MÜZİK ODASI

Anneke van Giersbergen - Danny Cavanagh Konseri İle Geçmişe Yolculuk

Umur Akaydın - 10 Ocak 2010

Konser kritiği yazma isteği ile art niyetsiz bir şekilde bilgisayarın başına oturdum. Fakat daha word açılırken aklıma gelenler yüzünden yazının yine kişisel bir boyut kazanıp, olur olmaz yollara sapacağını fark ettim, çok üzgünüm.

"Konserlere gidin" diye bir metalci atasözü vardır ve ara ara herkes bir yerlerde okur ya da duyar bu lafı. Şimdi hiç konsere gitmemiş bir insana ya da hayat koşuşturmacasından konser ve konserveyi birbirine karıştırır hale gelmiş birisine "konserlere gidin" demek fazla bir şey ifade etmez. Duvara da söyle aynı şey. "Fakat niye böyle deniyor acaba?" diye merak edenler için hemen bir örnek vereyim de konser-mp3 farkı net bir şekilde anlaşılsın. Haydi siz de bu farkı gelecek nesillere aktarın ve yüzyıllar boyunca konserler dolsun, taşsın.

Şimdi gelelim konsere. Feysbuk sayesinde haberdar olduğum Anneke-Danny beraberliğini, internet sağolsun, hemen test etme imkanı buldum. Parça seçimlerinden ve Danny'nin vokal performansından pek tatmin olmasam da gitmeye karar verdim. Özellikle Türkiye'ye her gelişlerinde Anathema ile gördüğüm Danny'i bir kenara bırakırsak (dur o köşede Danny, aferin), The Gathering'i hiç canlı seyredemediğim için Anneke'yi ilk kez görecektim. Açıkçası albümlerinde mükemmel söylediğine inandığım bu kızcağızı bir de canlı dinlemeyi çok istiyordum. Karga gibi sesi var da, albümlerde ucuz popçuların kayıt numaralarıyla mı bu kadar güzel söyleyebiliyor yoksa gerçekten bu kadar güzel mi söylüyor? Tüm dünyanın merak etmediği bu sorunun cevabını öğrenmek için yazıyı okumanıza gerek yok. Hemen söyleyeyim, karga gibi bir sesi yokmuş. Hatta dinledikten sonra Tinkerbell tarafından ses tellerine peri tozu serpildiğini düşünmeye başladım.

Bir önceki paragrafa "şimdi gelelim konsere" diye başlamışım ama gelememişim. Bu paragrafta da gelebilir miyim bilmem. Bir deneyelim. Pazar akşamı 9'da olan konser için normalde 6 gibi evden çıkardım. Fakat cumartesi akşamüstü "iş yetiştiricem" diye oturduğum bilgisayarın başından Pazar akşamı 7.20'de kalkınca; uykusuzluk, perişanlık, açlık ve üşengeçlik birbirine karışmıştı. İş yetişmişti ama ben konsere yetişebilecek miydim? 1 mili saniyede karar vererek duşa girdim, ısıtmadan yemek yiyerekten arabama atlayıp köprü trafiğine telepatiyle yalvararak yola çıktım. Teletabiyzim işe yaramış, 8.30'da Taksim'deydim. Erken gelmenin verdiği iç huzuruyla mekana daldım. Yazının giriş bölümünü çok uzun tuttuğumdan, konser öncesiyle ilgili bir-iki detay verme hakkını kendimde görmüyor ve direk konsere geçiyorum. Evet, bu paragrafta başarıya ulaştım, sonunda konserdeyim, mutluyum.

Mesleki hastalıktan dolayı Studio Live'ın kocca kocca kolonlarına bakıp kafamdan statik hesapları yaparken, özellikle kızların çığlıklarıyla beraber Danny'nin çıktığını anlayıp istikameti sahneye verdim. Eskiden uzun olan saçlarıyla ve Anathema ile beraber çıktığındaki sahne imajıyla kıyaslandığında Danny sahnede mal gibiydi. Evet, böylesine uzun bir girişten sonra müzik üzerine yazılmış bir yazıda ben de kendimden daha teknik bir yorum beklerdim ama ne yapayım ki çok açık sözlüyüm. Aklımdan ilk geçenleri sansürsüz paylaştım sizlerle. Fakat tek başına sahneye çıkmanın zorluğu başka şeye benzemez ve çaldığı şarkıların çoğu da grup olarak çalınmak üzere yazılmış şarkılar. Yani bunları yalnız başına çalıp söylemeye kalkmak hem cesaret ister hem de kulak dolgunluğuyla bildiğimiz birçok ses eksik kaldığından bu eksikliği en aza indirmek müzisyenin becerisine kalmış zor bir iş.Unplugged yapan gruplar sonuçta yine de grup olarak sahneye çıkıyor ve birbirlerine destek oluyorlar. Oysa kahramanımız tek başına sahnedeydi ve distorşınsızlığın tüm dezavantajlarıyla yalnız başına mücadele etti.       

Danny'nin gitar çalmadığı ya da bir melodi çaldığı zamanlarda da ritim gitarın alttan devam etmesi, yanımdaki birkaç kişinin "playback mi lan bu? Çalmıyo mu?" şeklinde yorumlara yol açtı. Eee, bu uygun bi gitar pedalı ile basitçe yapılabilecek bir şey. Danny gitarıyla çaldığı ritmi o an ayağı ile kayıt edip, otomatik tekrara alarak üzerine 2. bir gitar çalabiliyor ya da solo atabiliyordu. Böyle olunca da nispeten daha dolu bir sound oldu. Yani playback falan yoktu  ortada. Bu olayı ilk kez 90'lardaki Nekropsi konserlerinde görmüş ve hastası olmuştum. Zoom 9050 diye efsane bir processor kullanıyorlardı. Aynı processor Pestilence'ın gitardan, klavye sesinden tutun, abuk sabuk efektler de çıkarmasına yardım eden aletin ta kendisiydi. Yımşacık bir müzik yapan Danny ile Pestilence'ı nasıl bağlayıp aynı cümleye soktum ben de anlamadım. Utanarak hemen ana konumuza dönüyorum.

            Danny çalarken salondaki atmosfer ve seyircinin ilgisi güzeldi. Salon da dolu olunca keyiflenen dostumuz şarkılarını arka arkaya söylemeye devam etti. Bazı şarkılar akustik versiyona daha yatkın olduğu için çok güzel tınlıyor ama bazıları biraz cılız kalıyordu.

            Danny şarkı söylerken ilk dikkatimi çeken şey sesinin, kardeşi aslan adam Vincent'a göre oldukça zayıf olmasıydı. Detone olmuyor, yanlış da söylemiyordu ama çok sıradan bir sesi var ve Vincent'ın şarkılara kattığı o derinliği katamıyor. Bu, çalışmakla olabilecek bir şey olmayıp doğuştan geldiği için Danny adına bu konuda üzgünüm. Fakat bu,  performansının kötü olduğu manasına gelmez. Seyretmesi oldukça keyifliydi, ben sadece Vincent'ın tarzıyla kıyasladığımda biraz negatif bir tablo çıkıyor. Ayrıca büyük bir saygıyla izledim, çünkü Danny o muhteşem şarkıların mimarlarından biri. Sahnede olduğu süre boyunca sadece gitar değil, arada klavye de çaldı. Hatta bir ara Iron Maiden'dan Wasted Years'ı klavye çalarak söyledi. Bir daha da böyle ballad tadında bir Wasted Years yorumu duyacağımı sanmam. Bu arada ben eski Danny'i bu Fatih Erkoç tarzı yeni imajına 100 kere tercih etsem de kızların hepsi benimle aynı fikirde değildi sanırım. Yanımdaki bir genç kız, hiç söylemediyse 20 kez "Daannny, o gözlerini yerim senin, yerim, yeriiiim" diye bağırdı, korktum.

Genel olarak güzel, nadiren sıkıcı bir performanstan sonra Anneke alkışlar eşliğinde tek başına sahneye çıktı. Danny ise gözlerini yedirmek için kulise gitti. Anneke çıkar çıkmaz gür sesli bir erkek seyircinin "kadınım ol" diye bağırarak salonu inletmesi küçük çaplı gülüşmelere sebep oldu. Allah'tan Anneke olayı anlamadı ve saf saf gülümseyerek klavyenin başına oturdu ve görüş alanından çıktı. Güzel yüzünü sadece 10 sn. görebilen erkek seyircilerin memnuniyetsizlik dolu sesleri eşliğinde şarkılarını söylemeye başladı. Hiç beklenmedik bir şekilde bu kez sert bir repertuar seçmişti ve bir ara iyice azarak klavyeyi kırıp seyircinin üzerine stage dive yaptı gibi bir yorum bekleyen varsa hayal kırıklığına uğrayabilir. Çünkü Anneke her zamanki gibi, pamuk tarlasından toplanmış olan ses telleriyle dinleyenleri büyüledi ve kredi kartı borcu gibi dertlerin o gecelik de olsa tamamen unutulmasını sağladı.

            3-4 parça sonra klavye çalmaktan sıkılan Anneke, ayağa kalkarak akustik gitarla konsere devam etti. DVD'lerden gördüğüm kadarıyla The Gathering'deyken de seyirciyle iletişimi oldukça iyi olan Anneke, artık solo takılmanın ve tecrübenin de verdiği rahatlıkla daha bir sıcak, daha bir samimi hale gelmiş. Yaptığı birkaç hatayı bile mimikleriyle öyle komik bir hale getirdi ki herkesi güldürerek, bilet parasını geri istemek için gişeye koşan seyirci profilini, "istediğin kadar hata yap, helal olsun" tiplemesine çevirmeyi başardı.

            Ağırlıkta kendi albümlerinden parçalar söyleyen Anneke araya coverlar da sıkıştırdı. Çaldığı bir parçasını, bir Türk kızıyla ilgili yazdığını anlattı. Sonraki bir şarkısını da; yarı Türk, yarı Hollandalı eski erkek arkadaşıyla birlikte yaptıklarını söyledi. Birden konu mankeni ex-boyfriend sahneye fırladı ve bu şarkıyı birlikte çalıp söylediler. Sonra Anneke geçici olarak sahneden indi ve itici tiplemeli ex-boyfriend manasız bir şekilde sahnede kalıp bir şarkı daha söyledi. Şarkıya başlamadan "Do you know Barış Manço?" demesi oldukça komik ve her konserde duyamayacağımız bir soruyduJ Bence kötü erkek seçimine rağmen iyi bir insan Anneke. Kendisine hafiften kırgın olduğunu duyduğum eski grup arkadaşlarına karşı, okuduğum tüm röportajlarında olumsuz bir kelime bile etmemesi, yeni The Gathering albümü hakkındaki fikri sorulduğunda da "harika bir albüm" şeklinde cevap vermesi çok takdir ettiğim bir davranış. Genelde bu tip röportajlar karşılıklı çamur atma şeklinde devam eder.

            Kısa bir aradan sonra Danny ve Anneke birlikte sahneye çıktılar. Yine karışık bir repertuarları vardı. Danny kah gitarla kah klavyeyle eşlik ederken Anneke çoğunlukla vokale ağırlık verdi. Çoğu parçayı ikisi birden söylediler, genel olarak çok güzeldi. Sonra da tek parçalık bir bis yapıp alkışlarla sahneden indiler. Özellikle Temporary Peace, A Naturel Disaster ve You Learn About It şarkılarının yorumları muhteşemdi. Danny, "Mayıs'ta Türkiye'de görüşmek üzere" dedi. Ajandama baktım, Mayıs'ta boşum. Belki görüşürüz.

            Konserden yarım saat kadar sonra alt katta "after party" vardı. Danny ve Anneke'yle tanışmak, imza almak, yemek tarifi almak isteyenler kaldı. İstemeyenler de efendice dağıldı.

            Genel olarak değerlendirdiğimde konserden zevk aldım ama ikilinin geçmiş başarılarını bilmesem ve ilk kez seyretsem bazı açılardan biraz amatör bulabilirdim. Çünkü hem teknik problemler yaşadılar hem de oldukça fazla hata yaptılar. Olsun çok içten ve güzel bir konserdi. Eve dönerken Anneke'nin peri mi, Elf mi, melek mi olduğunu düşünüp durdum, çıkamadım işin içinden.

            Konser boyunca, grupların eski sert halleriyle o an sahnede yaptıkları müziğin ne kadar farklı olduğu ve eski konserlerden hatıralar aklıma gelip durdu. Danny 90'larda bir Anathema konserinde iki şarkı arasında bize durup dururken "Allah'a inanıyor musunuz? Bir daha düşünün" deyip mosh çekerek şeytani mesajlar vermiş ve azarak sert bir şarkıya girmişti. O gece ise sürekli "you're amazing" "fantastic" gibi laflarla seyirciyi övgüye boğdu ve konser boyunca yüzünde koca bir gülümseme vardı. Eee, ne olmuştu? Yaşlar ilerleyince fikirler mi değişmişti yoksa demonic imajlar artık para mı etmiyordu?  Bu tip şeyler de gece boyunca aklımda döndü durdu.

Şimdi yazının başına dönersek, size mp3-konser farkından bahsetmiştim. Ben bu konserin aynısını, hem de hemen hemen aynı playlistle 1-2 ay önce bilgisayardan dinlemiştim. Aaa, güzel fikir, iyi bir ikili olmuşlar falan deyip muhtemelen karım yemeğe çağırdığı için ya da kafam başka bir işle meşgul olduğundan yarıda kesip adam gibi dinlememiştim. Ama konserde öyle bir havaya girdim ki, uzun zamandır göremediğim, sevdiğim dostlarımı da görmenin etkisiyle son 10-15 yılın anıları gözümün önünden geçip durdu ve gecenin etkisi bir şekilde ertesi günlerde de devam etti.

            Şöyle ki; Pazar akşamı konserdeydim, pazartesi sabahı işe gitmek için evden çıkmadan bir de baktım ki canım Anathema dinlemek istiyor. Çoğunlukla son albümleri dinlediğimden, bir değişiklik olsun diye elim Pentecost III'e gitti. Güneşsiz bir havada arabayla yola çıkıp player'a CD'yi koyduğumda bir kez daha geçmişe ışınlandım. Aaa, bir de baktım böğüren ses Cavanagh kardeşlerden birine ait değil. Vincent'dan önce vokalde kimin olduğunu hatırlamadığımı fark edip sıkışık trafikten faydalanarak CD kitapçığını incelemeye başladım. Evet, böğüren arkadaş Darren White'dı. Kitapçıkta, kapağın arkasındaki sahne fotoğrafını da O'nun çektiği falan yazıyordu. Şu an grubun geldiği noktayı düşününce, ne kadar gereksiz ve uzak bir ayrıntı diye düşünüp, gülümseyerek yola devam ettim. Sona doğru bayıklaşan albümü yine de özlediğimi fark ettim ve albüm, bir kez dinlememe rağmen tüm pazartesi sabahımı hafif melankolik geçirmemi sağladı.. Kendisini buradan kutluyorum.

            Salı günü de Silent Enigma ile yola çıktım. Araba müziği diye tabir edilen türlerle kıyaslandığında bu konuda garip bir zevkim olduğunu kabul ediyorum. Vincent bu albümde gitarın yanında vokali de devralmış ve ilk şarkıda "Come Onnıah" diye çok cool bir tonda ve fışkıran bir özgüvenle vokalistlik hayatına adım atıyor. Bir kez daha fark ettim ki, benim için Anathema efsanesi bu albümle başlamış. Önceki albümlerden de sevdiğim şarkılar var ama Silent Enigma ve sonrası tam anlamıyla beni yoldan çıkarmış. Sonra basçı Duncan Patterson'u düşündüm. Alternative 4 sonrası gruptan ayrılan melankoli canavarı Antimatter diye bi grup kurmuştu. Kemancıda konserine de gitmiştim. Ne çok anım varmış bu adamlarla ilgili. Salı salı işe giderken bu sefer de Anathema ile nasıl tanıştığım aklıma geldi. Headbangers Ball programında Silent Enigma'nın klibini seyretmiş, mor olup ertesi gün Akmar'a koşmuştum. Bir ertesi günde Bodrum'a gittiğimden; deniz,güneş ve Anathema gibi garip ve bağdaşmaz bir üçlüyü bir araya getirmiştim. Zaten sonra Eternity çıktığında bir daha toparlanamamak üzere dağıtmışlardı beni. Yukarda ki satırlarda Anathema ile Headbangers Ball sayesinde tanıştım demişim ama o mecazi tanışmamız. Bir de bir konser sonrası gerçek tanışma ve aynı masada içme muhabbeti var ki hiç unutacağımı sanmıyorum. Vincent bana konserde çaldığı penasını vermişti, çerçeveli pena koleksiyonlarımdan birinde pırıl pırıl durur. Ama özel bir Anathema penası değil, sıradan bir Jim Dunlop.

            Evet, işte size konserin mp3'den farkı gençler. Bugün Çarşamba, önceki 2 gün Anathema dinledim, bugün ise birden bu yazıyı yazıverdim. Demek ki etkisi hala sürüyor. İyi ki üşengeçliğe yenik düşüp gitmemezlik etmemişim. İşin ilginci giderken Anneke dinleme isteğim daha ağır basıyordu. Konserde de Danny'nin vokalini yetersiz bulup, Anneke'yi çok daha başarılı bulmuştum. Ama gel gör ki sonraki günler kafayı Anathema'ya taktım. Acayip...

            Bu arada Anneke'nin peri mi, Elf mi, melek mi olduğunu sonunda çözdüm. Elf o Elf. Hem de dünyanın ilk yuvarlak kulaklı, hafif kilolu Elf'i. Sevgiler arkadaşlar, iyi bakın kendinize...                       



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: