MÜZİK ODASI

Beethoven'a Komşu Olmak

Ergül Akyürek - 12 Ocak 2011

Sabahın erken saatlerinde bir adam, siyah, uzun pardösülü, gri saçları omuzlarına düşmüş, keskin bakışlı, Viyana'nın Arnavut kaldırımlarında mırıldanıyor, elinde not defteriyle... Sokaktakilerse onun bakışlarıyla karşılaşmamak için kenarlara çekiliyor, aralarında fısıldaşıyor, "O, Ludwig van Beethoven", sanki duyabilecekmiş gibi… O ise çevresindekilerle ilgilenmeden  eve ulaşmanın telaşında, güçlü, uzun adımlarla yürüyordu. Evin önüne geldiğinde ise bana bakacakmış gibi hafifçe kafasını çevirdi, bir süre sonra vazgeçerek evinin kapısından içeri girdi. "Dönse beni görebilir miydi?" diye düşünüyordum ki, penceresinden benim olduğum noktaya baktığını gördüm.

 

-Kaç kere oradan, buraya bakmıştı?

-Bakarken neler düşünmüştü?

-Ben kaç kere o pencereye bakıp, onu düşünmüştüm?

 

İşte Beethoven'a komşu olmak; onun yürüdüğü yollardan yürürken onu hayal etmek, evinin önünden geçerken penceresinde ışık var mı diye bakmak, demek. Düşünsenize bir de o dönemin Viyana'sında yaşadığınızı ve o dönemde ona komşu olduğunuzu... Boşuna dememişler, "Ev alma, komşu al" diye. Üşenmez her gün pasta, börek v.s. yapıp, "Bu da komşu hakkı, kokmuştur" diyerek kapısına dayanabilirdim. O nasıl bir tepki verirdi, orasını düşünemiyorum. Neyse ki benim bu yüzyıldaki komşum da fena piyano çalmıyor. Tabi ben size bu yüzyıldaki değil; birkaç yüzyıl önce burada yaşamış komşumdan söz edeceğim. Ki Beethoven bize hiç de uzak bir isim değil; çocukluğumuzda ilk öğrendiğimiz melodi, birçoğumuzun teneffüs zili, onun 9. Senfonisi'dir. Daha fazla yakına gelmeden anılarımızda yer  alan bu melodinin sahibi müzisyenin, aynı zamanda sevgili komşumun, ilginç yaşamından bahsetmek istiyorum.  

 Beethoven'a Komşu Olmak

Ludwig van Bethoven'in yaşam hikayesi, 16 Aralık 1770 yılında Almanya'nın Bonn şehrinde, hasta bir anneyle, müzisyen bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başlıyor. Babasının müzisyen olmasının etkisiyle çok küçük yaşta yetenekleri fark edilen Beethoven, dört yaşında babasından piyano dersleri alır. Baba Beethoven, alkolik ve elinin ayarı olmayan bir adam olunca bu derslerde Beethoven'a şiddet uygulamaktan hiç çekinmez ki küçük Beethoven daha dört yaşında ufacık elleriyle saatlerce ağlayarak piyano çalmak zorunda kalır. Sekiz yaşına geldiğinde ilk halk konserine çıkan Beethoven, büyük bir başarı sağlayarak "Harika Çocuk" adıyla anılır. Bundan sonra Beethoven'in müzik eğitimi daha da artırılmış, on yedi yaşındayken hocası, C.G. Neefe, "Benim artık sana vereceklerim bu kadar. Sen biraz da Viyana'ya git ve Mozart'la çalış" der. O dönemde Viyana da Viyana, yani müzik önemli yer tutuyor, Viyana üslubu tüm Avrupa'ya yayılmış  durumda. En büyük temsilcilerinden biri de Mozart… Tabi bunu duyan Beethoven umutlarını bavula koyup Viyana'nın yolunu tutar. Mozart'a ilk çaldığında, Mozart; "Bir gün bu çocuğun adını bütün dünya öğrenecek. Çünkü o bir deha!" der. Beethoven tam sevinmişken annesinin hastalığı işleri karıştırır ve umutlarını bırakıp Viyana'ya "Hoşça kal" der ve tası tarağı toplayıp Almanya'ya geri dönerek, ailesinin sorumluluğunu üstlenir. Ama adam olacak çocuk her halinden belli, Mozart'tan da aldığı övgüyle, orada olduğu süre içerisinde güçlü dostluklar kurup başarılarıyla ismini duyurur.

1792'ye gelindiğinde dönemin ünlü müzisyenlerinden Haydn, onun çalışmalarını beğenir ve onu Viyana'ya davet eder. Beethoven için Viyana kapıları tekrar açılır. "Hoşça kal" dediği Viyana'ya bir daha "Hoşça kal" dememek üzere, elindeki bavuluyla tekrar "Merhaba" der ve ölene kadar Viyana'da yaşar. Bu arada tarihler dikkatinizi çektiyse bizim komşu, klasik dönemin en ünlü isimleriyle çalışmakla kalmamış aynı zamanda 1789  Fransız İhtilali'ne on dokuz yaşında tanıklık etmiştir. İhtilalin  özgürlük anlayışına ve Napolyon'a -Avrupa'ya özgürlük getirdiğini düşündüğü için- hayranlık duyan Beethoven, bu etkileri  müziğine yansıttığını, özellikle orta yaş dönemindeki bestelerinde görebiliyoruz.

 

Klasik dönemin ünlü ismi olan Haynd ile iki yıl kadar çalıştıktan sonra birçok  isimden eğitim alır ve ünlü bir piyanist olarak ismini duyurur. Buraya kadar  Beethoven'in yaşamı iniş çıkışlarla dolu olsa da çalışmalarının karşılığını almış, Viyana'da üstat olarak anılmaya başlamıştır. Ta ki  yavaş yavaş sessizliğe gömülene  kadar… Beethoven, 1802 yılına gelindiğinde, duyma yetisini  kaybetmeye başlar. Bu durum  onu bunalıma sokar, insanlardan uzaklaşır; -ki o döneme kadar hep el üstünde tutulmuş üstün bir yetenek olarak tanınan- Beethoven gibi bir müzisyen  için bu gerçekten zor bir durum olsa gerek. Hastalığının, şiddetini artırdığı bir gece, tam benim evimin arkasında, kardeşlerine Heilingenstadt Vasiyetnamesi'ni yazar:

"Ey siz benim geçimsiz veya hastalık hastası olduğumu söylemiş ya da beni böyle biri saymış olan insanlar, ne denli haksızlık ettiğinizi bir bilseniz / size böyle görünenin derinlerde yatan nedenini bilmiyorsunuz (...) Yine de olanaksızdı benim için insanlara şunu söylemek: "Daha yüksek sesle konuşun, bağırın; çünkü sağırım ben, başkalarına oranla bende çok daha yetkin bir düzeyde bulunması gereken bir duyunun zayıflığını nasıl açığa vurabilirdim (...) Yirmi sekiz yaşında filozof olmak zorunda kalmak, kolay bir iş değil; bu, sanatçı için herkesten daha zor (...) Ey insanlar, bir gün bu satırları okuduğunuzda, o zaman bana haksızlık yapmış olduğunuzu düşünün ve içinizde mutsuz olan varsa eğer, o da kendisi gibi birini, doğanın tüm engellerine karşın, saygıdeğer sanatçıların ve insanların arasına alınmak için elinden geleni yapmış olan birini, bulduğu için avunsun (...) Ölüme sevinçle koşmaktayım -eğer ölüm, ben sanat alanındaki tüm yeteneklerimi sergilemeye fırsat bulamadan gelirse- o zaman kaderimin tüm acımasızlığına karşın, yine de erken gelmiş olacak benim için ve bana kalsa, daha sonra gelmesini yeğlerdim; ama erken gelse bile yakınmam halimden; çünkü beni sonsuz bir acıdan kurtarmış olmayacak mı? Gel, ne zaman istersen gel… Cesaretle koşacağım sana (...)"

(Çeviri: Ahmet Cemal, Gergedan, Temmuz 1987)

 

Neyse ki ölüm Beethoven'a erken gelmemiştir. "Bestelemem gerektiğini sezdiğim tüm yapıtları ortaya çıkarmadan bu dünyadan çekip gitmek yok" der. Ve müziğine, yaşama sarılarak, müziğiyle tekrar adından söz ettirip duymadan da müziğini yapabileceğini herkese gösterir. Ki en önemli eserlerinden olan "Eroika Senfonisi, Fidelio Operası, İsa Zeytin Dağı'nda Oratoryosu" bu dönemde ortaya çıkar. Bu arada "Eroika" ile ilgili ufak bir bilgi vermek istiyorum: Beethoven'ın Napolyon'a hayranlık duyduğunu yukarıda söylemiştim. Bundan dolayı "Eroika"yı ona adamıştır; ama Napolyon'un sonraki dönemlerdeki  açıklamaları (kendi imparatorluğunu kurması v.s.) onun, bu eseri ona adanmışlığını geri çekmesine neden olur.

 

Beethoven yaşadığı dönemde hiçbir zaman başkasının isteğine göre müzik yapmamış, özgürlüğü savunmuştur. Müziğiyle ortaya koymak istediğini ise şu sözleriyle açıklar:

"Tanrılığa diğer ölümlülerden daha çok yaklaşmaktan ve bu temas vasıtasıyla tanrılığın ışınlarını insan ırkı arasında yaymaktan daha üstün misyon yoktur."  Sözlerinden anlaşıldığı  gibi kendini tanrının temsilcisi olarak görmüş, Sokrat'ı, İsa'yı üstatları olarak tanımlamıştır. Sağlık sorunları arttıkça uzun doğa yürüyüşlerine çıkar ve orada huzuru bulduğunu, doğanın onunla konuştuğunu her fırsatta  söyler. 

 

Zaten birçok eserini de bu yürüyüşlerde ortaya çıkarır; ama tuttuğu notların karışıklığı okunmakta problem  yarattığı için notları  yardımcıları tarafından temize çekilir, matbaaya gönderilir ve tekrar kontrollerden geçirilirdi. En ünlü senfonisi olan 9. Senfoni'nin melodisini 1822 yılında, hastalığı ileri boyutlara geldiğinde bulur. Not defterlerinde yapılan incelmeler, ilk olarak 1798'de fikri ortaya koyduğu ama yaptığı deneylerin 1822 -23'te başarıya ulaştığını gösteriyor. Senfoninin dördüncü kısmı, şiirlerine hayran olduğu, Friedrich von Schiller'in "Neşeye Övgü" şiiri üzerine besteler. 9. Senfoni, insan sesinin kullanıldığı ilk senfoni olmuş olsa da kendisi hiçbir zaman duyamamıştır. 1824'te ilk defa halka sunulduğunda, tam 69 dakika sürmüş, bittiğinde ise salonda büyük bir alkış kopmuştur. Beethoven ise orkestradan gelen uyarıyla arkasını dönerek, halkı selamlar. Bugünden sonra hastalığı gün geçtikçe ilerler, kardeşinin yanından Viyana'ya dönerken hastadır, yolda daha da üşütür ve yatağa düşer. 26 Mart 1927 günü kopan bir fırtınada yakına düşen şimşeğin etkisiyle gözünü açarak yumruğunu yukarı kaldırır, artık ölüme  hazırdır, yaşama karşı verdiği mücadelede galip gelmiş, tüm engellere rağmen tanrının ışığını insanlığa yaymıştır. Bu onun bedeninin  son hareketi olur bundan sonra yaşayacak olan onun müziğidir (Doktorlar şimşeğe verdiği tepkinin  normal olduğunu açıklamıştır). Mezarı Viyana'da bulunan sanatçının cenazesine, 30 bine yakın kişi katılmıştır.

 

Ludwig van Beethoven'ın yaşam öyküsü, birçok insan için acılarla geçmiş gibi algılansa da o acılarıyla mücadele edebilmeyi başarmış, özgürlüğünden ve inançlarından asla ödün vermemiş, ender rastlanan bir besteci… İçindeki derinliği, yoğunluğu, ruhundaki özgürlüğü, insana olan inancını, aldığı eğitimle harmanlayarak özgünlüğünü eserlerine  yansıtmış, müziğiyle yaşamaya devam eden bir dehadır.

 

Öneriler: Beethoven'i bir yazıya sığdırmak olanaksız diyebilirim, çok fazla öykü var. "Bir hatam varsa af ola" diyorum ve değinmediğim; ama önemli olan bir iki bilgiyi aktarmak istiyorum:

* Özel yaşamında mutluluğu yakalayamayan Beethoven, öldüğünde çekmecesinde, "Ölümsüz Sevgili'ye" adlı bir mektup bulundu. Merak edenlere bu konunun işlendiği "Immortel Beloved" (Ölümsüz Sevgi) filmini öneririm.

* En ünlü senfonisi olan 9. Senfoni, bir anıt olarak tanımlanır ve Avrupa Birliği Resmi Marşı'dır. 9. Senfoni'nin bestelenmesiyle ilgili bir başka filmde -merak edenler için- "Copying Beethoven" (Beethoven'ı Anlamak), hoş bir film ve müzikler çok iyi işlenmiş.

* Bu bir öneri değil itiraf... Beethoven romantik çağın başlangıcını yapmıştır; ama ben onu klasik döneme yakıştırdığım için bu önemli bilgiden özellikle bahsetmedim. Ne bileyim; Mozart'la Haydn'ın yanına sanki daha çok yakışıyor gibi... Zaten bir çok kaynakta da ya köprü görevi gördüğü ya klasik dönemde yer aldığı ya da romantik dönemde yer aldığı yazıyor. Ben klasik dönem seçeneğini seçiyorum. Kendine özgü tarzıyla  müziğe değişik bir biçim getirerek romantik dönemin başlangıcını yapmış klasik dönem sanatçısı demeyi tercih ediyorum.

* Friderich von Schiller'in, "Neşeye Övgü" şiirinin çevirilerini çok aradım; ama yorumlayış farkından dolayı, profesyonel olmayarak,  kendi çapımda çevirdim, ilgilenenlere...

 

Neşeye Övgü

 

neşe tanrı kıvılcımı

cennetin kızı 

biz mabedine kendimizden geçmiş geldik.

senin büyün geçici olanları sarar

huzur veren kanadının altında insanlar yoldaş olur…

 

tüm dünyaya öpücükler!

yoldaş-sevgili babamız yıldızların üzerinde oturuyor

sense dosta dost olmuş,

erdemli bir eşe sahipsen,

sevgili babamızın neşesine karışırsın…

 

o yıldızlardan yol gösterir 

doğanın bağrında, neşe özünü içiyor...

tüm iyi ve kötüler

itaat ediyor onun izine

bize öpücükler, şaraplar, arkadaşlar veriyor.

ışık saçan melek, tanrının önünde durur…

 

gökyüzünden aşağıya atıldınız

sen yaratıcını hissediyor musun?

onu yıldızların üzerinde ara!

sonsuz doğada, gücün adı neşe 

neşe deler çemberi…

filizlenen çiçeklerle cezp olur

gökyüzündeki güneş odasına dolar

 

milyonlar!

en iyi dünya için katlanıyor.

yıldızların üzerindeki tanrı ödüllendirecek sizi

insanlar karşılık veremese de tanrıya 

neşelerle memnun eder sizi

nefret, intikam unutulsun

bizim can düşmanımız bağışlansın

onu tövbekar olmayışı kemirsin…

 

bizim günah defterimiz ortadan kalkar

dünya barışır!

yolcu-yıldızlarla kaplı gökyüzünün üstünde tanrı hüküm sürüyor…

bizi yönetiyor.

neşe fışkırıyor…

sebat, canavarın kanını rüyasında içiyor…

 

neşeli kahraman gibi kazanıyor

o kaşife hakikatin parlak aynasından

gülerek bakıyor

sert toprak yığınında 

mağdura öncülük ediyor

inancın güneşli dağında

onun sancağının dalgasını görüyor

çatlaklar arasındayken tabutlar

onlar meleklerin korosundaydı…

 

kadeh ters döndüğünde

aldatıcı görüntü fışkırmayı bıraktı

kadehin iyi ruhu!

altı kanatlı melek ilahiyle methetti

kadehin iyi ruhu orada, yukarıda

yıldızların üzerinde!

acının içinde kalelere yardımsa

bakirenin gözyaşında

 

çember kapanıyor,

yemine sadık olmak,

yıldızların yargıcına da yemin etmektir.

 

Friderich von Schiller

eviri: Ergül Akyürek)



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: