MÜZİK ODASI

Abigail Tatilde II (2)

Seyda Babaoğlu - 15 Eylül 2009

(Birinci bölümden devam)

 

Bölüm onyedi: O kitap bu kipak şu pitak!!! Okipapşupitakpukitak!!! Şipidak!!

 

Okurcum benim, bunu üşenmeyip okuduğuna göre nefis kitaplar da okuyorsundur sen. Canımsın! Plajda da bi ufaklık var, 4.sınıfa gidiyor, o da devamlı okuyor, aferin. Benim de ufakken sevdiğim şeyleri okuyor - hani böyle arkadaş çetelerinin maceralarını anlatan kitaplar vardır ya...Türkçe karşılıkları var mı bilmiyorum. Benim sevdiklerim Fünf Freunde, Hanni und Nanni, Die Drei ???, Nancy Drew filan gibi şeylerdi. Bir de tabiî ki at romanları. Bille und Zottel en sevdiğim seriydi. Astrid Lindgren, Tina Caspari, Enid Blyton en sevdiğim çocuk ve gençlik kitabı yazarlarıydı. Sayelerinde deli gibi okuma alışkanlığı edindim. Çocuğum olursa onun da önüne koyacağım bunları.

 

Bu yazın okumaları ise şöyle sıralanıyor:

Jack D. Forbes - Columbus and other Cannibals (Bunu yaz tatiline çıkmadan bitirmiştim. Her insanın okuması şart koşulmalı!!! Türkçe'ye de çevrilmiş.)

 

Ben Okri - Starbook (Kapağının verdiği sözü tutuyor - hakikaten büyülü bir kitap! Alegorinin uç noktası).

 

Bill Bryson - Shakespeare (okuduğum en güzel Shakespeare biyografisi! Bu arada Shakespeare'in doğum ve ölüm tarihlerinin 23 Nisan olması birçok açıdan tuhaf ve önemli benim için).

 

Tonlarca Poetry of the 16th Century, Romantic Poetry, Victorian Poetry.

 

Yine bir ton Metal Hammer dergisi (içerik güzelleşti, baştan sona okutuyor kendini).

 

Michel de Montaigne - On Friendship ve başka denemeleri.

 

Ve şimdilerde başucumda olan, elimden düşmeyen ve ucundan kemirilmeye başlanmış olanlar:

 

Norse Mythology (özlemişim, yeniden okuyorum)

 

Marcus Aurelius - Meditations (ikinci yüzyıldan insanlık ve felsefe dersleri - hem de Gladiator filminden tanıdığın İmparatordan - yok yok, Commodus değil, babası olan;))

 

Das Ende des Römischen Reiches (Der Spiegel'in tarih dergilerinden, ancak dergi olduğuna bakmayın, kitap kadar bilgi dolu.)

 

Philip Matyszak - Legionary - The Roman Soldier's Manual (Evet, Roma İmparatorluğu çok ilgimi çekiyor taa minicikken edindiğim Asterix hastalığından beri. Yalnız Tenten de candır!)

 

Jack Kerouac - On the Road (Beatniklerin en önemli eseri kabul edilir. The Dharma Bums'ı okumuştum ama buna ancak sıra geldi)

 

 

Bölüm onsekiz: Hayvan hakları

 

Üniversitedeyken en yakın arkadaşım olan Ömür Gedik, Hürriyet'teki bir yazısında Fear Factor'da oradan oraya atılan farelere değiniyor. Kendini ufacık bir  hayvanın yerine koyup empati kurabilen bu içi ayrı, dışı ayrı güzel arkadaşıma teşekkür mesajı gönderiyorum.

 

Hala hayvanları birer obje, birer eğlence aracı olarak gören, duygusuz makinalar gibi değerlendiren tüm zihniyetleri kınıyorum.

 

Buradaki bir binicilik merkezine gidip at safari yaptığımızda da aynı durumla karşılaştım. Mekan harika, çok şık, hatta yenilenmiş, iyice göz alıcı olmuş. Ancak bütün o görsel göz boyamanın altında canlıya saygıyı yine mumla arıyorsun.

 

Mesela bir at safariye çıkıyor, o sıcakta ve hiç de rahat olmayan arazide çoğu yerde tökezleyerek bir saat boyunca birini üzerinde taşıyor. Bu binicilerin arasında at binmeyi hiç bilmeyen, oturuşu bozuk, dolayısıyla ata daha da fazla yük bindiren insanlar oldukça çok. Tekrar ahıra döndüğünden ise terini soğutmadan yine box'una götürülüyor. Eyer çıkarılmıyor bile, çünkü daha kimbilir kaç safariye çıkacak o halde...Bu arada daha tayını emziren kısraklar bile aynı durumda.

 

Bineceğim atın bana hazır getirilmesi zaten bana çok ters bir durum, ama biz daha oyalanırken ve konuşurken onlar bir at seçip getirdiler bile. Safarinin bitiminde bindiğim atı hemen ahırına götürmemize ise zaten kızmıştım. Neden bu hayvanı önce manejde biraz dolaştırmıyorum, neden döner dönmez kapattık box'una diye söylendim. Deli gibi spor yapıp aniden televizyon önüne oturmak kadar sağlıksız bir şey sonuçta. Bir ton laf kalabalığı yaptılar. Ama ısrar ettim, dedim ki en azından bırakın eyerini ve başlığını çıkarayım, biraz samanla ovup terini alayım, tımar edeyim, rahatlasın. Tuhaf geldi seyislere - alışmışlar prenses model tiplere, atı hazır isteyen, "işi" bitince de geri veren sosyetiklere. "Siz seviyorsunuz galiba" gibi birşeyler söylediler, "Tabii ki seviyorum, ata binmek de binmekten ibaret değildir, atın her işiyle sen uğraşırsın, bunu da seve seve yaparsın üstelik!" diye cevap verdim. Hala ısrar etti "Bari eyeri taşımayın, ağırdır" diye, ben de dedim ki "Çocukken de taşırdım" ve aldım yerine götürdüm. Ama atın yanına döndüğümde ne göreyim, hayvana ya yanlış eyer takmışlar, ya da işi bilmeyen biri takmış, kocaman bir yara! Zorla eyeri çıkarttırmasam kimbilir o gün daha kaç kişi binecek zavallı hayvana. Ortalığı velveleye verdim, veteriner çağırın dedim, blue spray getirin çabuk dedim, o sırada hayvancığın yanında bekledim, yaraya konan sineği kovaladım devamlı, sarıldım, sevdim, konuştum, gözümden yaşlar süzülerek...Sonra müdüre çıktım, nasıl olur dedim, bir hayli kafa şişirdim, bana sözler verdiler falan filan, ama bu deneyimden sonra bir daha bu şartlar altında asla bu at safari işine bulaşmam. Kendimi suça ortak edilmiş hissediyorum.

 

Hala telefon edip kontrol ediyorum. Ne bilebilirim tabii ta İstanbul'dan, bana ne anlatsa inanmak zorundayım. Ama en azından rahatsız etmiş oluyorum, o da birşeydir. Bunu daha fazla insan yapsa belki o hayvancıkların durumu da düzelir. Çünkü aslında atın doğasına ters bir şey değildir kendine uygun, iyi bir binici ile doğada gezmek. Bazı kurallara uyulursa, hayvanın da sağlığı, rahatlığı ve hakları gözetilirse iki taraf için de güzel bir şeydir.

  

 

Bölüm ondokuz: Tatt's Life (Part Two)

 

Tatil dövmesi denen o rezillik nedir! Neden yaptırılır ki hiç anlamam. Bir de onu göstermek için kolu kıvırıp gezenler var ya, ne diyim bilemiyorum. Kışın da oldum olası sinir olurum bir barda falan dövmesini göstermek için atletle gezenlere. Ya da sırtındaki dövme görünsün diye kürek kemiklerini ortada bırakan atlet modelinden başka bir şey almayan kişiliklere.

 

Bir de velet kısmında görüyorum ki tatil tattoo'su camiası bir de bu geçici dövmelerin yaldızlısını gerçekleştirmiş, tam anlamıyla kuş kondurmuş.

 

Bölüm yirmi: Görgüsüzlük

 

Teknesini almış da burnumuzun dibine demir atmış sonradan görme tayfadan tiksiniyorum. Gidip teknelerini anahtarla çizesim geliyor.

 

Plajlarımızın doğal güzelliğini zaten "biiç" ettiniz, bi de tekneleriniz çıktı başımıza!

 

Peki ya o plajın etrafına taktığınız demir çubuklar ve halatlar ne oluyor? Senin bana "şıklık" ve "marine tema" diye satmaya çalıştığın o sakil zevksizliğe bakmak zorunda mıyım ben? Arkadaşım, doğa zaten alabildiğine güzel! Daha güzelini yapamazsın, kasma! O demir çubuklarından akmış pas mı güzel yani? O halatlara asılmış çeşitli mayolar ve deniz gözlükleri mi güzel? Nerede birkaç yıl öncesine kadar en büyük zevkim olan akşamüzeri kenarda oturup ayaklarımı suya sallandırarak balıkları seyretme zevki? Elimden aldın onu hayvan herif!!! Gözün doysun, paraya doymadın bir türlü!! O zevksizliğine, o sıkış tıkış şezlonglarına gelen kitleye ruhumuzu da sat da tam olsun! Artık utanmaz bir şekilde "ben bana para kazandıranı seviyorum" diyecek kadar da arsızlaştı bunlar.

 

Sabah kahvaltıda peynir-ekmekle beraber aklını da yemiş olan bir eleman da su kayağı yapıyor sabahın sekizinde. Hay ben senin Lacuna Koyil.

 

Bölüm yirmibin: Magazin basını

 

Dergiler, gazete ekleri, hepsi bir ağızdan nasıl görünmemiz gerektiğini dikte ediyorlar yine ve hala. Şunu giy, şu beden ol, aaaa bunun selüliti var, yok filanca kişi fazla kilolarıyla dikkat çekti vesaire. Bunu yazan ve düşünen tüm erkeklere sesleniyorum: siz de 300'deki Leonidas ve savaşçıları gibi olun! Pardon, ne dediniz? O bir illüzyon mu? O baklavalar makyajla mı çizilmiş? Kompütür cenereytıd efektler miymiş? O mankenler de bir illüzyon güzel kardeşim benim! Normal insan hayatı yaşayan kimse o manken ve oyuncu tayfası gibi olamaz. Özellikle 20li yaşları geçtiyse. Ve çalışıyorsa. Ve personal trainer'i, özel aşçısı, asistanı bilmemnesi yoksa. Ve fotoşop kullanmıyorsa! Ve günde bir adet kereviz sapı kemirmeyi insan haklarına aykırı ve çok da gereksiz buluyorsa. Haşhaşlı ekmek yönetir! Hmm şlap. Ver şurdan Nutella'yı!

 

Bir de şu cemiyet dergileri gözüme takılıyor hep. Plajdaki kokoşlar, acaba diğer kokoşlar naapmış diye Hello! OK! Şamdan gibi dergiler alıp okuyorlar. Çoğunluğu havadan gelen parayla kıyafetler alıp tek işi onları sergilemek olan veri importınt piipıl'ların beach'lerde yatarkenki resimleriyle dolu bu basın organları. (Bazı ağaçların kaderi ne kötü! Sen git kesil, kağıt ol, sonra üzerine bu basıl!). Alternatif dergiler olsa mesela? Naber? Tamam! veya Mum isminde olabilirler. Belki daha ilginç bir içerik söz konusu olur, kimbilir. Dudullu Postası gibi olur ya da. (Özgür basına saldırı! Fot.mak.kır.)

 

Bölüm yirmikin: Top three ways to be uncool (erkekler için speşıl)

 

Deniz suyu banyo suyu kıvamındayken on saat nazlanıp bir türlü girememek ve girince de "Çok soğukkkk!!!" demek. Özellikle genç erkek olup da bunu yapmak. Köpeğin sahip gezdirmesi. O fitness center'da geçirilmiş saatler hep boşa. Belli ki çok zengin olup ama bir tane bile ayak tırmak makası ve törpü sahibi olmamak. O ne be, Deli Ziya tırnağı gibi!

 

Bölüm yirmiüç: Vita Merlini

 

Kediden anlayanlar bilir, pek bağlıdırlar alışkanlıklarına. Yeni bir şey hayatlarına girdi miydi de hemen gelenek haline getirirler onu. Bizde de bu sene akşam beş balkon sefası ritüeli başladı. Akşam güneşinde hafif pembeleşinceye kadar kısık güneşte çevirdim de kendimi bu yıl bir-iki kez. Merlin de hemen "Aaa, hadi ritüel olsun bu! Hadi hadi hadi!!!" diye dayattı. Ben balkona çıktığım anda "E ben???" diye ("Meomeo!") hemen kapının açılmasını talep ediyor ve o da güneşleniyor.   

 

Bu sene güneşlenmek de nereden çıktı deme okiş, zaten 5 dakikayı geçmeyen bir olay, o da güneş batmadan hemen önce. J Efenim, Estée Lauder sağolsun, benim için "Bronze Goddess" diye bir seri ürün çıkarmış - biliyorsun, arkadaşlarımın bana uygun gördükleri isim Goddess'tır ta eskiden beri. Ben de kıramadım, bari az bi rengim dönsün de ayıp olmasın kadıncaaza, o kadar tribute yapmış bana dedim. Olay bu.:P

 

Ne diyordum. Bu kedi canlıları bölgelerine pek meraklıdırlar bir de. Geçen gün bir başka erkek kediyle war for territory gerçekleşince olan oldu, güzeller güzeli kedişim soluğu veterinerde aldı. Neticede yaz günü hiç tanımadığı, bilmediği o boyunluklardan takmak zorunda kaldı göz kapağındaki çiziği kaşımasın diye. Ama Merlişimle neler atlattık, bunu mu atlatamayacağız? Öleceğim sandığımda yanımda bir tek o vardı, o ölecek gibiyken de ben...Gece karanlığında gözlerinin ışıltısı, o kocaman kapkara küreler...başını yasladığı kolumdan bana bakar, karşılıklı uykuya dalana kadar...Veterinerde geçirdiği gece hiç uyuyamadım.

 

Bölüm yirmidört: Olağan bir gün

 

Sabah iyice erken kalkıp önce fırına gittim. Dönüş yolunda bir Ağaçkakan gördüm, çok şanslı hissettim kendimi. Oradan hooop denize. Suyun hafif sabah ürkünçlüğünün zevki bambaşka. Kururken baktım yandaki kayada bir Martı. Onları doğal ortamlarında görmek o kadar güzel ki. İstanbul'un çöplüklerine hiç yakışmıyor bu muhteşem varlık. Haşhaşlı, taptaze ekmekle mükellef bir kahvaltı, ardından tekrar plaja iniş. Heavy Metal ve Heavy Literature ile günü geçiriyorum. Bir de arada Tarja Turunen'e, yok efendim Gus G.'ye sorulacak soruların İngilizceye çevirisini yapıyorum kocamla telefonda. Röportajları Yüxexes'te okuyabilirsiniz, çok tatlı, mütevazi insanlar. Metehan telefonla yaptı röportajları bu arada.

 

Akşamüzeri internet cafe'ye gidiş. On-onbeş oğlan çocuğu Counter Strike oynarken ben internet üzerinden Arka Koltuk (Rock FM 94.5, haftaiçi her gün saat 17.00-20.00 arası) dinliyor, Metehan'la biraz da bu yoldan hasret gideriyorum. Biraz da dolaşıyorum Bitez'de. Polisin izin verdiğinden daha güzel kızlar var, yerli-yabancı. Diğer cinste de vardır illaki de benim dikkatimi çekmiyorlar. Ama şu bir gerçek ki kimse kendi güzelliği yüzünden havalara girmemeli. Şu kadar minik bir yerde bile görüyoruz ki dünyada sayısız çok güzel insan var, senden daha güzeli, daha genci her zaman var, o yüzden hiiiç dikme o burnunu Kaf dağına! Sana diyorum - güzelliğini kendi marifetinmiş zanneden boş kafalı insancık! Çok pis burnunu sürterler, haberin olsun. Demedi deme sonra. İç dünyadan haber ver - maneviyat, farkındalık, merhamet, tevazu, inanç, karma, quantum'dan naaber?

 

Eve dönünce biraz yazı, biraz okuma veeee tavuk saati gelince uyku için odama çekilmece.

 

Metal Hammer'de okuyorum, Acrassicauda gelmişti ya Kemancı'da çalmıştı hani, US mülteci kapsamında Amerika'ya kabul edilmişler, Hetfield karşılamış. Bizim Cey yaa.

 

Bölüm yirmibeş: The remaining fragments of a dream

 

"İnsan bir kez sevdiğini hiç sevmemezlik eder mi?"

 

Bölüm yirmialtı: "Bizim Lars"

 

Bir sabah gazete alırken çok sevdiğimiz bir komşumuz ile karşılaşıyorum, beni görümcesiyle de tanıştırıyor o sırada. Sonra diyor ki "Senin konserin Radikal'de yazısı çıktı, sana ayırdım onu". Çok seviniyorum, gazeteyi bulamayacağım sanmıştım. Derken görümcesi "Hangi konser? Metallica mı?" diyor. "Yok" diyorum, "onun üzerinden geçti baya - FNM vardı...". "Ha, yoksa bizim Lars var, Metallica diye bir grupta çalıyor, bilir misin?" diyor, ben "bizim Lars" ifadesinde bi reset yaşıyorum. Nasıl yani??? Meğer Lars'ın babasıyla görümce hanımın kocası kankaymış. Bildiin Ulrich'lerle ailece görüşen insanlar yani. Oha diyorum - bir sabah yazlıkta gazete alırken "bizim Lars" ifadesi! "Geçenlerde Kopenhag'a gelmişti Lars, aslında şimdi Amerika'da yaşıyor...babası tenisçi, ama artık çok iyi görmüyor..." gibi komşunun oğlunu anlatma ifadeleri baya tuhaf, baya!!! 

 

Bölüm yirmiyedi: Smiling with the mouth of the ocean

 

O da ne? Bir takım gelişmeler olunca Gülhan'cım (Dereli) birkaç günlüğüne gelebiliyor ve bizde kaldığı birkaç günü bir hayli eğlenerek geçiriyoruz. Kendisine denizle olan kısa süreli ilişkilerinden dolayı Lipton Sallama Çay nick'ini uygun görüyorum (bense balık burcu bir insan olarak arkadaşlarımla suyun dibinde ve üstünde fazlasıyla vakit geçiriyorum) ama bu farkımızın dışında ikimizin sayısız benzerliği su yüzüne çıkıyor (nasıl kelime oyunu?:P). Mesela ileriye yönelik planlarımız arasında huysuz aksi nine olmak var ki bunun çalışmalarına hemen başlıyoruz. Plajdaki gençlere hayvanları rahat bırakmaları konusunda estirdiğimiz terör o derece etkili oluyor ki artık gelip tekmil verir hale geliyorlar ("Biz o deniz kestanelerini suya geri koyduk." - "Hmm. Aferin, gözüme girdiniz."). Bir de şu konuda hemfikiriz ki her çocuk şirin falan değildir! Bir tanesi var ki, iki üç yaşlarında, iki bakıcısı da peşinde koşturmaktan helak oluyor ve şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalıyorlar gün boyu. Ben de bu velede o kadar uyuz oluyorum ki Ayşegül serisi yerine alternatif olarak Küçük P.ç Tatilde diye yeni bir çizgi roman öneriyorum. Gülhan'la bunun çeşitli epizodlarını adlandırıyoruz:

 

Küçük P.ç Balıkları Katlediyor

Küçük P.ç ve Hizmetçiler

Küçük P.ç Sörf Tahtasında

Küçük P.ç Nintendo'sunu Paylaşmıyor

 

Bu böyle gider.

 

Tatilin son günlerini beraber geçirmek ve birbirimize akabinde yol arkadaşı olmak harika oluyor.

 

 

Bölüm yirmisekiz: Yığınla depolama aygırı

 

LOST'taki Mr. Eko'yu bildin mi? Hah, işte bu ona verdiğimiz isimdi. Ama şimdi artık bir blog filan açarsam ona vereceğim isim olabilir. Zira yıllardır yazmış olduğum yığınla röportaj, konser anısı ve albüm kritiği, grup tanıtıcı yazıları vs. orada depolayabilirim. Bilirsiniz, senelerdir Laneth, Non Serviam, Blue Jean/Headbang, Yüxexes/Gürültü, Ağrı Kesici, Deli Kasap gibi dergilerde yazar dururum. Son zamanlarda www.delikasap.com'daki "Abigail'in Laneti" köşemde toplamaya başlamıştım eski yazılarımı ama site bir tuhaf olmuş. Köşeme koyduğum son on yazı filan görünüyor ancak. Bana da senin gibi okişler fikir verdi, dediler ki "Seyda abla, Seyda abla! Blog aç ordan okuyalım!" Ben de dedim ki "Blog ne?" Sonra baktı bunlar karşılarında teknol takozu bi insan var, oldschool bir yaklaşımla "Kitap yaz! Kitapta topla her şeyi!" Ben de dedim ki "Şimdi vaktim yok! Sonra kesin!" Ve bu garip muhabbet böyle sürer giderken dedim ki blog galiba güzel bişey mi ne? Yoksa galiba mantıklı olabilir mi acaba mikine?? Yoksam, yoğusam, aceba blog mu açiim? Bakarsın yaparım bunu! Bakarsın ben de teknolocik olurum birden! Yihu çok heycannı!

 

Bölüm yirmidokuz: Be aggressive! B-E aggressive! B-e-a-g-g-r-e-s-s-i-v-e!

 

Faith No More ne güzeldi ya. Neyse, başka bir şey anlatacaktım ben.

 

Şu Unirock Fest nelere kadir oldu. Bu yaz herkes - kendi aramızda "mosh çekmek" diye adlandırdığımız - "metalci selamı"nı öğrendi. Annemin ağzından Ronnie James Dio ismini duymak oldukça garip, ama köşe yazarlarına konu olunca bir anda büyüklerimiz, teyzem filan, hepsi öğrendi bir anda. Dio babanın rehberliğini yapmış biri olarak evde anılarımı anlatınca ilgiyle dinlenmesi çok şaşırtıcı. Aynı zamanda gazetelerin baş sayfalarında yer alan fotoğraflarda UÇK Grind bileklikleri görmek de tuhaf. Naber Tanju?:P

 

Oha! Bölüm otuz: Gute Mine zum bösen Spiel

 

Ben burada birşeyler yazıyorum ve sen, sevgili okur, bunları okuyorsun ya, aslında bak Starbook'ta ne diyor:

 

'Misunderstanding is all that is possible between your people,'said one of the beautiful beings. It is simply not possible to understand one another, given the way you people are made. You do not hear what you hear, you do not say what you say, what is said is not what is intended, what is intended is not what is said. How can that which does not know itself know what it is saying, or wants to say? Nothing is as you see it or feel it or hear it. Your bodies are inefficient for the collecting of true information. All you can do is misunderstand. And so you may well make an art of it.'

 

Bu gerçekle yaşamak zorundayız galiba. O halde şöyle demeliyim: en iyi yanlış anlaştığım insanları özlüyorum tatilde - Metehan başta olmak üzere.

 

Umur'lar (Akaydın) da Bodrum'a gelecek ama tam ben döndüğüm gün, olmaz ki böyle bir zamanlama! Pagan Arda Bodrum'daymış diye duyuyorum ama onu da yakalamak mümkün olmuyor. Gülhan'ın birkaç günlüğüne yanımda olması ve üstelik dönüş yolu arkadaşı olması ise süper. Stres ve kirliliğin her türlüsünün beşiği İstanbul'a dönüş yeterice zor. Konserleri dışında çok az şeyini sevdiğim bir şehir. Yeşilliği yok denecek kadar az, gürültüsü inanılmaz boyutlarda, aşırı kalabalık...saymama gerek yok bunları, hepimiz biliyoruz. Ama işte dönme zamanı geliyor çatıyor. Hayatımızı idame ettirmeye yarayan o kağıtlardan kazanmak için yine hayatımızın büyük bir bölümünü rafa kaldırmak zorundayız her gün.

 

Buraya kadar yine okumaya dayandıysan sevgili okiş, o halde sana da kolay gelsin. Dilerim ki tatilin, dinlenecek ve eğlenecek, kitap okuyacak, doğada gezip kuşları dinleyecek, bisiklete binecek, uyuyacak, müzik dinleyecek zamanın bol olsun!

Git şimdi gözüne dinlendirici bir salatalık maskesi koy. Görüşmek üzere!

 

Seyda "Abigail" Babaoğlu

 

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: