MÜZİK ODASI

70'ler ve Bizim Kuşağımız (1)

Erdem Yalçın - 29 Nisan 2010

Rock müzikle tanışmam 12 yaşımda oldu. Evet, henüz ilköğretim 6. sınıf sıralarındaydım. Metallica'yı, Pentagram'ı dinlediğimde ne kadar heyecanlandığımı, etrafımdaki insanlara nasıl anlattığımı şimdi bile anımsayabiliyorum. Yok yok, orta yaşlı falan değilim, üniversite yıllarımı yaşıyorum. Ama orta yaşlı olduğumda bile anımsayabileceğimden şüphem yok.

Rock müzikle ilk tanıştığım yıllarda, şu anda olduğu gibi Zeytinburnu'nda oturuyordum. Okulum Aksaray'daydı. Otobüsle gidip geliyordum. Rock müzikle tanıştığımda ise artık okula otobüsle gidip gelmez olmuştum. Hayır, sandığınız gibi, toplumdan uzaklaşma psikozlarına girmemiştim. Nedenim tamamen "duygusaldı". Evden verilen bir avuç harçlığım otobüs parasına gidiyordu. Ben de otobüste tıklım tıkış gitmektense, kırk dakika gidiş, kırk dakika geliş yürürüm, artan parayla da Cuma günü okul çıkışında Taksim'e giderim diye düşündüm. Ne bok vardı Taksim'de? Artık CD'ye geçildiği için, pasajlarda tezgaha konulup ucuza satılan kasetler vardı. Evet, artırdığım parayla o kasetleri alıyordum. Megadeth, Slayer, Overkill, Iron Maiden ve daha birçok grupla o zamandan tanışmıştım. Metalci "ağabeylerim" olmadığından, el yordamıyla dinliyordum. Sonra, İzmir'den Bekâm Örün'lerin çıkarttığı The Headbangers isimli dergiyle tanıştım, yine el yordamıyla. Daha önce öylesine dinlediğim grupların "baba" olduğunu, "baba" ların aslen İngiltere işçi sınıfının sesini taşıdıklarını, rock müziğin muhalif yapısını, abidik gubidik bir sürü insanın rock müzikle alıp veremediklerini ordan öğrendim. Solculuğu da.

Yukarıdaki satırları kendimi anlatmak için yazmadım. Esasında uzun da olsa, bir girizgahtır. Neyin girizgahı? Rock müzikle ilk tanıştığım zamanlar kafamı kurcalamaya başlayan bir meselede hep beraber kafa kurcalamak için yazılmış bir yazının, bu yazının girizgahı. Ağzımdaki baklayı çıkartayım.

"Yahu arkadaş, rock müzik iyi hoş, muhalif, rahatsız, sorguluyor, tepki üretiyor falan. Daha da ötesi, benim yaptıklarımın yüzlerce katı fedakarlıkları yaparak albüm çıkartan, dergi çıkartan, organizasyonların altına girip batan insanlarla yürüyor bu iş. Ama bir taraftan da sanki bir şeylere meze oluyor. Yani ben bu işin içinde paranın bu kadar "konuşmasına" ifrit oluyorum abicim."

Mesele ilk aklıma takıldığında, "çiğ" haliyle düşündüğüm bunlardı. Daha sonra şu hale evrildi.

"Bir avuç adamın cebine kalmış iş. Bu adamlar 'bu iş tutar' derse o işe para yatırılıyor. Yoksa ı-ıh. Türkiye'deki tutacak işler de belli olduğundan, bizim tayfanın, cebinde parası olan heriflerle anlaşması pek mümkün değil."

Yani esasında sorun gelip şuraya dayanıyor. Türkiye'de rock müzik, bir 'kültür' yaratma derdini mi öne çıkartacak, yoksa bir 'rock müzik piyasası' mı oluşturacak?

Şurdan başlayalım. Bu ikisi birbirine karşıt mı? Nasıl bir kültür yaratması gerektiğine vereceğiniz cevaplara bağlı. Eğer tüketme üzerine kurulu, 'uysal ama parası bol' olan insanların borusunun öttüğü bir kültür yaratılacaksa tabii ki karşıt değil. Ama, bir şeyleri sorgulayan insanların yanlış gördükleri şeylere karşı nefretini, güzel şeylere olan heyecanını, yine yanlış gördükleri şeyleri değiştirme arzusunu bileyen, dostluğun, samimiyetin, paylaşımın olduğu bir kültür yaratılacaksa bal gibi de karşıt.

Neden? Bir kere burası İngiltere, ABD falan değil, Türkiye. Burada rock müzik, bu müzikten para kazanmaya çalışanlarla değil, bu işe varını yoğunu yatıranlarla dönüyor. Bu kadar basit.

Örnek vereyim. Eğer Türkiye'de bugün, 'rock müzik piyasası' diye bir şey varsa, zamanında ve şimdi harçlıklarından artırıp albüm alan, arkadaşlarına dağıtan, para biriktirip kayıt yapan gruplar, dinleyiciler sayesindedir.

Peki bu kadar kolay mı her şey? Yani, bu 'piyasa'nın, yarattığımız kültürü yağmalayıp çarçur etmesine, yerine ne idüğü belirsiz 'uysal ve popüler' tipler koymasına sessiz mi kalacağız. Yok öyle yağma. Adama hadi ordan derler.

Diyecek miyiz? Evetse nasıl?

Yukarıdaki iki sorunun ilki, anlaşıldığı üzere 'var mıyız bu işte' diye sorulan, aslında cevabı da gayet net olan bir irade beyanıdır.

İkincisi ise daha çetrefilli. Hatta ikincisini iyi cevaplamadığımız oranda, birincisinden de geri basma ihtimali hayli yüksek. O halde, bu işe adamakıllı kafa yormak için, önce birkaç yerde anlaşalım.

Van Halen

70'ler ve Bizim Kuşağımız

Bence Türkiye'de rock müziği ve dinleyicisini iki kuşağa ayırabiliriz. Birincisi 70'lerdir. Cem Karaca, Erkin Koray gibi isimlerle birlikte rock müzikle tanışan birinci kuşak, "batıdan gelen rock müziği" Türkiye'ye uyarlayayım derken, dönemin etkisiyle bambaşka bir belirlenimde pişti. Bir taraftan "ecnebi" görünümünden kurtulmak için, diğer taraftan fazlaca "Anadoluluk" vurgusuna sarıldı. Anadoluluk vurgusunun araladığı kapıdan ise, türküyle rock karışımı "proce"ler çıktı.

Biraz soluk alıp, yanlış anlaşılabilecek birkaç noktaya dair kelam edelim.

1- Anadolu vurgusunu ya da halk müziği kültürünü eleştirmek gibi bir derdim yok. Eleştirdiğim nokta, rock müziği Türkiye'ye taşırken, estetik anlamda kolaycılığa kaçmadan, kentli bir kültür ve dinamikle rock müziği buluşturamamaktır. "Ecnebi" kimliğinden kurtarayım derken, terazinin diğer kefesine türkü koymak gibi kolaycılıklara kaçılmıştır.

2- Döneme bakılıp denilebilir ki, "kardeş, o zamanlar bu zorunluydu". Hayır efendim, hiç de zorunlu değildi. 70'ler, kentlileşme ve kentli işçi sınıfının sesini yükseltmesi anlamında muazzam bir ivmeye sahipti. Rock müzik bu dinamikle buluşturulamadıysa, sebebi yukarıda yazılandır: Yeniden üretmeyip olduğu gibi taşırsan, kendini Türkiye'li göstermek için zorlama Anadolu ön ekli tarzlar yapmak zorunda kalırsın. Buradan da bir hayır gelmez. İğreti durur. Dandik bir altyapıya, "aaa, ne kadar farklı ve güzel" dedirtmek için yan flüt sokuşturmak gibi...

3- Yükselen kentli işçi sınıfı anlayacak mıydı? Neden anlamasın? Ruhi Su'lar, insanlara kendilerini kabul ettirmek için sözlerini mi yumuşattı? Kentli işçi sınıfı, gelişkin bir müzik kültürüne Ruhi Su ile ulaşmadı mı? Ruhi Su'nun yaptığı popülizm miydi yoksa estetik ve politik olarak doğru düzgün işler yapmak mı?

4- Tekrarlıyorum. Birinci kuşak, bu topraklara basabilmek için "köylü" görünmeye çalıştıkça kentli işçi sınıfıyla bağını kopardı. Diğer taraftan Pink Floyd'lar da orta ve üst sınıfların tekeline bırakıldı. Rock müziği o dönem solcuların burjuva müziği diye adlandırmasında solcuların kestirmeciliği vardı elbette, ama rock müziğin konumu da buna çanak tutan biçimdeydi.

5- Sonuç: Bir tren kaçtı. Kaçan tren, rock müziği mücadele kültürüyle harmanlamaktı. Ne mi olacaktı harmanlayınca? Günümüzde rock müzik yapmaya niyetlenenler, "insafsız" şirketlerin peşinde koşmayacak, şarkıları sokağa çıkanlarla dilden dile dolaşacaktı.

Girizgahını yaptığım mevzuya bağlayayım. 70'lerdeki trenle kaçan, aslında bir kültür yaratmaktı. Az önce söylediğim gibi mücadeleyle harmanlanan, dayanışmanın, üretkenliğin bayrak olduğu bir kültür. Bu yaratılamadığında, sonraki kuşak 'insafsız imç plakçılarının' eline düştü.

Erdem YALÇIN



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: