MÜZİK ODASI

Amorphis'i Mercek Altına Aldık

Sayat Ayık - 29 Ekim 2005

90'ların başında bir yandan alternatif Rock ve Metal ortalığını tozunu dumana katarken diğer yanda o zaman için underground diyebileceğimiz gruplar ve müzik akımları ortaya çıkmaya başlamıştı. 80'li yılların patırtısı gürültüsü daha yeni bitmişken ortaya çıkmaya başlayan bu yeni akımlar zamanla çok ses getirdi.

"Birlikte büyüdüm" diyebileceğim bu yeni grupların içinde artık saygıyla anılan, Paradise Lost, Anathema, Amorphis, My Dying Bride, Moonspell, Tiamat, In Flames, Dark Tranquility, The Gathering, Lacuna Coil, Sentenced, Theatre of Tradegy, Death ve adını unuttuklarım bu tarzın başını çeken önde giden gruplardı. Bunların ortak noktası sosyo-politik içerikli metalden, virtüözlükten uzak olmalarıydı. Sırf karı kız tavlamak için kurulan gruplar olmamaları bir başka ortak yönleriydi. Benim de içinde bulunduğum neslin adını hakedercesine bir kayıp kuşak müziğiydi yaptıkları. Meşhur kayıp kuşak...

Varoluşçuluğun en önemli isimlerinden Sartre ve Camus'nun veya bir Huxley'in yoğun etkisi vardı bu müzikte. Hatta yer yer görkemli bir kaybeden müziğiydi yaptıkları. J.P. Sartre, şair Charles Baudelaire için kaleme aldığı "Baudelaire" kitabında onun için aynen şöyle der: "Baudelaire: kendisinin uçurum olduğunu hisseden adam. Gurur, sıkıntı, baş dönmesi: kendini ta kalbinin derinliklerine dek gören, kimseyle kıyaslanamaz, kimsenin iletişim kuramayacağı, yaratılmamış, saçma, yararsız, tam bir yalnızlık içine bırakılmış, kendi yükünü tek başına taşıyan, tek başına varoluşunu doğrulamaya mahkum edilmiş ve durmadan kendi ellerinden kaçan, kendi avuçları arasında kayan, kendi içine dönüp gözleyen, ama, bir yandan da kendi dışında sonsuz bir kovalamacaya atılmış, dipsiz, duvarsız ve karanlıksız bir uçurum, öngörülmeyen ve de pek iyi bilinen, apaydınlaktaki bir gizem"*. İşte 90'ların yeni akım metal grupları için de bu söylemden tabii ki daha hafif fakat hiç de farklı olmayan şeyler söylenebilir. Bu grupların müzikal seçimlerindeki özgürlüğü önce sert metal (death/black) grupları olarak başlayan kariyerlerine şu an çokca kaliteden ödün vermeyen Rock-Metal-Progressive-Alternatif grupları olarak devam ediyor olmalarından rahatça görebiliriz

Amorphis,  "The Doors'un efsanevi parçası "Ligth My Fire"ı bir Death Metal grubuyken yorumlamıştı ve gelecekte 'The Doors'un günümüzdeki vârisi' olabileceği söylenecek, yazılıp çizilecekti. Peki bu ne kadar doğruydu? 90'lı yılların kanımca Anathema ve Paradise Lost ile birlikte en iyi gruplarından Amorphis'i yakından tanıyalım

"The Karelian Istmush" (1992) adlı ilk albümleriyle umduğunu bulamayan Finlandiyalı grup, 1994 yılında çıkan ikinci albümleri "Tales From The Thousand Lakes"le dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış ve bir death metal grubu için oldukça iyi bir satış rakamına ulaşmıştı. "Tales From The Thousand Lakes"de yer alan The Doors patentli "Ligth My Fire" oldukça olumlu tepkiler almştı.  Klasik bir death metal grubundan daha farklı olarak daha melodik bir yapıya sahipti grup. Yaratıcılıkları insanı hayrete düşürse de sonradan bu toprakların ne derece üretken olacağına hepimiz şahit olacaktık. Grubun The Doors cover'ı yaparak köklerini 80'lerde değilde 60-70'lerde aramayı düşünmesi de başka bir ince noktaydı. Tabii bunun sadece bir sinyaliydi bu cover. Bu düşünce tarzını daha sonra yavaşça açık edeceklerdi. Başyapıtları diyebileceğmiz "Elegy" (1996) albümünde radikal bir değişimle brutal vokalleri geri plana çekip, clean vokallere Pasi Koskinen'i alan grup, müziklerinde de clasic rock etkilerini su yüzüne çıkartmıştı. Yine ilk olarak bu albümde -bugüne kadar da kullandıkları- Finlandiya'ya özgü yerel motiflere yer vermişlerdi. Albüm çıktığı dönemden birkaç yıl sonra heavy metalle alakası olmayan, hiç dinlemeyen kimi arkadaşlarımızdan Amorphis adını duymaya başladığımızda albümün etkisini daha iyi anladık. 1999'da çıkan "Tuonela" albümünde; saksafon, flüt, piyano, gibi enstrumanları da ekleyerek müzikal yapılarını geliştiren, farklılaşma serüvenini sürdüren, tarzını death metal'den ağır ağır Finlandiya müziği ve clasic rocka kadar genişleten Amorphis özellikle klavye ve gitar tonundaki 70'ler etkisiyle takdir ve beğeni toplamıştı. Kendi ülkesinde de tarz ayrılmaksızın en önde gelen gruplardan biriydi Amorphis. Albüm bugüne kadar yapılmamış kadar iyi besteleri içinde toplamış olmasıyla aslında "Elegy"den daha iyiydi bile denebilir (Elegy albümünü başyapıt görmemde sanırım albümle kurduğum duygusal payın yoğun etkisi var). "Am Universum" (2001) albümünde brutal vokalleri tamamen kaldıran, gitarların sesini de kısan, tarzında yer yer Alice In Chains tadı veren topluluk tüm bunları yaparken kendine özgü bir hava yakalamayı da ihmal etmiyordu. Pasi sayesinde liriklerde de Huxleyvari bir çizgi tutturan grup, yaşadıkları değişime rağmen hala kolay hazmedilir, sabun köpüğü bir topluluk olmaktan çok uzaktaydı. Hala da öle
"Elegy" ve "Am Universum" albümlerinden sonra birer kez Türkiye'ye de gelen grup canlı performans açısından doyurucu olmasa da, rock star kimliğinden uzak hareketleri, basit, samimi tavırlarıyla buradaki herkesi mestetmişti.

Grup elemanları yapılan ropörtajlarda The Doors'la karşılaştırılmalarını çok doğru bulmadıklarını kendi yaptıkları müziğin çok daha farklı olduğunu vurgulyorlar ve sonuna kadar haklılar (keza grubun ikinci The Doors vakası olmadığı bir gerçek çünkü Jim Morisson gibi biri ancak yüzyılda bir dünyaya gelir, hatta binyılda bir ve Amorphis bunu hepimizden daha iyi biliyor). Yine de son albümleri "Far From The Son" (2003) ile gördük ki 70'lerin soundunu günümüzde başarıyla temsil eden birkaç çağdaş gruptan birisi konumunda Amorphis. Diyebiliriz ki, The Doors, Pink Floyd, Black Sabbath, Deep Purple, Alice In Chains ele ele vermiş Amorphis'e yol göstermişler. Death metal günlerinden yadigâr heavy metal altyapısı, sadece Amorphis'de duyabileceğiniz; melodileriyle 70'li yıllara göz kırpan bol efektli gitarlar, 70'lerin klavye soundu, yer yer jazz, klasik ve etnik müzik hiç sırıtmadan birbirini tamamlayabiliyor ve Pasi'nin üstün vokaliyle Amorphis müziğine dönüşüyor. Bu durum hem rock müziğin alt türevleri arasındaki kan bağının hem de farklı türlerle kurabilidiği uyumun en canlı göstergesi. Andrew Lloyd Webber imzalı "Phantom Of The Opera"ya göndermeler içeren "Smithereens" şarkısı üzerinde durursak, İngiliz heavy metal basını tarafından çok fazla tarzı bir potada eritmeye çalıştığı için eleştirilen ve işi fazla karıştırdığı -çorba yaptığı da denebilir- yazılıp çizilen Amorphis sanki İngilizlere anlayacağı dilde gönderme yapıyordu. Yine çok kaliteli standartların üstünde bir albümdü.

Henüz grupu hiç dinlememiş olanlara öncelikle "Elegy" ve "Tounela" albümlerini öneririrm, sanırım o zaman ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Sadık dinleyiciler için ise bu yazının hiçbir anlamı yok onlar her şeyi biliyor zaten.


*Alıntı: Jean-Paul Sarte / Baudelaire, İthaki Yayınları, 2003


Grubun resmi web sitesi:
www.kingfooentertainment.fi/subsites/amorphis/main.php








Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: