MÜZİK ODASI

Aydınlıklara yol alan bir kızıl ok

Alper İzkara - 10 Ağustos 2012

Kızılok'un aldığı eğitim ve içinde büyüdüğü müzikal ortam nedeniyle "Batı"ya uzanan kökleri -kendisinin de çeşitli birçok defa belirttiği üzere- kuşkusuz vardır. Fakat müzik serüveninin başından itibaren bu toprakları -ala şafakta pusuyum / asi dağlar delisiyim / ve yürekler dolusuyum / Anadolu'yum / tanır mısın?- arşınlamış, bu toprakların mirasını ve bağrında sakladıklarını aramış, bulmuş, çalışmış ve üretmiştir.

Aydınlıklara yol alan bir kızıl ok

Kızılok

Fikret Kızılok müzik serüvenine, ilkokul kısmına gitmeye başladığı Galatasaray Lisesi'nde atılır. İlk konserini, henüz bir ilkokul öğrencisiyken, bir 23 Nisan kutlamasında Taksim Belediye Gazinosu'nda düzenlenen okul müsameresinde Fikret Kızılok ve Orkestrası adlı küçükler grubuyla verir. Bu "müsamere konserleri" ortaokul ve lise yılları boyunca da sürer. O döneme kadar akordeon çalan Kızılok, lise yıllarında dünya çapında olduğu gibi Türkiye'de de rüzgarları esen Elvis Presley ve The Beatles'dan etkilenerek eline gitarı alır. Kızılok'un o zamanki en büyük destekçileri ise aynı okulda üst sınıflarda okuyan Barış Manço ile Timur Selçuk'tur. 1964 yılında; yakın arkadaşı olan ve ileride En Büyük Şaban, Canım Kardeşim gibi Yeşilçam filmlerinin müziklerini besteleyecek olan Cahit Oben ile "profesyonel" bir grup kurmaya girişirler. Böylece kendilerini "daha ziyade Beatles tipi müzik yapan bir grup" olarak tanımlayan Cahit Oben 4'lüsü doğar. Kızılok üretkendir; Cahit Oben 4'lüsünün yanında 1965 yılında Fikret Kızılok ve Üç Veliaht grubunu kurar ve bu isim altında ilk plağını yayınlar. İki grupta çalıyor olan Kızılok müziğin yanında, girdiği dişçilik yüksekokulundaki eğitimini de sürdürür. İlk çıkardığı solo plak piyasada tutmayınca müziğe ara verip -ki müzik serüveni boyunca şarkılarını yazmaya sık sık ara verdiği oldu- okulunu bitirmeye karar verir.

Bir yolcu, bir hancı - Anadolu, Çekirdek

Fikret Kızılok'un müzikal üretiminde bir kırılma noktası yaratacak olay, Dişçilik Yüksekokulu'nun son sınıfında okurken arkadaşı Arda Uskan ile çıktığı yolculuktur. Bir kırılma noktası olması, yolculuğu sırasında tanıştığı ustası Aşık Veysel'den kaynaklanır. Kızılok Veysel'den, Sivrialan'dan, yeni tanış olduğu Anadolu'dan öğrenir. Yolculuğundan döndüğünde birkaç kayıt alır, uzun süre müzikten uzak kalmasının nedenini de şöyle açıklar: "Piyasa, öylesine Türk benliğinden uzak melodilere kucak açmıştı ki, beni dinlemeyeceklerdi bile. Bugün ise durum büyük bir hızla değişiyor. Bu öz benliğimize dönüşte ben de üzerime düşen görevi yapmaya karar verdim..." Fakat 1969 Kasım'ında soluğu yeniden ustasının yanında, Sivrialan'da alır. Yollar kar nedeniyle üç ay boyunca kapalı olduğundan, bu üç ayı Aşık Veysel'in yanında geçirir. Bu yolculuğundan dönüşünde ise ilk altın plağını ve "Yılın Erkek Şarkıcısı" ödülünü kazanmak gibi başarılara imza atar. 1973'te ise Aşık Veysel hayatını kaybeder. Veysel'in ölümü üzerine Kızılok sazını kırar, bir süreliğine müziği bırakır ve kendini mesleğine -zira müzik onun için "başka" bir şeydir- diş hekimliğine verir. Gelgitlerle geçen bu dönemde ilk evliliğini yapar. 1977 ortalarında, 1971 - 1972 yıllarında yaptığı ancak o güne dek yayınlamadığı kimi kayıtları bir albüm olarak piyasaya sürer. Not Defterimden adını taşıyan bu albümde çeşitli Nazım Hikmet şiirlerini, deneysel bir yaklaşımla bestelemiştir. Türkiye'nin tarihinde görmediği büyüklükte toplumsal olaylara sahne olan bu dönemde, Kızılok'un plağı çıktıktan kısa bir süre sonra toplatılır. Plağının toplatılması Kızılok'u sarsmıştır ve yine bir süre müzikle uğraşmaya ara verir. 1978'te oğlu Yağmur doğar.

Belirtmek gerekir ki, Kızılok müzik bağlamında gerçek bir devrimcidir ve Türkiye'nin popüler müzik tarihine eşi benzeri olmayan katkılar yapmıştır. 60'larda, henüz müzik serüveninin başındayken dünyada esen The Beatles, Presley rüzgarlarından nasibini elbette o da almıştır. Fakat Kent'in, "kentli"nin şarkılarını söyleyen ve en nihayetinde bir "Batı" geleneğinden gelen ve onu sürdüren Ortaçgil'in aksine Kızılok'un arayışı köyüyle kentiyle Anadolu'dadır. Kızılok'un aldığı eğitim ve içinde büyüdüğü müzikal ortam nedeniyle "Batı"ya uzanan kökleri -kendisinin de birçok defa belirttiği üzere- kuşkusuz vardır. Fakat müzik serüveninin başından itibaren bu toprakları -alaşafakta pusuyum / asi dağlar delisiyim / ve yürekler dolusuyum / Anadolu'yum / tanır mısın?- arşınlamış, bu toprakların mirasını ve bağrında sakladıklarını aramış, bulmuş, çalışmış ve üretmiştir. Türkiye'nin yabancı olduğu kimi enstrümanlar, farklı düzenlemeler ve yaklaşımlar ile Anadolu Rock denen türün yaratıcılarından biri olmuştur.

Verdiği beş senelik aranın ardından tabla, bas gitar, ney ve bendir eşliğinde kaydettiği Zaman Zaman albümünü 1983'te yayınlar. Fikret Kızılok 1980'lerin başında Bülent Ortaçgil ile tanışır ve beraber çalışmaya başlarlar. Tanışıklığın meyvesi Çekirdek Sanatevi olur. Sesin Siyaseti'nin bir önceki bölümünde Çekirdek Sanatevi'nden bahsetmiş, dallarında ütopyacılığın yeşerdiğini söylemiştik. Kökleri Çekirdek'e inen, isimlerini bir çırpıda sayabileceğimiz Ezginin Günlüğü (ilk kadrosu), Yeni Türkü, Erkan Oğur, Bülent Ortaçgil gibi sanatçı ve topluluklara bakacak olursak, ne dediğimiz daha iyi anlaşılabilir. Fikret Kızılok da burada bir istisna değildir. Şarkılarını biraz eşeleyecek olsak; altında bulacağımız şey bu hayalci diş hekiminin düşleri, idealleri ve elbette çok sevdiği bilimdir. Bununla beraber; bireye odağını kaydırdığı ölçüde kimi zaman toplumu, toplumsal olanı ıskalayan yol arkadaşı Ortaçgil'in aksine, Kızılok kendi çerçevesinden ikisinin de hakkını ayrı ayrı verir. Gönül'ü ve Demirbaş'ı bir arada barındırabilecek bir kalbin, aklın ve vicdanın taşıyıcısıdır zira.

Aydınlanma

Hayatın bir cilvesidir ki; Fikret Kızılok'un soyadı, onun yıllar boyunca takındığı siyasi tutumunun özeti gibidir. Kızıl ile altı ok arasında gidip gelen bir politik salınım. Siyasi ve ekonomik krizlere denk düşen 90'ların sonundan vefat ettiği 2001 yılına kadar, son demlerinde verdiği demeçlerden anlaşılacağı üzere memleket kadar kendi kafası da bir hayli karışıktır. Hem son yıllarda sonrasında ölümüne neden olacak kalp hastalığı nedeniyle, büyük kentlerden küçük sahil kasabalarına göçen aydınlar kervanına katılmıştır. Sağlık sorunlarını bir kenara koyarsak bu Kızılok için aynı zamanda bir "kaçış"tır. Belki de laf arasında her daim sezdirdiği, önemsiz gibi bahsettiği fakat açıktan var olan kırgınlığının, hak ettiği ilgiyi görememenin bu kaçışta bir etkisi vardı, kim bilir? Öyle veya böyle; Fikret Kızılok'un neredeyse her daim çelişkilerle dolu olmuş denilebilecek -ki örgütsüz aydın için alışılageldik bir durumdur- siyasi yaşamında, katiyen taviz vermediği tek bir tutum vardır, kızıl ile altı okun kesişim kümesinde duran "Aydınlanmacılık". Son dönemlerinde verdiği bir röportajda: "Yaşamadığım bir boyutun şarkısını yapmak istemiyorum. Mesela ben yukarıya direkt bağlı olduğum için kader beni ilgilendirmez. Onun için kaderle ilgili bir şarkı yapmam ve kendimi kadere bırakmam. Bu yüzden plaklarım çok satmıyor." der Kızılok. Hatta bırakalım son dönemlerini, Kızılok ta Çekirdek Sanatevi zamanlarında; oğlu Yağmur'a söylediği -sendeki sen sana soru sorunca / ortaçağı galile'yi bilince / okuduğun ince memed olunca / yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum / böyle büyür insanlar ağlamak çare değil / zaman değirmenini durdurmak kolay değil- şarkılarda, öğütlerinde dahi maddecidir. Kızılok çocuklara masal anlatmaz, fakat maddenin makamından -inanmayın çocuklar / gerçeğin kendisi var / lambaları açınca / karanlığın nesi var/ varsa yoksa çocuklar / gerçeğin kendisi var / sevgiyi kardeşliği / kıskanıyor cadılar- çalar. Yine son dönemlerinde verdiği bir demeçte, müthiş üslubuyla kendi "varlık sebebi"ni de bu çerçevede özetlemiştir: "'Meşhur'luğun bir hastalık olduğunu bilerek ortalıkta fazla görünmedim, sadece işimi yaptım, şarkılarımı söyledim. Aşk mektuplarımı başkasına yazdırmadım. Soldan doğdum, soldan uyandım, solda oturdum, insan olmanın haysiyetini solda buldum, hep solcu oldum, hep solcu kalacağım. Sebebi gayet basit; insanın soyutlarının ve somutlarının bir bütün olduğudur. Güzelliklerin, kültürün ve sanatın satın alınamayacağıdır. Bir "akl-ı evvel"in yaratıp her şeyin ortasına koyduğuna inanmam. Mistik işlerle uğraşmam. Eni boyu, yukarı aşağıya butun kavramlarıma paradoksal bir ikilik koyarak sonsuza doğru buluşmak üzere diyalektiğe ve ölüme inanmışım. Kendimi ince ince doğrayan ve uykumdan sıçrayıp uyandıran bir hayatım oldu. Hep onu bekledim. Gelse de onu bekledim. O kadın değildi, o para değildi, o olumsuzluk değildi. O'nu ben de merak ettim, onun için yaşadım, ona koştum ve onu buldum. Ne mi o? Yaşadıkca bulunan o'na tanjant hayatım: Şarkılarım..."

Sesin Siyaseti'nin evvelki bölümünde; Çekirdek Sanatevi'ni birlikte kurdukları, bir zamanki yol arkadaşı Ortaçgil'den bahsederken yaptığımız "kayıtsızlığı eleştiren bir kayıtsızlık" eleştirisi Kızılok'un yakınından bile geçemez. Kızılok bütün politik açmazlarına rağmen kesinlikle bir "kayıtsız" değildir. 12 Eylül darbesi sonrasında yaptığı esaslı siyasi çalışmalar yani; Demirbaş, Uğur Mumcu'nun anısına kaydettiği Vurulduk Ey Halkım ve Mustafa Kemal'in hayatını anlattığı epik çalışma Bir Devrimcinin Güncesi, Kızılok'un hayata baktığı siyasi çerçeveyi özetler niteliktedir. Kızılok bir sol-Kemalisttir. Kızılok doğru veya yanlış konuşmuştur, çokça konuşmuştur evet, fakat lafını kimseden esirgememiştir, ki Türkiye'de popüler müzik icra eden müzisyenler için hiç de alışıldık bir durum değildir bu. En önemlisi de, Fikret Kızılok ile müziği arasındaki ilişki her zaman sınırlarını kendisinin çizdiği bir etik çerçevesindedir, ölene kadar da böyle olmuştur. Kızılok'un hicvinden nasibini alanlardan biri olan Zülfü Livaneli -pişşt barmen / sen de bizdensin / karlı kayın ormanında / bisiklete binersin- -diyordun ki aptalım evde kalıyor diye / bak ne güzel satıyor şarkıları Zülfü'ye- toplumsallaşmış, bir dönemin tarihi notalarına yazılmış eserlerini şirketlere reklam müziği olarak pazarlarken, Kızılok ölümüne yakın verdiği bir röportajda kendisine sorulan "Bir sanatçı doruktayken neden uzaklara kaçar, neden kendini gizler?" sorusuna "...ben niye meşhur olduğumu bilmeden meşhur oldum, çocuktum o zaman. Ondan sonra mekanizmanın nasıl çalıştığını 13. plağım ''Yumma Gözün Kör Gibi''yle gördüm ve derhal kendimi yok ettim. Meşhur olmanın benim için bir şey ifade etmediği anladım. Ondan sonra kendi yaşamımı şarkı yapmaya başladım ve daha mutlu oldum. Dünya halklarının yüzde 80'i bilinçsiz, sadece üretim için yaşıyor, Amerika'da dahil. Gerçek entelektüel yüzde 5'i bile bulmaz. Demek ki cahil olan yüzde 80'le ilişki kurup meşhur oluyorsun. Böyle meşhur olmak aslında utanılacak bir şey, ben utanırım. Değerli olmak önemli. Müziğim, sesim, şarkılarım tanınsın, ama ben tanınmayayım. Meşhur olmak bir hastalıktır. Bir insan ne kadar değersizse, meşhurluk ipine o kadar çok sarılır, bunun için her şeyi yapar." diyebilmiş bir sanatçıdır. Açıktır ki; Kızılok'un halk, aydın, sanatçı gibi kavramlara politik yaklaşımının eleştirilecek birçok yönü vardır. Vardır fakat, müzik serüveni boyunca safını belli etmiştir, dostu da düşmanı da hep bellidir. Amorf, ne tarafa çeksen gelecek bir "genişlik"e onda hiç rastlanmaz. Onun için "Süleyman hep başbakan"dır, "Alaturka Liberal"in gözleri keman-dudakları darbuka çalar ve her bakımdan verimlidir, zavallı Zülfü ise Karlı Kayın Ormanı'nda bisiklete binmekle meşguldür.

Fikret Kızılok; tavizsiz ütopyacılığı, aydınlanmacılığı ve siyasi keskinliğiyle bu toprakların müziğine hiç silinmemecesine işlemiştir.

Aydınlıklara yol alan bir kızıl ok



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: