MÜZİK ODASI

Abigail Tatilde II (1)

Seyda Babaoğlu - 15 Eylül 2009

ABİGAİL TATİLDE (Epizod iki)

 

"Bikiniler! Şortlar! Hazır mısınız?"

"Hazırız Kaptan!"

"50 faktörlü kremler! Grup logolu tişörtler! Hazır mısınız?"

"Hazırız Kaptan!"

 

"O halde - OOOOOOOOOO! Hulivzinepaynepılandırdısi....."diyerek tatil dizimizin ikinci sayısına başlayalım.

 

Naber okiş? (Geçen seneki yazıyı okuduğunu varsayarak - okumadıysan önce onu oku, koş! - samimiyete devam ediyorum). Naptın bütün sene? Ben bi ton yazı yazacaktım ama yazamadım iş hayatı denen necessary evil yüzünden. Oysa ne grup yazıları, ne albüm kritikleri yazacaktım, ve daha neler neler...Hepsini kafama yazdım. Neyse, yaz geldi, bunu emir olarak algılayıp hemen yazma içgüdümü telafi edebileceğim kadar edeyim bari.

 

Ben yine geldim yazlığa. Burası yazlıktan çok bir sanitarium, bir terapi merkezi benim için. Hidromasaj, fototerapi, audioterapi, cardio training, hepsi burada (deniz, güneş, müzik ve yüzmek diyorum)...Biraz olsun insan gibi yaşamaya yaklaştığım bir yer. Gerçi buranın adı çıktığından ve bütün herkes buraya doluştuğundan beri çok zorlaştı huzur bulma ve insanca yaşama olayı, ama yine de pis leş İstanbul'a göre biraz daha iyi işte. İşte burada, bu beldede, yine TR topraklarının en metal kadın bünyesinin tatil sayıklamalarıyla karşı karşıya kalacaksın ey okişkitom. Korkma, yaklaş. Sen de istiyorsun, biliyorum!:P

 

Ne diyorduk...Abigail ve sevgili kocası Metehan bey ve tabiî ki Merlin hayvanı Bodrum'a teşrif ederler yine ve ilk hafta plajdaki olağan yer kavgaları dışında olaysız geçer gibi. Bu ilk hafta aynı zamanda Metehan beyin yegane tatilidir.

Ama dur, azıcık düzen sağlayalım:

 

Bölüm bir: Nasal gençlik

 

Metehan ile baya gülüyoruz gençlere. Hepsi burundan konuşuyor, sanırsın hepsi yaz günü nezle olmuş. Gerçi denize bu sene tiineyç mekanı İnceburun'dan girmiyor, yine orta yaş ve üstünün rağbet ettiği Ortaburun'u tercih ediyoruz. Sebep? Hayatım teenage tayfanın içinde geçiyor, bari tatilde etrafımdaki insanlar benden yaşlı olsun istiyorum! Oh mis, emekli mode: on. Buraya takılan üç-beş yolunu kaybetmiş yavrucak da dalga geçmemize maruz kalıyor. Hele ki çocuklar - onlar iyice komik. İki tane ıslak çocuk var, onlar hep ıslak. Islak Çocuk - güzel Tim Burton şiiri olurmuş (okudun mu şiirlerini? Okusana! Hayat Nightmare Before Christmas marşandizleriyle geçmez!). Bir de "Şaşıran Çocuk" var ("AAA yengeç gidiyo!!!" - E ya ne yapacağıdı??? Ya gidecek ya duracak. Fifti-fifti bi olasılığa şaşırmak??? Ya da şu tepki: "AAA  balık!!!" E ya ne olacağıdı??? Fil??) Bi de bu kısalar her şeye hükmettiklerini falan sanıyorlar ya, şöyle replikler duyabiliyorsunuz mesela: "Balık! Gel!" Hahahaha! (Ehue diye gülmek vardı, nooldu sahi ona?)

 

Bölün: ikiye

 

Benim kafa her zamanki gibi çift kişilikli çalışıyür. Bi tanesi süper ciddi, entelektüel, rafine, elit, üstün insan kişiliği (kendimi övdüğümden diil, öyleyim, naapiim - ayrıca ukala değilim, sadece her şeyi herkesten daha iyi biliyorum:P). Öteki bildiin serseri. Bi de Metehan beylen yedibin yıldır yaptığımız kötü esprilere bağladık, plajda rohoho diye bunlara güldük tam public enemy olduk. Örnek mi? Bunu sen istedin, al:

 

-         Kim o?

-         Richard!

-         Gere!

 

Rahaha! Al bi tane daha:

 

-         Yemeğini Peter Jackson!

-         Banane yaa! Eric Petersen!

 

Rohaha!!

 

Bu espiriklerden ve tonlarca Metal Hammer okuduktan sonra yine Ben Okri'nin "Starbook"unu okumaya devam ederek alegorinin derinliklerine dalar yine dengesiz kahramanımız. Hem edebiyatçı, akademik kişilik, hem metalci serseri aynı bünyede çok eğlenceli olüyür.

 

Bölüm üç: Tupaç Şakur 

 

Kulağım tıkandı. Tıpaç almadım, teyze gibi yüzdüm bikaç gün. Kafayı sokmadan böyle. Çok acaip bi deneyimmiş.

 

Bölüm dirt: Insomnia

 

Gece yatamıyorum. Kedi hayvanım gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyumaktan yana, bense bu fikri beğenmiyorum. O ise sallamıyor insanının fikrini ve gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyuyor. Kırk derece havada battaniye çok süper hakkaten. Sonra kalkıp yemek yeme faslı var herifin merp merp. O da bitince "üzerini örtme" ritüeli başlıyor. Gece sessizliğinde yemeğini yer laminatıyla kapatmaya çalışan bir hayvanın fırş fırş sesleri en çok ihtiyaç duyduğum şeydi evet! Sağol varol Merlin!

 

Bari plajda yatiim diyorum, orada da hummalı bir "gölgeyle beraber hareket etme" ve "tavla sesine kafayı takmama" uğraşı içerisinde zor oluyor. Allahtan o kadar sıkışık ki şezlonglar, yanımdakinin gözeneklerini sayarak uykumu getirip beş-on dakika dalabiliyorum. Bu arada şu şezlongların sıkışıklığı öyle ki ortalık yatakhaneye benziyor. Hatta açık havadaki savaş hastanelerine. Top Secret filmindeki Latrine karakteri gibi hayal ediyorum herkesi. Yakında ranza modeline geçerlerse hiç şaşmam. Ya da komple denizi kapatalım betonla, üzerine yayalım alabildiğine sunbed'leri, oh herkes kurtulsun! Yeter ya, hadi kapatıyoruz denizi - dök betonu, dök hadi dök! Oh, mis gibi plaj oldu!

 

Bölüm beş: Speedo

 

Neden kimse beylere artık slip mayonun giyilmediğini söylemiyor? Hayır, çirkin. En fit, en kendine bakmış beyler bile lütfen giymesin artık şunu yahu. Ne güzel mayolar var beyefendi, taş haline getirdiğiniz ficudunuzu onun içerisinde sergilerseniz emin olunuz netice çok daha iyi olacaktır! Ve siz, hamur haline getirdiğiniz ficudunuzu Speedo'ya sıkıştırmış beyefendi, rica ediyorum! Ve siz, sayın gay çift, lütfen! Evet özellikle siz, Martin Gore model saçı olan! Aaaa kızıyorum bak.

 

Bölüm altı: James Hetfield'dan facebook'uma mesaj geliyor!!!

 

Yok artık deme, oku bak!

Bodrum'a gelmeden önce Unirock festivali vardı, ben de Kreator ve Amon Amarth'ın rehberiydim, daha önceleri de olduğum gibi (bunların detaylarını Unirock yazımda okuyabilirsin okişkom benim. Bu yazı bitince onu yazıcam). Mille'ye de sormuştum facebook'un var mı diye, "Var ama sadece tanıdıklarımı ekliyorum" dedi, beni ekledi. Baktım hakkaten sadece 150küsür arkadaşı var, hepsi de tanıdık organizatör, roadie, müzisyen falan - bi de James Hetfield. E dedim madem sadece tanıdıklarını ekliyor, gidip de "listemde bi Hetfield olsun da zengin göstersin" diyip de facebook'taki binlerce fake'ten birini eklememiştir. Gittim ekledim Het'i, bir de mesaj attım özelden.

Bir gün plajda yatıyoruz Metehan ile, dedim ki "Bak bakalım senin İphone'dan, benim feysbuğumda neler olmuş". Bir baktı ki inbaks: 1! James Hetfield'den mesaj!!! "Thanks! You guys in Turkey rock! J".

Plajda yaşadığımız duygu ve dumur seli birkaç şezlongu aldı denize döktü.

 

Gümüşlük'te tıkınırken Testament'i kaçırıyoruz, ama "Cey"den mesaj gelmiş, thrash adına daha kral hareket olamaz Bodrum'da! Bundan sonra "Hetfield mi? Haaa, bizim Cey yaaa..." diycem.

 

Bölüm yedi: Eric Adams

 

Manowar'ın rehberliğini yaptığım günleri anlatan yazımı okumuş muydun okurçup? Okuduysan bilirsin ki bu kişi benim o gün bugündür arkadaşımdır. O yüzden onun için üzülüyorum. Nettin sen Joey? Yapılır mı grup arkadaşına? Yanlış seçim, yanlış kararla adamı ne hale soktun!

Konu şu: Manowar'ın Türkçe'ye çevirilecek şarkısını ben çevirecektim. Hem birçok Türk grubunun şarkı sözlerini çevirmişliğim, hem bu müzikle içli-dışlılığımın boyutları, hem Master'lı edebiyat mezunu olmam, hem şu hem bu yüzünden ben seçilmiş ve bu görevi kabul etmiştim. Magic Circle Productions ile sözleşme imzalamıştım hatta (hayır, kendi kanımla değil:P). Fakat daha sonra araya bir hayli zaman girdi ve Joey devamlı bu bir parçayı bilmemkaç dile çevirme projesini erteledi durdu. Çok zaman sonra biz bitmiş şarkıdan haberdar olduk. Ve şunu söylemeliyim ki hiç beğenmedim - iyiki o işte parmağım olmamış!:) Eric'in telaffuzu ile parça Ah Canım Vah Canım Ahmet parçasına benzemiş ki, sen koskoca Eric Adams, kariyerini Ah Canım Ahmet olarak mı taçlandıracaktın! Heyhat!

 

Bölüm sekiz: XY kromozom tayfası

 

Bloody Rose'umuz Hakan'ımız Bodrum'a gelince erkek fazlalığı oldu bi anda. Fena mı oldu? Yoo. Kocam tavla-bira-sigara dilinden anlayan biri olunca biraz kendine geldi. Yalnız şu Bodrum maceralarını biraz atıyo gibi. (Naber Hakan?:P)

 

Bi de ben bu eksik kromozomlulara kılım! Benim burada yaptığım sporu onlar yapsa bir ayda ne biçim de biceps, triceps falan geliştirir, üstüne bi de zapzayıf olurlar, bir gram yağ mağ kalmaz. Gerçi bir ara oto sanayiye gitmek zorunda kaldım, orada geçirdiğim birkaç saat içinde testosteronum arttı, o gün baya kas yaptım ama ertesi gün yine östrojene bağladık, bitti Sparta hayali.

 

Bölüm dokuz: Blue Jean / Headbang

 

Çıkınca alıyoruz. Faith No More dinlerken FNM yazısı okumak güzel oluyor. Doğu'nun Lordi yazısına çok gülüyorum, mesajlaşıyoruz. Çağlan'la da yıllardır süregelen "kim daha metalci" ritüelimize sadık kalarak ona da "Çok pis metalciyim ha ona göre!" mesajları atıyorum. Bin yıl sonra hala daha birbirimizi bu kadar biliyorken bunun çekişmesini yapmak, hala birbirimize metalci olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak süper absürt ve eğlenceli.

 

Blue Jean ve Headbang'i okurken şunu fark ediyorum ki bizim müzik dergilerimizde yazarlar kendilerini çok ön planda tutuyor. Kendimi de dahil ederek söylüyorum bunları. Oysa yabancı dergilerde - İngiliz Metal Hammer olsun, Alman Rock Hard olsun, böyle bir şey yok. İlginç bir kültür farkı, değil mi? Gerçi onlarda dergi çok, takipçi çok. Kimse yazarların ismini çok da aklında tutamıyordur. Bizde ufacık bir kitle olunca, o kitlenin içinde de 3-5 yazar olunca böyle oluyor demek ki.

 

Bölüm on: Hexe

 

Metehan beyi yolcu ettikten sonra hemen kendi ritmime geçtim. Bu da demektir ki tavuk mode: on! Aslında baykuş'umdur, gece yaşar, gündüz bir işe yaramam normal bioritmime bırakılırsam. Ama sabah denizinin ve bomboş plajın cazibesi balık burcu insanda yeri geliyor bioritmden ağır basıyor. Elementler beni çağırıyor. Bu sebeple erken yat-erken kalk modelini yaşıyorum tatil boyunca.

 

Bir sabah yine 7.30, deniz kenarındayım. Denize girmiş çıkmışım, kururken Beherit yazısı okuyorum. Benden başka bir tek Talat Bulut, bir de garson var. Birden radyo sesi duyuyorum! Ben sabahın körü kalkıp geleceğim sadece dalga sesi duyayım diye, bir de bakacağım ki radyo açılacak. No way! Tek isteğim olabildiği kadar doğal ortam. Biraz Wicca bir tavır olabilir, ki olsun zaten. Radyoyu kapattırıyorum. Beni sevmiyorlar.

 

Olsun, yine beş elementle başbaşayım: hava, su, toprak, ateş(güneş), ve müzik!  

 

Bir Sepia kemiği geliyor bana denizden. Bembeyaz, mükemmel formlu. Evde oyuyorum üzerini. Ertesi gün denize bırakıyorum yine...ceremonial ritual (Satyricon, The Wolfpack)...

The imprint of my heart mingles with the waves. The heaving bosom of the sea will breathe it forevermore.

 

...

 

Cadı olduğu için grup arkadaşlarının korktuğu bir vokalist vardı bir de. Tabii canım, Türk grup. Şimdi anlatmayayım ama bir ara kitap yazarsam anlatırım.

 

Bölüm ohyeah: For those about to rock - Faith No More!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

İnanılmayacak bir şey. Sen git biz göremeden, daha değerini tam olarak kavramamışken dağıl. Sonra biz geçen zamanda değerini anla, göremeyeceğiz diye deli gibi üzül. Sonra sen git toplan! Reunion'lardan oldum olası tiksinen ben ilk kez birine sevin! Sonra bir de kalk gel sen İstanbul'a! Yok deve!!

 

Ve işte bu sebepten dolayı ben tatili böl, kalk git İstanbul'a! FNM gelir de tatil beldesinde durulur mu? Gökten kurbağa yağsa yine çıkarım o yola be!!!

 

Nitekim Abigail insanı gider o artık kutsanmış mekana. Haftalardır plajda FNM'den başka bir şey dinlememiştir konser öncesi gaza gelme etkinlikleri içerisinde. Ruh halini sen düşün. O yüzden artık kalp organcığı pıt pıt pıttiri diye atmaktadır düzenli düzensiz.

 

Mekana erken gidince tabiî ki ne yapıyorsun, bilumum erken gelmiş kanka ile hoşbeş yapıyorsun. Fakat herkes bi afal durumda, herkes bi inanamamakta. Böyle bi takım şaşkın insanlar olarak mekanda birkaç saat içinde tanık olacaklarımıza hala inanmakta güçlük çekiyoruz. Hatta İnkstanbul Artcore tayfasından Ebru (Gökçe) o derece hasta fan ki eve gitmeyi düşünüyor!!!:) Ben diyorum ki "Bişi olmaz, bak ben King Diamond'la ilk tanıştığımda sadece birkaç saniye hafıza kaybı yaşadım, sen de en fazla öyle olursun". Ha bayıldı ha bayılacak derken bırakıyoruz ki beslensin, kan gelsin yüzüne yavrucağın. Biz gidiyoruz Nekrop Cevdet'le muhabbete. "Olm sizi dinlerlerse kesin kulağınızdan tutup 'Hadi bakalıııım, turneye bizle devam ediyorsunuz!' diyecekler" diyorum, ne güzel olur ve Nekropsi nasıl da cuk oturur diye konunun ayrıntılarına giriyoruz. Derken sıra geliyor merch standına. Bakıyorum girlie diye ola ola saçma sapan bi kolye desenli bişey gelmiş, el mahkum alıyorum. Olsun, kibar bişey, işe giyerim ben de. J

 

Kimseyle röportaj yapmayacaklarını duymuştuk, ama acaba imza, fotoğraf mümkün olacak mı? Patton ulan bu, bırakmam!!! Dur bakalım. İç sıkıntısı had safhada.

 

Bu arada son dönemde ne çok alakasız, çakma, özenti, FNM fanı/uzmanı bilmemnesi kesildi dimi? Üzgünüm arkadaşlar ama sizin gibiler kendini o kadar belli ediyor ki! Acınası çabalarınızı bırakın da neyseniz o olun, rol yapmayın!!! Kesinlikle daha çok saygı görürsünüz o zaman.

 

Nitekim o gece alanı dolduran kalabalığın (ki böyle bir grup için asla yeterli bir seyirci değildi oradakiler) bir kısmı belki gerçekten grubu bilen, anlayan, seven fanlarıydı. Ama etrafıma baktığım anlarda gördüm ki çok sayıda "ay bu FNM dedikleri galiba önemli bir grup, şimdi konsere gitmezsem müzikten anlamadığımı sanırlar, dur gidip boy göstereyim de bi b.ktan haberim varmış gibi görüneyim" tayfasıydı.   

 

Ama dur, sırayla:

 

Nekropsi sahneye çıktığında die-hard fanları olarak hemen önde yerimizi aldık. Yarım saatlik müthiş ama seyirci tarafından gereken ehemmiyeti görmeyen performansları sırasında bir de ne göreyim - Billy Gould geldi sahnenin kenarından grubu izlemeye. Üzerinde bizim Pedro'nun verdiği Radical Noise tişörtüyle üstelik. Metehan'a "Bak!!!" derken VIP alanındaki birkaç eleman hemen koştu imza almaya, ama bir-iki derken Billy "grubu seyrediim önce" anlamına gelen bir şeyler dedi ve geri çekildi.

 

Biraz sonra da Metehan "Aha bak vallaha da Patton geldi sahne kenarına!!!" dedi, fakat aynı olay ona da oldu. Gittiler bu sefer sahne üzerinden izlediler grubu. Nekropsi ve FNM, evet yahu, ne güzel, ne doğru diye geçirdik içimizden.

 

Nekrop'un bir parçasını saklı olduğu yerden eşeleyerek çıkarması, biterken de yine yavaş yavaş üzerini örterek saklaması keskin zekalarına ve müzikal yaratıcılıklarına apayrı bir örnekti yine. Hayran kaldık, ve arkadaşlarım adına tekrar gurur duydum. Nekroppaşa sen çok yaşa!

 

Nekrop bitince şansımızı zorlamaya karar verdik ve sahne arkasına gittik. Heyecanlı bir bekleyişten sonra nihayet Mike Patton çıktı ve içecek dolabına yöneldi. Ya şimdi, ya hiç diyerek öncü kuvvet olarak yanına gittim. Artık metal dünyasından herkesi tanıyorum, tanımaktan öte birçoğuyla kankayım, ama Patton ulan! Heyecan yaratıyor işte hala - nasıl yaratmasın!!! İmza foto falan olayını soruyorum, dünya tatlısı bir sıcaklıkla "Tabiî ki olur!" diyor. Dünyalar benim artık!

 

Hemen Metehan ile fotoları ve albüm kitapçıklarını "hallediyoruz", oh, arşive son derece nadide parçalar eklendi diye rahatlıyorum. Daha sonra bir 5 dakika kadar da konuşma şansı yakalıyorum kendisiyle - onun uğruna Bordin ile tanışmayı satarak - ama ne konuştuğumu anlatamam, hiç uygun kaçmaz...;) Bir şehir efsanesi diyelim. Kendi ağzından öyle bir şey olmadığını öğreniyorum, vay be diyorum. Biraz da Nekropsi konuşuyorum, çok beğendiğini söylüyor. Aslında sorulacak onca Tomahawk, Mr. Bungle, Fantomas ve başka bilumum konu varken bunu mu konuşmalıydım, belki de tabiî ki hayır (!), ama o an konuşabildiğime şükür onca belirsizlik içinde. Daha sonra Patton ile Cevdet ayaküstü konuşuyorlar. Çok doğru bir sahne daha. Müzikal anlamda iki ruh eşi diye geçiriyorum kafamdan...

 

Konseri anlatmaya dilim varmıyor - tarihe tanıklık ettiğimiz, ömür boyu unutulmayacak bir geceydi. Seyrettiklerim ve daha seyredeceklerim arasında rahatlıkla her daim "Top

Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: