilenerek müziğine tamamen hayranlık duyduğu ve bağlı hissettiği bu mitoloji folklörü yedirdiğini, ötesinin ise müziğinde değil, tamamen yaptıklarında ve söylediklerinde olduğunu görebiliriz.

Ancak yukarıdaki demeçte en çok dikkat çeken kısım bence "dünyadaki herkes ve her şey ile probleminin olması" durumu, ki bu da zaten tüm bu grupların çıkışını sağlayan hislerin toplamından ibaret. Vikernes, Fenriz ve Euronymous gibilerin belki her biri farklı bir şeyi savundular ve çakıştıkları noktalar oldu, ancak hepsini birleştiren şey (en azından başlangıçta) tartışmasız biçimde insanlığa duydukları nefretti.

Vikernes anlaşılan daha cesur kaldı, ya da yaptıklarının sonucunda cezalandırılmış olması onu kendisine karşı dönmek, kendini inkar ya da karikatürize etmek zorunda bırakmadı. Burzum'un sadece Vikernes'ten oluşan ve buram buram yalnızlık kokan müziğinin kaynağı da burada. Vikernes "Belus"da "Filosofem" albümünde bırakmış olduğu yerden kendi yaratımı olan şeyi üretmeyi sürdürüyor. Tabii ki artık Burzum isminin çevresinde eski günlerde olduğu gibi bir gizem ya da mit bulutu mevcut değil. "Filosofem" ya da "Hyvis Lyset Tar Oss" gibi albümler ilk kez dinlendiğinde alınan yoğun, ürkünç hisleri çoğu kişi bu yeni albümde alamayacak, zira artık Vikernes'i çok yakından tanıyoruz ve yapmış olduğu şeyler ve radikal fikirlerinin dışında, onu diğer insanlardan ayıran çok da fazla bir şeyin olmadığını biliyoruz. Vikernes karanlık, doğa üstü bir karakter değil, o sadece kilise yakmış, adam öldürmüş, ırkçılığı savunan ancak nihayetinde ailesi ile bir çiftlikte yaşayan, gitarını bilgisayara bağlayıp her normal müzisyen gibi kayıt yapan bir adam.

Ancak diğer yandan müziğin korumakta olduğu çizgi de Vikernes'in o eskiden kalma gizemler ağının dışına taşıyıp müzikal fikirlerini en saf halinde görmemize yardımcı oluyor. "Belus" bu bakımdan belki de en "arı" dinlenim sunan Burzum albümü. Ve genel olarak albümde tüm o bahsettiğim "gizem kaybı"na karşın, güçlü bir dinlenirlik olduğu gerçek.

Ve şimdi gelelim, Vikernes hapiste ömür çürütürken dışarıda çok farklı bir değişim geçiren diğer Norveç Black Metal büyüğüne, yani Darkthrone'a.

Darkthrone'un Death Metal ile başlayıp ruhunu eski Possessed, Bathory ve Hellhammer gibi gruplardan gelen köklerinin bilincine vararak Black Metal'e adamasının üzerinden neredeyse 20 sene geçti. Pekala, bu 20 sene içinde kendi bildikleri şeyi yapmak sureti ile Black Metal türünün içinde izlerinden giden yüzlerce grup bırakmış oldukları bir gerçek. Ancak eminim çoğu kişi grubun bilhassa "The Cult Is Alive" albümünden itibaren müziklerini taşıyacakları noktayı önceden tahmin edememiştir. Her ne kadar bahaneleri "biz zaten her zaman için bir Tribute grubuyduk" olsa da, "The Cult Is Alive" ile "Transilvanian Hunger" isimli iki albümün arasında bir açıdan dev bir uçurum söz konusu ki bu da çoğu kısım tarafından görmezden gelinirken, grup tarafından ise açıkça üzeri örtülüyor. Ne mi peki bu uçurum?

Duygu uçurumu.                                                                  

Pekala, "Transilvanian Hunger" Bathory'nin ilk albümlerinin izinden gitme derdinde olan "bir nevi" bir diğer Tribute albümüydü. Ancak Vikernes'in birkaç paragraf öncesinde alıntılamış olduğumuz demecini hatırlarsak, bu adamların müzikal çıkış noktasında da "herkese ve her şeye karşı duyulan nefret"in hakim olduğu gerçeği ile karşılaşırız. "Transilvanian Hunger" ve dönemin diğer albümlerinde yapılan müzik salt müzikal aidiyetin yanında, aynı zamanda da bu nefret ile beraber depresif hislerin dışa vurulması için kullanılmış bir "araç"tı da. Fenriz '90'lı yıllarda bir dönem adım adım alkolün eşliğinde yok oluşa doğru gitmekte olduğundan bizzat kendisi röportajlarda bahsetmişti.

Depresyonun ve intiharsal eğilimlerin dibine vuranlar bilir. Bir noktadan sonra sürekli hayalini kurduğunuz şeye ulaşamadıkça kendinizi acınası bir karikatür, bir başarısızlık ve güçsüzlük abidesi olarak görür ve "zaten kendi kendime rezil oldum" diye dilimize çevrilebilecek hisler eşliğinde bünyeyi geyiğe verirsiniz.

İşte Darkthrone'un "The Cult Is Alive" ile başlayan bu ikinci döneminde de bana göre bu hakim. Müziğin, uçtaki duyguların dışavurumu olmaktan çıkarılarak salt bir zevk aracı haline getirilmiş olması. "Transilvanian Hunger"ı yapan Darkthrone hem özgün bir gruptu, hem de bir Tribute grubuydu. Bugünkü Darkthrone ise "biz hep müziğe taptık, bizim izolasyonumuz sevdiğimiz ve ait olduğumuz müziktedir" gibi bir şeyi savunan safi bir Tribute grubu.

Aslında bu çığır açan bir yaklaşım da değil zira Japon efsane Sabbat başta olmak üzere, yeraltında sürünen birçok grup bunu uzun yıllardır sürdürüyor. Darkthrone için ise bu kendi oluşturmuş oldukları tabuları bir bir yıkmak sureti ile Black Metal'e gerek g*t korkusundan, gerekse de "dinlediğimi gören komşular ayıplar" gibi düşüncelerden sebep uzak olan dinleyicileri kendilerine açık hale getirmeleri ile başladı. Artık Darkthrone bir Black Metal kültü değildi, bir müzik kültüydü. Ve o günden itibaren bilhassa da Fenriz öncülüğünde evlerinde dinlemekten zevk aldıkları müziklerin üzerine daha da fazla giderek sound'larını Black Metal'den çıkarıp başka bir yere sürüklediler.

Pekala, bir espri birkaç sefer komik gelebilir. Ancak bu espri üst üste beşinci, altıncı sefer yapıldığında artık kabak tadı vermeye başlar. Darkthrone'un yeni albümünde de grubun başına gelmeye başlayan şey bu. Müziklerini son birkaç albümdür enteresan kılan şeyin "bak aslında biz buyuz" şeklinde dinleyiciyi şaşırtmaktan çok fazlası olmadığını görüyoruz. Zira bu albümde birkaç Fenriz mahsulü olduğu belli olan parça ismi dışında "aa ne yapmışlar lan" dedirten bir şey yok. Tamam, müzik kıro gibi böyle göz boyayıcı soslar üzerinden dinlenmemeli, ancak "kötü kayıtlı metal" albümlerini dinlenilir kılan en önemli şey olan "basit ve dile dolanan melodiler"den de bu albümde son derece az sayıda mevcut ve albümün büyük kısmını "sadece" kötü yazılmış, akılda kalmayan parçalar

Tüm bu zırvalamalarımın ardından geriye çekilip baktığımda görebildiğim şey, bir grubun zamanında barındırmış olduğu hislerin çeşitli olaylar üzerinden belirli bir tepe noktasına ulaşarak, bir çeşit duygusal sabitlenme, kendini onaylama, aklama ve rahatlama getirerek sanatını bıraktığı yerden  sürdürebilmesinin sağlanmış olduğu, diğer grubun ise duygusal anlamda bir tepe noktası yerine derin, tatsız bir çukura ulaşarak oradan çıkışı kendini inkar etmek, kendini öldürüp yeniden yaratmak, hatta kendi kurduğu dünya ile alay etmekte ve "değişmekte" bularak hayatta kalabilmiş olduğu. Burada galip ya da kaybeden tabii ki yok ancak müzikal anlamda neden yeni Burzum albümünün doyurucu olmasına karşın Darkthrone'un her albümünde banalliğe biraz daha hızlı yaklaşmakta olduğunun sebebi belki de burada bir yerlerde saklı.

 

Mert Yıldız



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: