MÜZİK ODASI

Bozburun semalarında bir gezenti kuş, mavi

Alper İzkara - 28 Temmuz 2012

Kardeş Yayınlardan Yarınlar Dergisi sanal ve fiziksel yayınlarını uzunca bir süredir devam ettiriyor. DeliKasap olarak, Yarınlar dergisinden Alper İzkara dostumuzun Bülent Ortaçgil hakkında hazırladığı ve Yarınlar Nisan 2012 baskısında yayınlanan çalışmasını okurlarımıza sunuyoruz.

Yarınlar'da düzenli olarak sürdüreceğimiz bir köşemiz daha oldu "Sesin Siyaseti". Üzerine külliyat yazılabilecek denli geniş olan bu meselede; somut örnekler üzerinden giderek; bu örnekleri çok derine in(e)meden, tarih sırası gözetmeden belirli bağlamlar içine yerleştirerek, sesin-müziğin siyasi potansiyellerini incelemeye çalışacağız. Müzisyenin dinleyicisinde "neyi örgütlediği" üzerine kafa yormaya çalışacağız. Kimi yerlerde oldukça öznel değerlendirmelere düşeceğimiz -kaçarımızın olmadığı- düşünülürse, sürç-i lisan edersek affola. İlk olarak bir kent ozanından, Bülent Ortaçgil'den bahsedeceğiz.

Bozburun semalarında bir gezenti kuş, mavi

Ortaçgil şarkılarının siyasi bir keskinliği yoktur, kimi sıkıntılar hissedilir, bir şeylere sitem vardır, fakat çoğunlukla "her şey siyaset, biraz hava alalım yahu!" minvalinde bir hissiyatın üzerinde şekillenirler. Ortaçgil her daim saftır, büyümemiş bir çocuğun kalbinden bir parçayı -bütün zaaflarıyla- taşır. Müziğinin sakinliğinden, kelime vurgularına "hırssız"dır. Odağı "toplum" değil "birey"dir. Bireyi, bireyleri gözler, duyar, dokunur, kurcalar, kaşır, deşer, açar...

Çekirdek

Önceleri mesleği kimya mühendisliği olan Bülent Ortaçgil'in, lise yıllarında temellerini attığı müzisyenliğin "ciddi" serüveninin, 1971'de 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyken Bülent adıyla yayımladığı Anlamsız / Yüzünü Dökme Küçük Kız 45'liği ile başladığı söylenebilir. Bu 45'liğin ardından gelen ilk stüdyo albümü Benimle Oynar Mısın?'ı da 1974 yılında Bülent adıyla yayımladı. Ortaçgil'in müzisyenlik hayatı boyunca düşünsel ve eylemsel olarak besleneceği ana damarı oluşturan bu albümde Onno Tunç ve Ergun Pekakçan'la çalıştı. Albüm sonrası müzik teorisi ile ilgilenmeye başlayan Ortaçgil; sonraki albümü 3 Masal'ı 1976'da yayınlandı. İçinde üç şarkı bulunan bu plak pek başarılı olmadı. Bu albümden sonra müzisyenliğe on yıllık bir ara verdi ve kimya mühendisliği yaptı. Bir sene kadar Norveç'te yaşadı.

Ortaçgil, kendisi gibi müziğe ara vermiş Fikret Kızılok ile 80'lerin başlarında tanışır. İkilinin 1982 yılında Bostancı-Çatalçeşme'de tuttukları ev amatör sanatçıların ücretsiz konserler düzenlediği, kayıtlar yaptığı bir sahne haline gelir. "Çekirdek Sanatevi" faal olduğu 80li yıllar boyunca; Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü, Gündoğarken, Erkan Oğur, Doğan Canku, İlkin Deniz, Jak Esim, Rubi Bastida, Maria Rita Epik, Robert Johnson gibi birçok sanatçı ve müzik topluluğu için kolektif bir icra mekanı olur, aynı zamanda çeşitli sergilere ev sahipliği yapar, Sanatevi'nde verilen dinletiler kayıt edildikten sonra dinleyicilere kaset olarak verilirdi. Belirtmek gerekir ki; Çekirdek Sanatevi'ne emek koyan, çalan, dinleyen insanların ürettikleri bu kültür birçok anlamda "ütopyacı"dır. Sanatevi'nin müdavimi sanatçılar arasından Ortaçgil-Kızılok çiftinin de yaratmaya çalıştığı bu kültür piyasacılığa karşıdır, insanlığın evrensel değerlerini işler, "güzel günler"in hayallerini kurar; kirliye karşı temiz, yapaya karşı doğal, karışığa karşı sade ve yetişkine karşı çocuktur. Şarkılarındaki ütopyanın çizgilerini Kızılok ile beraber çekmişlerdir -biz şarkılarımızı pazarlamayız deterjan gibi / bizim şarkılarımız rüzgarlara söylenir usulca / belki bir gün bilmeden buluşuruz / gerçeğin kuytusunda, güzelin tohumunda / ya da sivrisinek sazında usulca-. Öyle bir kültürdür ki bu; Çekirdek Sanatevi kaset kayıtlarının elle çizilen kapaklarından da anlaşılacağı üzere; yapım, kayıt sürecine verilen emek kadar, dinleti zamanlarında orada bulunanlara çay demlemeye verilen emek değerlidir. 1986 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun uygulanmaya başlaması ile birlikte dinletilerin kaydedilip kopyalanması zorlaşır ve Çekirdek Sanatevi kapanır. Aynı kökten çıksalar da bambaşka kaygıları ve yönelimleri olan, arkalarında bu mekanda beraber kaydettikleri albümleri bırakan Kızılok ile Ortaçgil'in yolları da, Sanatevi'nin kapanmasıyla beraber bir daha hiç kesişmemecesine ayrılır.

Ortaçgil'in müzikal evrimi de farklı "yol arkadaşları" -ki bunlardan bazıları; Serdar Ateşer, Akın Eldes, Birsen Tezer, Ozan Doğulu, Onno Tunç, Baki Duyarlar, Cem Aksel ve Gürol Ağırbaş idi- ile farklı şekillerde biçimlenir. Ortaçgil müziğinin; genel anlamıyla "Hafif Batı Müziği" çevresinde dönen, caz ve blues etkilenimlerine kapısını her daim açık bırakmış, yaylılar gibi farklı enstrümanların kullanımlarına ve hatta kimi zaman deneysel denilebilecek çeşitlemelerle bezenmiş özgün bir tarzı vardır. Başta, aynı zamanda çocukluk arkadaşı olan, Erkan Oğur -ki sonradan yolları ayrılacaktır- olmak üzere beraber çalıştığı müzisyenlerin bu çalışmalara olan katkıları büyüktür. Ortaçgil, solo çalışmalarına verdiği 16 yıllık aradan sonra 1990 yılında 2. Perde albümüyle müzik hayatına geri döner. Ertesi yıl Benimle Oynar Mısın?'ın devamı olarak nitelendirilebilecek Oyuna Devam isimli albüm gelir. Bu albümleri 1994'te Bu Şarkılar Adam Olmaz, 1998'de Light, 1999'da Eski Defterler, 2001'de Başucu Şarkıları (Zuhal Olcay ile), 2003'de Gece Yalanları, 2007'de Konser (Teoman ile) ve son olarak 2010'da Sen albümleri izler. Ortaçgil, kendi stüdyo kayıtları dışında birçok albümde konuk sanatçı olarak yer almıştır, hatta kendi şarkılarının başka sanatçılar tarafından icra edildiği Ortaçgil İçin Söylenen Ortaçgil Şarkıları (2000) isimli bir saygı albümü kaydedilmiştir.

Hata

Bülent Ortaçgil, Türkiye'nin popüler müzik tarihinde birçok anlamda değerli bir yere sahiptir. Şarkılarını duyumsamak; kavramları, hisleri ve ilişkileri değersizleştirmek yerine; yaşamayı, düşünmeyi, eşelemeyi, aramayı kısacası emek vermeyi gerektirir. Ortaçgil gittikçe, önü alınamaz bir biçimde "kirlenen" -insanların kirlettiği- dünyaya ve yozlaşan ilişkilere karşı duran naifliktir, iyiliktir, sevgidir, öğrenmedir, hata yapma payıdır. Sözgelimi Ortaçgil yeri gelir; söylediği şarkının sözlerini karıştırır, fakat ağzından çıkanı kayıtlardan silmez. Ortaçgil, "kanal kayıt"a karşı "hücum kayıt"tır. Örneğin Eski Defterler albümü eski şarkılarının yeniden yorumlanmasıdır ve tek seferde canlı olarak kaydedilmiştir. Tek seferde çalındığı için kimi yerlerde söz-müzik hataları mevcutsa da bilinçli bir tercihle düzeltilmeden öylece bırakılmışlardır, keza Bu Su Hiç Durmaz'daki "küçük hata" da "meşhur"dur.

Yine belirttiğimiz gibi; Bülent Ortaçgil müziğe ilk adımını attığından bu yana bir ütopyacı olagelmiştir. Fakat; bir dönem aynı dalda yeşerdikleri Fikret Kızılok ile yollarının ayrılmasının sebeplerinden biri de yine bu iki eski dostun "ütopyacılıkları" arasındaki farktan ileri gelir. Her daim, ödün vermediği keskin bir politik tutuma sahip olan -bu anlamda gerçekten devrimci bir sanatçı olan- Kızılok'un aksine, Ortaçgil şarkılarının siyasi bir keskinliği yoktur, kimi sıkıntılar hissedilir, bir şeylere sitem vardır, fakat çoğunlukla "her şey siyaset, biraz hava alalım yahu!" minvalinde bir hissiyatın üzerinde şekillenirler. Ortaçgil her daim saftır, büyümemiş bir çocuğun kalbinden bir parçayı -bütün zaaflarıyla- taşır. Müziğinin sakinliğinden, kelime vurgularına "hırssız"dır. Odağı "toplum" değil "birey"dir. Bireyi, bireyleri gözler, duyar, dokunur, kurcalar, kaşır, deşer, açar... Bireye odaklanan bu kavrayış kimi zaman hem müziğinde hem de dinleyiciyle kurduğu ilişkide "bencilliğin" kapılarını aralar - Ortaçgil'in kendisinden "Ortaçgil" olarak bahsetmesi bile bunun bir göstergesi olabilir elbette. Bireyin ilişkilerini düşündüğü kadar toplumsal ilişkileri düşünmez, bu kendi başına bir eksiklik değildir, zira sanat hayatı illa ki farklı yerlerinden yakalayan uçsuz bucaksız bir eyleyiştir. Bunu ortaya koymanın nedeni; Ortaçgil'in müziğinin bağlamını oluşturan temel etmenlerden birini işaret etmektir. Yine bundandır ki, Ortaçgil ne zaman toplumsallık üzerine bir söz söylemeye kalksa, yolu hep istemli veya istemsiz bir kayıtsızlığa çıkar.

Bozburun

Bozburun yalnızca bir Bülent Ortaçgil şarkısının ismi değildir. Bozburun yalnızca, Ortaçgil'in zamanının büyük bölümünü geçirdiği Marmaris'teki küçük sahil kasabasının ismi de değildir. Bozburun, Ortaçgil'in müziğinde bir bağlamdır. Çekirdek Sanatevi kapandıktan sonra Ortaçgil'in "sığındığı", dünyaya ve hayata oradan baktığı, şarkılarını kalbi ve ruhu oradayken yazdığı, kendini ürettiği mekandır. Bir röportajında şöyle demiştir:"Müziğimde folklorik ögeler yok, kentli nüfusa sesleniyorum. En azından birkaç satır kitap okumamış bir adam beni sevmez zaten." Doğru, Ortaçgil'in "kemik kitlesi" üniversite gençliğidir ve bu "Batılı" ruh kuşkusuz "kent şarkıları" yazar. Nihayetinde Ortaçgil, beyaz yakalıların şarkılarını söyleyen bir beyaz yakalıdır. Bozburun ise; kirliliğin, yozlaşmanın, çatışmaların, mücadelenin, zorluğun, kısacası siysetin kalbinin attığı kente, bu karmakarışık ve önü alınamayan bir biçimde kirlenen şeye; korunaklı, deniz kıyısından atılan bir bakıştır veya bunalan beyaz yakalının kent merkezlerinden Güney sahillerine kaçışıdır. Dışarıdaki dünyanın kirlendiğini, vahşileştiğini, korkutucu olduğunu gören ve hisseden bir çocuğun kalbindeki mavi kuşun biraz dolaştığı yerdir. Bundandır ki bir köşeye çekilir... Dünya alem kötülüklerin farkındadır fakat bunları değiştirmek yerine kabullenmiş bir hüzün ve kırılganlıkla kendine güvenli, ufak tefek bir köşe bulur, orada yaşar, kirlenmek ki en çok korktuğudur. Başlarda umutları vardıysa da küçümenin -yüzünü dökme küçük kız / bırak üzülmeyi / yalnız sen misin bir düşün / unutan sevilmeyi....her siyahın bir beyazı / gecelerin gündüzü de vardır-, artık büyüyordur ve umutlar yerini küçük, sakin ve güvenli bir kabuğun içinde kabullenme ve korunma -konuşmak gelmez içimden / ya da öf pöf dışarı doğru / bilirim ki ellerim bağlı...yaşamak berraklaşır / bütün yüzler bulanıklaşır / yer ve zaman savaşları- arayışına bırakmıştır.

Ortaçgil

Bozburun semalarında bir gezenti kuş, mavi

 

Kızılok ile ayrılan yollarının ardından kaydettiği ikinci solo stüdyo albümü 2. Perde aslında Ortaçgil'in o zamandan sonra yürüyeceği çizginin çerçevesini net olarak çiziyordu: Kayıtsızlığı eleştiren bir kayıtsızlık. Bu İş Zor Yonca ve Beni Kategorize Etme'yi düşünecek olursak; iş çok zordur, çünkü insanlar günler boyunca hiç soru sormadan duruyordur ve en nihayetinde olan bitenden habersiz, eylemsiz ve durağandırlar. Demek ki lazım olan "sormak, sorgulamak ve eyleme geçmek"tir. Fakat bunu yapınca alimallah, "solcu" diye yaftalanıp kategorize olmayıverelim sakın! Ortaçgil'in zaman içerisinde evrilen politik tutumunu, geçirdiği dönüşümlerle de beraber en iyi özetleyen sözleriyse son albümü Sen'dedir. "sana bir şey söyleyeyim mi? / doğru yanlış yoktur / başka yerlerden bakan insanlar var " ve "hiçbir şeye inanmadım uğrunda ölecek kadar / inananlara imrendim, o zaman yaşamak çok kolay / yıkılan duvarlar gördüm, coğrafyanın değiştiğini / hiç kimse değiştiremedi güçlünün haksızlığını" Radikallik ve "siyasetin çok içinde olmak" Ortaçgil'e yabancıdır ve tarafınca küçümsenir. Doğru ve yanlış yoktur, güçlü ise hep haksızdır. Oysa yıllar önce Normal'de karşısındaki kayıtsız insan güruhunun anormalliğinden dem vurmaktadır. Kayıtsızlığı eleştiren bir kayıtsızlık! Kısa bir süre köşe yazarlığı yaptığı Birgün gazetesindeki ilk yazısında okura şöyle seslenmiştir: "Hala 'partisiz' biriyim ben. Onun için güncel politikadan konuşmasak daha iyi olur! Elim ve yüreğim acıya acıya vermek zorunda kaldığım oyları hatırlayınca yeteri kadar sinirleniyorum zaten.". Yine bahsettiğimiz politik keskinlikten yoksun oluşu, zamanında deterjan gibi pazarlamayız diye niyet etmesine rağmen şarkısını bir çamaşır deterjanının(!) reklam müziği olarak vermesinden de anlaşılabilir. Fakat yine bu yoksunluktan dolayı, bu durumdan sözgelimi bir "Zülfü Livaneli - Özgürlük" skandalı da çıkmaz. Zira Ortaçgil'in "dinleyicisinde örgütlediği" başat şey radikal bir sistem karşıtlığı değildir, naif bir ütopyacılıktır. Yine aynı şekilde, "politikadan kaçtığı" için sözgelimi "Demokratik Açılım" zamanının başlarındaki ünlü "Dolmabahçe Kahvaltıları"nda Tayyip Erdoğan'ın masasında yer almayı sorun etmemiştir, bir köşede suskunca otursa bile...

Yarınlar'ın bir sonraki sayısında "elmanın diğer yarısı" olan Fikret Kızılok'tan bahsedeceğiz.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: